Vahyin hakikati / Bahaeddin Sağlam

0
İşte göğün ve yerin Rabb’ine and olsun ki, ahirete yönelik olan bu vahiy sizin toplumsal konuşmanız gibi bir gerçektir. ” ( Zâriyât: 23 )
Bu 23. ayet, Hz. Muhammed’ in bilfiil tecrübe ettiği 23 senelik dinî, ilmî ve ahirete yönelik yaşamını mucizevî bir dizayn ile bize ifade ediyor.
Böyle derin, tarihî ve belki de bütün kâinatı kuşatan bir hakikati kısaca ifade etmek elbette bizim için mümkün değil. Fakat beş başlık altında bu konu ile ilgili temel bir kısım bilgileri sunup, gerisini sizin dinî tecrübelerinize ve ilmî tefekkürünüze bırakıyorum. İşte, bu ayetin tam anlaşılması için, ontolojik, biyolojik, psikolojik ve Kur’anî açıdan tefsir edilmesi lazımdır.
Burada amacımız Kur’anî hakikatleri bilimin tasdiki altına sokmak değildir. Çünkü bu izahattan görülecektir ki; Kur’anî ve dinî hakikatler o kadar yüksek ve derindirler ki, maddî bilimler, o zirveye çıkmak için, ancak birer basamak olabilirler… Ayrıca biz, seküler düşünmüyoruz. Ve gerçek bütün bilimlerin kâinat kitabını dolayısıyla Kur’an hakikatlerini okuyan birer ajan olduklarını biliyoruz. Fakat tek bir noktada yoğunlaştıkları için, bazen kısa kalıyorlar, kemalâtın zirvesine çıkamıyorlar.
A- İşte Ontolojik Açıdan Bu Ayetin Tefsiri
Kâinatta, varlıkta en temel ve herkes tarafından kabul edilen hakikatlerin en önemlileri şunlardır:
1- Kâinatta, her sahada birbirini geliştiren ve tamamlayan bir dualite ve ikilik vardır. Konumuz olan ayet de, fizik ve metafiziğe, kurallı yaradılışa ve mucizevî yaradılışa, medeniyete ve dine, Âdeme ve İsa’ya ve benzeri birbirini tamamlayan öğelere işaret etmekle, bu evrensel diyalektiğe parmak basıyor.
2- Kâinatın her sahasında ve her âleminde geçerli olan bir gerçek de tekâmül ve evrim sürecidir. Burada konumuz olan ayet, bu hakikate ” Rab ” ( her şeyi geliştirerek terbiye eden ) ism-i ilahîsi ile işaret etmiştir.
3- Herkes kâinatta ( yorumlar farklı olmakla beraber ) müthiş bir düzenin varlığını kabul ediyor. İşte bu düzenin tam ve etkin olabilmesi için, inanç, vahy, ahiret ve kurallı yaşamak demek olan kanun, en temel gereçlerdir. Bunlara da ayet ” O, ( dinin öngördüğü düzen ) gerçeğin ta kendisidir ” demekle işaret ediyor.
4- Kâinatın işleyişi hakkında tarih boyunca değişik yorumlar yapılmıştır. Nihayet geçen asırda kâinat bir makine olarak algılanıyordu. Fakat yetmişli yıllardan sonra, sibernetik teknoloji ve bilimi keşfedilince anlaşıldı ki, kâinat çok çok büyük ve sınırsız işlem hacmi olan bir bilgisayar gibi işliyor… İşte bu sibernetik sistemin temeli, özü iletişimdir. Yani kâinatta her şey arasında, özellikle geçmiş ve gelecek, fizik ve metafizik arasında müthiş bir iletişim ve etkileşim var. Evet bu asırda iletişimin en birinci sektör olması boşuna değildir… Ve din ile vahy dediğimiz hakikat dahi, kâinattaki sonsuz etkileşim ve iletişimin insanlık dünyasındaki görüntüsünden ve aktif hale gelmesinden başka bir şey değildir.
Dînî literatürde bu baş iletişimciye de Cebrail denilir. Cebrail, kelime olarak İbrânice olup, Allah’ın iletişimcisi demektir. Evet vahy, dünyanın bilincidir; ” din ” dünyadan çıkarsa kâinat delirir, bir kıyamet kopar.
İşte bu ayet, açıkça bize diyor ki, aranızdaki konuşma ve iletişim gerçeği gibi, bu din ve vahy de kâinatın insan ile iletişimi ve konuşmasıdır. Kafanızdaki konuşmanın biri zihnî ve sembolik; diğeri lafzî iki boyutu olduğu gibi vahyin de biri dünyaya ve fiziğe, diğeri ahirete ve  metafiziğe bakan iki boyutu vardır.
5 – “ Mahiyetini bilmesek de kâinatta mutlaka bir gerçeklik vardır. ” İşte eğer kâinatta sadece maddî açıdan dahi bir gerçeklik varsa, bilin ki başta din olmak üzere dil de, edebiyat da, sembolik gerçekler de vardır. Belki de gerçeklerin gerçeği onlardır. İşte bu ayet, dil ve din haktır demekle bu hakikate işaret ediyor.
B- Biyolojik Açıdan Dinin ve Vahyin Hakikati
Hayat, sibernetik sistem ile düzenlenen, belki var olan, bir realitedir. Kâinatın, nihâi bir aşaması olduğu için biyolojik dünyada özellikle beyinlerde o sibernetik sistem, tamamıyla hakimdir.Yani beynimiz tarafından yönlendirilen ağzımızdan çıkan her bir söz, bir açıdan bütün kâinatı etkiler, diyebiliriz. Dualar alanında bu gerçeğin ilginç örnekleri vardır.
Evet hayat ve biyoloji, kâinatın başından bu günü ile, belki de geleceği ile de ilgili olduğundan, kâinatta olan biten bütün evrim süreci insanın genlerinde, dolayısıyla beyninin katmanlarında mevcuttur; ve düzenli, yararlı bir şekilde arşivlenmiştir. İhtiyaca göre, ilahî bir yönlendirme ile ( melek vasıtası ile ) bu arşivden bilgiler, bu âleme gelip görünüyorlar; insanların maddi-manevî ihtiyaçlarını görüyorlar.
İşte, evrensel manası ile vahy dediğimiz hakikat, bütün kâinatı ilgilendiren çapı ile, bu sonsuz arşivin çiçek açmasıdır, insanlık dünyasında meyve vermesidir.
Bu arşivdeki bilgiler, o kadar çok, yoğun ve düzenlidirler ki, 10 üstü 30 sıfır ile ifade edebileceğimiz bir bilgi-işlem hacmine sahiptirler. Ve semavî kitaplar bu sonsuz hazineden geldikleri için, mucize oluyorlar, normal bilinç işlevinin milyarlarca katı üstünde iş görüyorlar. Bu semavî kitapların her birisi, bütün kâinatın genomu gibidirler… Demek vahy gerçeği budur, yani o sonsuz hazinenin, dışa vuruşudur. Yoksa bazı şarlatanların, “ efendim, vahy, x galaksiden ultra ışınlarla bize geldi ” gibi hezeyanlarının hiçbir ilmî, doğal değeri yoktur, iflasa mahkumdurlar.
Dinî literatürde “ vahy semâdan gelir ” ifadesinin ise izahı şudur:
Kâinat için aşağı-yukarı diye bir kavram yoktur. Fakat yer-gök ( veya gökler ) kavramı var. Yer, görünen maddî dünyayı, gök de görünmeyen gaybî alemi temsil eder. Ki kâinat için, gaybîlik daha çok geçmiş ve gelecektir ki; bize göre geçmiş ve gelecek, uzay olarak kavramlaşır… Ve evrim sürecinin gerçek mahiyeti de hayatın bir bütün olarak bu iki kanadı kuşatmasıdır. Vahiy de bu sürecin meyve ve çiçek vermesidir.
Bediüzzaman S. Nursî 20. Mektupta: “ Maddî ve camid kafada gaybî ve canlı kelimeler ve vahiyler çiçek açıyor. Bu sayede kâinat kitabı okunmuş oluyor. Ve o kâinat kitabındaki ilimler, Kur’an olarak neşredilmiş olduğu, anlaşılıyor ” diyor.
Kâinattaki dualiteyi müthiş bir şekilde anlatan Rahman suresinin ilk dört ayetinin meali de şöyledir:
“ Rahman olan Allah, Kur’an’ı öğretti, ( yani ) insanı yarattı, ona anlama ve anlatma  ( beyan ) gücünü verdi. ”
Rahman sûresi bu temel bilgiyi verdikten sonra, dualite ve diyalektiğin izahına geçiyor. Ve bu dizaynı ile manen diyor ki “ insanın, dili, dini, inancı, fiziği, metafiziği öğrenmesi, bu diyalektik sürecin işlenmesiyle ve çalışması iledir. ”
Evet insanlık bu çatışmayı yaşamadan uzun bir dönem yaşadı.( 76:1 ) Ve o zaman, tek bir toplum olduğundan vahy almıyordu. ( 2:213 ) Sonra insanlığın sorunları ve dertleri ortaya çıkınca, Allah, ekstra bir yönlendirme ile peygamberler gönderdi, ki düzeni sağlasınlar. ( 2:213 )
Demek gerçek manada dert, dert değildir, insanı yükselten tetikleyici bir emr-i ilahîdir… Şeytan ve kötülük kategorileri de bu işte, bu mekanizmada kullanılan birer fişektirler, birer tuşturlar.
Meşhur filozof Carlyle da vahyi, bilinçli tabiat aleminin bir çiçeği olarak algılıyor, ve bu manada “ Hz. Muhammed kadar samimî ve yoğun bir vahy alan hiç kimse yoktur  ” diyor, “ Kahramanlar ” adlı kitabında…
Evet insan, bilincinin netleşmesi sonucu özerkleşiyor, kâinattan ayrı olarak işler beceriyor, ve önemli başarılar elde edebiliyor.
Fakat hiçbir zaman, tabiat dünyasındaki harikalıklara kavuşamıyor; onun için hiç kimse vahiy gerçeklerini kendi nefsine mal edip onlarla şımaramaz. Çünkü o gerçekler nefisten değildirler. İşte dinin, “ Ey insan, işlerini kendi küçük bilincine göre değil de vahye ( evrensel sonsuz bilince ) göre düzenle,” demesinin esprisi, geçmiş ve geleceği içine alan bu doğal bilince göre yaşamaktır. Evet insan için doğal yaşamak, sonsuzluğa açılmak, kutsala inanmak, ekmek ve sudan daha büyük bir ihtiyaçtır. Ve kim bu temel dürtüye karşı gelirse dünyada defteri dürülür.
C – Sosyolojik Açıdan Bu Ayetin Tefsiri
Evet insanın sosyal hayatını ayakta tutan çok boyutlu iki temel değer vardır:
Medeniyet ve din  >  başka bir tabir ile
yaşam ve inanç   >  başka bir tabir ile
beden ve ruh     >  başka bir tabir ile
yer ve gök        >  başka bir tabir ile
Âdem ve İsa
( insanlık ve din )
İşte insanlığın bir dönemi var ki, sadece medeniyetin temel ilkeleri ile hayatını devam ettiriyor. Peygamberlik ve din bildiğimiz şekliyle bu dönemde yoktur. İnsanlık bu dönemde emekleme sürecini yaşıyor, yerleşik düzene, üretime, bedenî bakıma, ve yeryüzünü şenlendirmeye çalışıyor. Dil ve kavramlar ( esma ) ile yavaş yavaş âdem olmaya geçiyor, meleklerden ( diğer tabii varlıklardan ) üstün olmaya çalışıyor.
Bu dönem için âdemiyet ( medeniyet ) yeterli idi. Medeniyet yamyamlıkla bozulan insanlığa bir katkı maddesi oluyordu. Sonra medeniyet bozulunca, din ruhu geldi, ona Âdeme ( insanlığa ) yine yeni bir düzen verdi…
İşte, bu tarihî, evrensel, çağlar üstü hakikat, başta bu ayet olmak üzere, Kur’an’ın iki ayeti ile şöyle ifade ediliyor:
“ Göğün ve yerin Rabb’ine and olsun ki, bu dinî hakikat, sizin konuşma ve ( dil ) ile kurduğunuz medeniyet kadar, insanlık için bir ihtiyaçtır. Medeniyet doğal bir süreç ve gelişme olduğu gibi, bu dinî yaşam da öyledir, gerçeğin ta kendisidir. Evrim sürecinin nihaî halkasıdır, insanı en mükemmel mahluk yapıyor.” ( 51:23 )
Bu konudaki ikinci ayet Al-i İmran, 59’dur.
“ Allah katında İsa’nın ( ki İncil’e göre de Kur’an’a göre de canlı bir vahy ve dinî bir yaşamdır ) misali, Âdem’in misali gibidir. ( Bir farkla ): Âdem, topraktandır, yereldir, bedendir. İsa ruhtur, semâvidir, göğe kaldırılmıştır; onun için gelişme söz konusu değildir. Fakat Allah, Âdeme ( medeniyete ) geliş demiştir, o da sürekli gelişiyor.”
Evet evrim süreci daha çok dünya şartları içindir. Ahirette, ilahî yazılımlarda, ruhanî, manevî işlerde evrimden ziyade anlık, sür’at ve etkinlik esastır. Ki “ vahiy ” kelimesinin bir manası da sür’atli iletişimdir.
Vahiy bildiğimiz manası ile bir ruhtur, sür’atli bir yapılanmadır. İnsanın binlerce sene medeniyet imkanları ile çıkabildiği mesafeyi kısa bir zamanda kat’etmesidir.
Bediüzzaman Said Nursî de bu evrensel sosyolojik hakikati şöyle ifade ediyor:
“ Bizim iki temel değerimiz vardır. Biri medeniyettir ki küçük insaniyettir. Diğeri de din ve inançtır ki, büyük insaniyettir . ”
Ona göre; Avrupa, medeniyet ile yürüyebilir, ilerleyebilir, fakat Asya ( duygusal olduğundan ) ancak din ile terakki edebilir, evrim sürecini tamamlayabilir. Bu sosyal süreçte dil, din kadar önemlidir. Dili bozanlar dini de bozmuş oluyorlar. Ve gerçek, doğal dil gelişmeleri ancak din ile mümkündür.
Evet Âdem dinden önce dil ( esma ) ile meleklerden üstün oldu. Fakat maalesef bugünkü insanlık teknikte, bedene bakmakta 1’ e 10.000 gelişmekle beraber, edebiyatta, ruhîyatta o kadar gerilemiştir ki; nerede ise “ âdemiyetten ” düşmek üzeredir, anarşizm bataklığına batmak üzeredir; eğer, İsa ekstra bir müdahale ile gelip, yeniden insanlığa bir ruh olmazsa.
D- Psikolojik Açıdan Bu Ayetin Tefsiri
İnsan psikolojisi için şu temel değerler vazgeçilmezdir.
1- Sürekli yükselme ve gelişme içerisinde olmak. Buna Rabb kelimesi işaret ediyor.
2- Belli bir dayanağa sırtını verip, gözlerini, hayalini sonsuzluğa dikebilmek… Buna da arz ve semâ kelimeleri bakıyor. ( Arz dayanak; semâ sonsuzluk ifade ediyor.)
3- Hayatına manen bir anlam verebilmesi. ( Buna da “ Hakkun ” kelimesi açıkça baktırıyor. )
4- Sosyal bir doku içinde yaşamak… Buna da “ sizler ” ( enneküm ) kelimesi işaret ediyor.
5- İnsanın kendine güzel ve anlamlı bir şekilde ifade etmesi. Buna da “ nutuk ” kelimesi bakar.
Bu beş temel işaretin yanında bu mucizevî ayet, bütünüyle vahyin ( İslamiyet   vahyinin ) temel ve önemli bir karakterine işaret ediyor; o da şudur:
“ Vahiy, ne kadar sonsuz ve evrensel olursa olsun, geldiği toplumun ve peygamberin dil, çevre ve kültür birikimlerini sarsacak şekilde dağıtmaz. Belki sadece, onlara can ve verimlilik verir.
Mesela, hayat bir mucizedir, sonsuz bir bilgi birikimidir. Fakat çevrenin, çölün, denizin şartlarına göre şekilleniyor. Eğer bir kusur varsa, o kusur hayatın değildir; çevrenin, çağın   namüsaitliğindendir. Ki ortam değiştikçe, peygamber, din ve vahiy de değişiyor.”
İşte Kur’an vahyinin ilk muhatapları Araplar olduğundan, Kur’an onların üslubuyla, hayalleriyle, benzetmeleriyle bedenlenmiştir.
Bu gerçeği bilmeyen bir kısım pozitivistler, İslamiyet’in Kur’an’ın evrenselliğini göremiyorlar; hurmaya ve zemzeme kanaat etmeyip aç ve susuz kalıyorlar…
İşte bakın bu ayet nasıl bir Arab’ ın algıladığı ve onlardan beslendiği öğeleri bize bir bir gösteriyor:
Arap cahildir, terbiyeye ihtiyacı var.
Çölde yaşadığı için yer ve gökten başka bir şey görmüyor.
Sadece şiirle geçindikleri için, bilimsel gerçeklere çok açtırlar.
Bedevi oldukları için toplu hareket etmek zorundadırlar.
Edebiyat, belagat ( nutuk ) tan başka satılacak bir değerleri yok.
İşte bu ayetin beş kelimesi bu beş psikolojik öğeye işaret ediyor. Vahyin onların dünyasında tatlı ve kaliteli bir hurma ağacı olarak nasıl filizlendiğini gösteriyor.
E- Kur’an’nın Bütünlüğü ve Dizaynı Açısından Bu Ayetin Tefsiri
Bu ayeti bütün Kur’an açısından ele alırsak bir cilt kitap yazmak gerekir; o da bu notların hacmini aşar. Fakat sadece bu sûre içindeki düzene göre, özellikle “ semâ ” ( gayb, ahiret, metafizik ) kelimesinin geçtiği dört ayet ile beraber ele alacağız.
Hemen belirtelim ki bu sûrede dört kere ” semâ ” kelimesi geçmiştir; ikisi metafizik gayb alemi manasına; ikisi de atmosfer ve uzay manasına geliyor; ayetlerin bağlamından anlaşıldığı kadarı ile…
Birinci Es-semâ, uzay ve atmosfer manasındadır. Ortadaki iki Es-semâ gayb alemi manasındadır. Sonuncu  Es-semâ sadece uzay manasındadır.
Demek gayb âlemi, maddî varlığın özünde ve içindedir. Uzaklarda, uzayın sonunda değildir. Çünkü böyle bir inanış İslamî ve Kur’anî olamaz.
İşte bu üç blok ayetlerin kısa mealleri şöyledir:
1-“ Atomların hareketlerine; ağırlık yüklenen her şeye;  kolaylıkla akıp giden her şeye; ve kâinatın yönetimini paylaşanlara and olsun ki, size vaad edilenler kesinlikle doğrudur… Dinin bildirdikleri gerçekleşecektir. Değişik yollara sahip olan göğe and olsun! Siz bu konuda değişik iddialar içindesiniz…” ( Zâriyât 1- 8 )
2-“ Yeryüzünde, inanmak üzere araştırma yapanlar için belgeler vardır. İçinizde de belgeler vardır. Neden görmüyorsunuz Rızkınız ve size vaad edilenler, semâdadır.  İşte semânın ve yerin Rabb’ine and olsun, bu vahiy ( din ) toplumsal konuşmanız gibi bir gerçektir. ( İsterseniz onu gerçekten anlayabilirsiniz!  ) ( 20 – 23 )
“ Göğü kuvvetlerle inşa ettik ve biz genişleticiyiz. ”
“  Yeri de döşek yaptık, işte bakın ne güzel bir beşik kurmuşuz! ”
“ Ve her şeyi eşey olarak yarattık ( ki ihtiyacınızı anlayıp ) gerçeği anasınız! ”
“ Artık Allah’a doğru ( metafizik âleme ) firar ediniz!  Ben o âlem hakkında sizin için güçlü bir uyarıcıyım.”
“ Ve Allah ile beraber asla başka bir ilah yapmayın! Bu konuda ben sizin için güçlü bir uyarıcıyım!” ( 47- 51 )
Bu son ayetin bir kelime ile ifade edilişi, tevhit demektir. Bu da sonsuz birlik, sonsuz varlık, ölümsüzlük, bütün geçmiş ve geleceği içine alacak şekilde bütünlük, mükemmellik demektir.
Bunun zıddı da bölücülük ( şirk ) demektir. Bu da bütün negatifliklerin anasıdır, mayasıdır.
Ben, 2003 Ramazanında Kur’an okurken, vahiy karakteri ile ilgili onlarca negatif sorularım birikti. Allah’a sonsuz hamd ediyorum ki, bu ayetin bu beş yönde açılımıyla, o onlarca negatif vesveseler, zihnimin semâsından silinmiş oldu.
“ Es-semâ ” kelimesinin sayısal değeri de 102’dir.  Evet semâ, ikili yapıya sahip olan dünyayı da içine alır. Fakat kâinatta asıl olan birliktir, tevhittir. Evet tevhit Kur’an’ın en büyük mucizesidir. Kur’an’ın mucize oluşunun en büyük delilidir.
Tevhit başlı başına bir mucizedir. Çünkü ona karşı gelen bütün görüşler bölücü, parçalayıcı ve tek boyutludurlar. Eksik ve negatif özelliklere sahiptirler.
Tevhit öyle bir sonsuzluktur ki içinde bütün o negatiflikleri de sindirip sistemin mükemmelliğini koruyor. Ki Allah’ın kafirlerden şikayet etmesi bu mükemmel sistemin devamı içindir. Yoksa tek bir buyrukla onları diskalifiye edebilir. Bir mg  ilacın insanı öldürdüğü gibi…

30 May 2009 /Fikritakip