Muâviye’nin Yaptıkları

0

İmâm Hasan (a.s), babası İmâm Ali’nin (a.s) şehadetinden sonra Muaviye’nin yeniden ihanet ve alçaklıklar sergileyerek entrikalara girişeceğini tahmin ediyordu.

Bu nedenle Muaviye’ye elçiler gönderip makul bir şekilde gelip kendisine biat etmesi talebinde bulunuyor.

Oysa Muâviye’nin böyle bir niyeti yoktu. İmâm Ali‘ye (a.s) karşı nasıl melunluklar sergilediyse, nasıl entrika ve savaşa giriştiyse, nasıl oluk oluk Müslüman kanı akıttıysa bu sefer daha şiddetli bir melânet için ön hazırlık içerisideydi. Başta hükümet merkezi Kûfe olmak üzere her tarafa casuzlar gönderip bilgiler devşiriyor ve bol miktarda ulûfelerle kendi safına adam çekmeye çalışıyordu.

Bazı tarihçilerin yazıp işi genelleştirdiği gibi, ne imiş efendim eskiden beri Ben-i Ümeyye’nin Ben-i Haşim’e karşı kin ve garazı vardı ve bu nedenle hilfeti İmâm Hasan’ın (a.s) elinden çıkarıp kendi ellerine almak için entrika ve planlar düzenlediler. Yani burada Muaviye süreç veya konjonktür kurbanı imiş gibi bir imaj çizilmeye çalışılıyor adeta. Aktarılanlar doğru olmakla birlikte, buradaki baş aktör Muâviye’nin ta kendisidir. Hatta Kerbelâ faciasına zemin hazırlayan, o menfur katliamın suç müsebbibi de oğlu lânet olası Yezid’le birlikte bizzat kendisidir. Zira İslâm’da bir kural vardır: İster nenfî, ister müspet “bir işte çığır açmak, o işi işleyenlere amelen ortak olmaktır.“

Bu nedenle diyebiliriz ki, Muâviye, oğlu Yezid’ten daha fazla lâneti hak etmiş bir melundur. (Keşke Sünnî kardeşlerimiz bunu anlasa. Ancak bundan önce de anlamaları gerken daha çok şey var!)
Muâviye’nin bir tek derdi vardı, İmâm Ali’ye (a.s) karşı girişmiş olduğu ve fakat muvaffak olamadığı melânetli işini tamama erdirmek. Yani İmâm Hasan’ı (a.s) bertaraf edip yerine saltanat sistemini ikâme etmek. Sonrasında da sarhoş-ayyaş melun oğlunu kendi yerine veliaht ilan etmek.
Muâviye bu menfûr emeli uğruna çapulculardan oluşturduğu büyük bir ordu ile Kûfe’ye doğru yola koyulmuştu..

 

Muâviye’nin bu hareketinden haberdar olan İmâm Hasan (a.s), bir taraftan kendisine elçiler gönderip bu menfûr ve şeytanî emelinden vazgeçmesi için nasihat ve ikazlarla onu iknaya çalışırken, diğer taraftan da ihtiyaten kendisi de bir ordu hazırlamaya başlamıştı..

 
Muâviye, kendisine elçi gönderilmesini fırsat bilip, bu olayı manipüle ederek yani “savaşmaktan vazgeçmiş ve barışa ikna olmuş“ gibi gözükerek, İmâm’ın (a.s) ordusunu da bu yaklaşım ile rehavet ve sulh beklentisi içerisine sokup, savaşa hazır bir orduyu içeriden çökertmek gayesini gütmekte idi. Diğer taraftan da casuzları arcılığı ile İmâm‘ın (a.s) komutanlarından bazılarını ve nüfuz sahibi bir kısım aşiret reislerini yüklü meblâğlarla, makam vaatleriyle kendi safına çekme girişiminde bulunmuştu.

 
Ne yazık ki, henüz tevhidî hakikatleri kavrayamamış, velâyet ve imâmet olgusunu özümseyememiş bazı komutan ve aşiret reisleri Muâviye’nin vaatlerine kanıp saf değiştirmişlerdi. Öte yandan, barış ve sûlh söylentilerinin ortalığa yayılması sonucu İmâm’ın (a.s) ordusunda dağılmalar başgöstermiş oldu. . Zaten pek çok kişi erinerek savaşa hazırlandığı için sulh söylentisi bu kişilerin bir an evvel cepheyi terk etmelerine neden olmuştu.

 
İmâm (a.s), teyakkuz halinde bekleyip dağılmamaları hususunda ordu komutanlarını iknaya çalışırken, kendisine yapılan itirazlar ve üzerine hörelenmeler üzücü sonuçları da beraberinde getirmişti. O esnada, iş çığırından çıkıyor ve itirazcılardan bir grup küstahça bir tavır içerisinde İmâm’ın (a.s) çadırına saldırıp ortalığı darmadağın ediyor ve İmâm’ı (a.s) da kılıçla ayağından yaralalıyorlar.

 
Bu hengâmede çeşitli aralıklarla İmâm (a.s) üç kez suikaste uğruyor. Hatta iş o raddeye varıyorki dünyevî beklentiler içerisinde olan kaypak bir grup İmâm’ı (a.s) esir alıp Muâviye’ye teslim etme planları yapıyor. Bazı hainler bu meyanda Muâviye ile yazışıyor ve yüklü meblâğ talebinde bulunuyor. Açıkçası İmâm’ın (a.s) Muâviye melununa teslim edilmesi hususunda pazarlıklar yapılıyor. Ki bilâhare (mütareke öncesinde) bu mektuplar Muâviye tarafından İmâm’a (a.s) sunuluyor.

 
“Dost bî – pervâ, düşman kavî, devran bî – sükûn!“

 
 (Dost pervasız-kayıtsız-sadakatsiz; düşman ise güçlü-zorlu ve acımasız; içerisinde bulunulan koşullar sükûnetsiz-güvenliksiz ve olumsuz.)

 
Ne acıdır ki, İmâm’ın (a.s) en yakın yârenlerinden Basra valisi ve öncü kuvvetlerin komutanı olan Ubeydullah bin Abbas’ın saf değiştirmesi yani komutasındaki 12 bin askerin 8 bin dolayında olanlarla birlikte Muâviye’ye sığınması İmâm’a (a.s) vurulan en büyük bir darbe idi.Ubeydullah bin Abbas’ın bu sadakatsizliği ve bu kalleşliği 1 milyon dirhem rüşvet karşılığında yaptığı kaynaklarda rivayet edilmektedir.

 
Oysa bir zamanlar İmâm Ali (a.s), Muâviye’nin şeytanî tıynetini (A’râf 17’nci ayetten mülhem) şu veciz sözlerle dile getirip uyarılarda bulunuyordu: “Muâviye, insanın önünden, arkasından, sağından ve solundan yaklaşabilir; sakın ondan gafil olmayınız!“

 
Ancak ne yazık ki, dünyevî tamah Ubeydullah bin Abbas’a ağır basmış ve onu yenilgiye uğratmıştı. Hıyanetin doruk noktasydı bu..Ne dine olan teslimiyet, ne intikam hissi, ne Haşimî onuru, ne Resulullah (s.a.a) ve İmâm Hasan’la (a.s) olan akrabalık bağı, ne herkesten önce İmâm Hasan’a (a.s) biat etmesi ve Allah ile ahitleşmesi, ne insanlar nezdinde zelil duruma düşmesi ve ne de tarihe kara bir leke olarak geçmesi, Ubeydullah’ın esfel-i safiline yuvarlanmasına engel olamadı…

 
Ubeydullah’ın bu ihanetinden sonra Muâviye’nin ulûfe dağıtan elçileri başka komutan ve aşiret reislerine de musallat oldular. Zaaf sahibi kişiler için geçerli olan “para her kapıyı açar“ lâfı, sadece (avâm) cahil halk tabakası için değil, ne yazık ki bazı toplum önderleri için de söz konusu oldu ve niceleri gecenin karanlığını fırsat bilip sıvışıverdi Muâviye’nin safına..Ubeydullah’ın açmış olduğu bu çığır Medain’e de sirayet etmişti.

 
Şu gerçeği de ifade etmiş olalım ki, Kufe, Basra ve diğer beldelerden ganimet beklentisi ile İmâm’ın (a.s) ordusuna katılanlar vardı. Bu tamahkârlar güç dengelerine göre hareket etmeye meyyâl insanlardı. Bu nedenle, Muâviye’nin ordusunu sayı ve donanım bakımından daha güçlü gördüklerinden ve öteden beri Muâviye’nin dillere destan saltanat ve debdebesine (kulak dolgusu ile de olsa) tanık olduklarından bu cazibenin dayanılmaz hafifliği karşısında daha kârlı iş yaptıklarını sanarak firarı tercih ettiler.

 
Anlaşılan kılıç ve mızraklara hedef olma rizki ile savaşıp ganimet toplamaktansa, ihanette bulunup savaşmadan ulûfe elde etmek, dünyevî nimetlere kavuşmak o alçaklara daha cazip gelmişti. Oysa, “Herkes kendi kazancının rehinesidir.“ (Müddessir:38)

 
İmâm’ın (a.s) saflarından kısa aralıklarla kaçanları Muâviye’nin 60 bin kişilik ordusuna ekleyince bu sayının oldukça büyük bir yekûn tuttuğu ortaya çıkmaktadır. Bu durum güç dengelerini alt üst eden ürkütücü ve mihnet dolu bir manzara arzediyordu.

 
Dünyevî menfaatler uğruna ne acı firardı bunlar.. Oysa Rabbimiz, “Şeytanın adımlarına uymayın, onun peşi sıra gitmeyin, ona sığınmayın, ona firar etmeyin.“ (Bakara 168) diye emretmiyor mu? Ve yine Rabbimiz, “Fefirru ilallah“ (Zariyât:50) (Allah’a firar edin, Allah’a koşun, Allah’a sığının, Allah’a iltica edin, Allah’ın hizbi ile birlikte olun) diye buyurmuyor mu? Onlar Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın ayetlerini, onlar Rabbimizin yeryüzündeki hüccetini mahcûr bıraktılar.

 
 “Şimdi o yüz çevirmekte olanı gördün mü?“ (O firar edenleri gördün mü?) (Necm:33)

 
 “O gün peygamber der ki: ‘Rabbim gerçekten benim kavmim , bu Kur’an’ı mahcûr (terkedilmiş) olarak bıraktılar.“ (Furkan:30)

 
Oysa Rabbimiz, “Sabredenlere verilecek ecirler hesapsızdır.“ (Zümer:10) diyerek onları muştuluyordu.

 
Yine başka bir ayet-i kerimede Rabbimiz şöyle ikazda bulunuyor: “…Artık kim dönerse, zararı kendi nefsinedir ve kim Allah ile ahitleştiği şeyde durursa ona, yakında büyük bir ecir (mükâfat) verilecektir: “(Fecr:10)

 
Ne yazık ki, çok küçük bir grubun haricinde İmâm’ın (a.s) ordusu dağılmış ve İmâm (a.s) adeta sırtından hançerlenmiş, yalnız ve naçar bırakılmıştı. Bu olumsuz gelişmeler sonucu İmâm’ın (a.s) uğramış olduğu sukût-i hayali, gönlüne düşen hüzün ve kederi, örselenmiş ruh halini düşünebiliyor musunuz?

 
Oysa bir gün Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) Mescid-i Nebevî’de iken torunu Hasan çocuk haliyle koşarak yanına gitmek istiyor. Enes b. Malik Hasan’a müdahale etmek isteyince Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Oğlumu, gönlümün meyvesini bırak ya Enes! Kim bu oğlumu üzerse, beni üzmüş olur. Kim de beni üzerse, Allah’ı üzmüş olur.“ (Sünen-i İbn Mace, 1/51)

 
Sonuç olarak bu üzücü ve mihnet yüklü gelişmeler karşısında İmâm (a.s) ne yapmalıydı? Ya bir avuç taraftarı ile Muâviye’nin 60-70 bin kişilik ordusunun karşısında durup yârenlerinin ve Ehl-i Beyt’inin son neferine kadar çarpışacak ve yeryüzünde bir tek Ehl-i Beyt taraftarı ve bir tek hüccet kalmayacak.. Ya da, mütâreke yaparak mağlubiyetin içerisinden sessiz bir devrimi zafere ulaştıracaktı.

 
İmâm (a.s), tahammülü zor olan ikinci şıkkı tercih etmişti. Zira savaşıp şehid olmak İmâm (a.s) tarafından tercih edilemiyecek bir durum değildi. Cemel, Sıffin ve Nehrevan gibi savaşlara katılmış, defalarca ölüme göğüs germiş bir “fetâ“ için şehadete erişmek vuslattan başka ne olabilir ki? Nitekim İmâm (a.s), sûlhün akabinde kendisine serzenişte bulunan bazı dostlarına savaşmaktan asla çekinmediğini şu sözleriyle dile getiriyor: “Allah’a andolsun ki, Muâviye’nin ordusuna karşı koyacak yeterlikte askerim olsaydı, gece gündüz demeden o meluna karşı savaşırdım.“ (El-İhticac, Tebersî, s.151)

 
İmâm (a.s), Muâviye’nin iktidarı ele geçirmekle ümmetin başına ne gaileler açmayı hedeflediğini çok iyi bildiği için ısrarla ona karşı savaşmayı ve ona gereken dersi vermeyi herkesten çok istiyordu. Ancak şartlar o noktaya gelmişti ki, o melunla savaşmak nübüvvet misyonunun yok olması demekti.

 
Hiç kuşkusuz, İmâm (a.s) savaşı tercih etseydi onu seven bir avuç sadık yârenleri de İmâm’ı (a.s) yalnız bırakmaz ve son nefeslerine kadar onunla birlikte savaşırlardı. Ancak böylesi bir durum karşısında (az önce ifade ettiğimiz gibi) Ehl-i Beyt’in bütün fertleri ve İmâm’ın (a.s) vefakâr dostlarından bir tek şahıs hayatta kalmazdı. Bu nedenle diyebiliriz ki İmâm (a.s), almış olduğu mütâreke kararıyla son derece isabetli biş iş yapmıştı. Ehl-i Beyt’in ve bir avuç taraftarının hayatta kalmaları uğruna yapılması gereken bundan başkası da değildi zaten…

 
 “Nitekim aynı zor ve bunalımlı ortam, Hudeybiye ve Benî Eşca hadiselerinde dedesi Resulullah (s.a.a) için de takdir edilmişti. Aynı kimsesizlik ve yalnızlık durumu, Sakife ve Şûra günlerinde babası Ali Mürtaza’ya(a.s) da musallat olmuştu. İmâm Hasan (a.s), hareket tarzını dedesinin ve babasının çizgisini esas alarak neden belirlemesin ki? Bu iki büyük zatın üçüncüsü olmasında ne gibi bir kusur ve ayıp olabilir ki?“ (Üstad Razi Âl-i Yasin, İmâm Hasan’ın Barışı, s.225)

 
 “Nice zaferler vardır, silâhsız kazanılır ve nice zaferler vardır, ilk bakışta yenilgi gibi görünür de, basiretli gözler, zaferin parlak güneşinin yenilginin tepesinden doğmakta olduğunu görürler.“ (Üstad Razi Âl-i Yasin, İmâm Hasan’ın Barışı, s.350)

 
 “Bu mücadele,…birbiriyle savaşan iki hayat tarzının ve iki inanç sisteminin savaşıydı. Bu mücadelede zafer, iki rakibi karşı karşıya getiren iki yoldan ve iki inanç sisteminden birinin ebediliği, kalıcılığı anlamına geliyordu. İnanç ve düşünce savaşları devamlı böyledir. Bu savaşlarda, silâhla kazanılan zafer, gerçek galibiyetin göstergesi değil; bilâkis, iki taraftan birinin zaferini tescil eden şey,( asıl olarak) inanç ve ekolün tarihten silinmemesi yani ebedî ve kalıcı olmasıdır. Hatta birçok defa bu zafer, görünüşte ve silâhlı savaş alanında mağlup olmuş tarafın nasibi olmuştur.“ (Üstad Razi Âl-i Yasin, İmâm Hasan’ın Barışı, s.384-385)

 
İmâm Hasan (a.s), mütârekenin hikmet ve getirisini izah etmek için çeşitli vesilelerle dile getirmiş olduğu şu sözü oldukça yerinde ve manidârdır: “Ne bileceksiniz ki ben ne yaptım! Allah’a andolsun ki, yaptığım iş, Şiîlerim (taraftarlarım) için dünyada olan her şeyden daha iyidir.“

 
İslâm devletine, velâyet makamına dolayısıyla Allah’a savaş açmış bir bagi, bir şaki ile mütâreke yapmak her ne kadar zehir içmek gibi birşey olsa da; her ne kadar ruhsal örselenmişlik ve kahır içerisinde alınmış bir karar olsa da bu bir zorunluluktu.. O gün maslahat bunu gerektiriyordu ve İmâm (a.s) maslahata uygun olanı yapmıştı.

 
Aslında bu olay “azimet“ ve “ruhsat“ kavramlarıyla da değerlendirilmemeli. Zira olması gereken buydu ve İmâm (a.s) olması gerekeni yaptı. Maslahattan da kastımız budur zaten. Öyle ki, yeryüzünün hüccetten mahrum kalmaması, İslâm’ın muhafazası ve ümmetin bekâsı için böyle bir maslahat zorunluluktu.

 
İsterseniz şeriata uygun olan ve Mecelle’de de mevcut bulunan hukukî bir terimle bu durumu izah etmeye çalışalım: “Usûl, esasa mukaddemdir“ yani yöntem ve tarz esastan-maksattan önce gelir, maksat haktır, tarz-tutum ise hakka uygun olmalı, hakka götürmeli ve hakkı muhafaza etmelidir. İmâm Hasan (a.s), yapmış olduğu mütâreke ile güttüğü yöntem “maksadı“ yani “hakkı“ muhafaza etmekti ve takip etmiş olduğu bu usûl maksada-hakka uygun olandı.

 
Biraz daha açacak olursak, “Usûl esasa mukaddemdir” sözü yani usûlün esastan önceliği sadece Mecelle‘nin değil, bütün hukuk doktrinlerinin ortak paydasıdır. Beşerî hukukta da bu kural geçerlidir. Ki, yargıda usûl denilen şey o kadar önemlidir ki, çok açık ve net olan bir delil bile “usûl”e uygun olmayan bir tarzda derlenmişse geçerliğini kaybeder. Bu nedenle İmâm’ın (a.s) tavrı çok açık bir şekilde “usûl“e uygundu.

 
 “Amaçlar, genel anlaşmalar çerçevesinde değerlendirilir. Her birine kendine özgü değer verilir. Her amacın, değerine ve saygınlığına uygun bir aracı olmalıdır. Şerefli araçlarla ulaşılamayan hiçbir amaç, değerli ve şerefli sayılmaz.“ (Üstad Razi Âl-i Yasin, İmâm Hasan’ın Barışı, s.348)

 
Bu meyanda konuyu bir başka açıdan izah edecek olursak, İslâm şeriatı-İslâm’ın hukuk kuralları “usûl“den ibarettir. Bu nedenle , “zafere giden her yol mubahtır“ anlayışı İslâm’da geçerli değildir. Eğer İmâm (a.s) Muâviye gibi hile, desise ve entrikalarla dolu bir siyasî yönteme başvursaydı hiç kuşkusuz dünyevî anlamda farklı başarılar elde ederdi, ancak sonuç olarak ise “usûl“ ve “esas“a uygun hareket etmiş olmazdı. Yani dünyevî anlamda elde ettiği kazanımlar Yüce Allah’ın rızasına ve ilâhî hukuka uygun olmayacaktı.

 
Dünyevî anlamda sonucu ne olursa olsun “zafer“ Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın rızasını kazanmaktır. Bu nedenle, sûlh olayına o anlık zahiren ve dünyevî manada bakıldığında bir mağlubiyet olarak görülse de, bu olay uzun vadeli olarak yani ümmetin istikbâli bağlamında değerlendirildiğinde asıl galibiyetten-zaferden başka birşey değildi.

 
Mütâreke şartlarına bakıyoruz, daha ilk maddede Muâviye’nin gayr-i meşru varlığı izhar ediliyor. Yani sûlh şartları Muâviye’nin konumunu ifşa niteliğinde idi. Bir başka ifadeyle, anlaşmadaki şartlara mefhum-u muhalifinden bakıldığında Muâviye’nin tıynetini de ortaya koymuş oluyor.

 
Nitekim Muâviye, bilâhare bu şartların hepsini ihlâl etmekle kendisine yakışanı yapıp şeytanî sıfatını açığa çıkarmış ve müstekreh (tiksinti veren) tıynetini ortaya sermişti. Ancak Muâviye bu mütârekeden dolayı hedefine ulaşamadığı bir husus vardı, o da Ehl-i Beyt ve taraftarlarını topyekûn imha edemeyişi.. Onun Sıffin’den beri güttüğü hedef buydu ve sûlh ile bu emelinin önüne geçilmiş oldu. Bu nedenle oradaki mütârekeye ve o anki koşulların zahiri yönüne bakmadan önce, o günkü sûlh ile hangi değerlerin muhafaza edilerek yarınlara aktarıldığına bakmak lazım.

 
İmâm Hüseyin (a.s) Kerbelâ’da değil de Kûfe’de abisi Hasan (a.s) ile birlikte Muâviye’ye karşı savaşırken şehid edilselerdi ve bütün Ehl-i Beyt katliamdan geçirilseydi, Zeynel-Abidin (a.s) ve dolayısıyla diğer imâmlarımız’da (Allah’ın selâmı hepsinin üzerine olsun) hayatta olmayacak ve insanlık alemi hüccetsiz kalacaktı. Yüce Allah’ın muradı ise bu değildi.

 
Kısacası İmâm Hasan‘ın (a.s) yapmış olduğu mütâreke sadece o gün hayatta olan bir avuç insana değil, gelecekteki tüm İslâm ümmetine Yüce Allah tarafından bahşedilmiş bir zaferdir.

 
 “Allah’ım! Kim iyi işler yaparsa, senin rahmetin sayesinde iyi işler yapar..İyilik yapan, senin desteğinden ve yardımından müstağni değildir.“

 
 “Ey Rabbim, bizi hidayete erdirdiklerinin arasında hidayete erdir. Bize afiyet bağışladıklarının arasında afiyet ver. Dost edindiklerinin arasında bizi de dost edin. Verdiğin şeyleri bizim için bereketli kıl. Kaza ve kaderinin zorluklarından bizi koru. Çünkü hüküm veren sensin ve sana karşı hüküm verilemez. Senin dost edindiğin kimseler asla zillete düşmez. Ey Rabbimiz, sen yüce ve ulusun.“ (Et-Tehzib, İbn Asakir, 4/199)

 

HAZIM KORAL