Kerbelâ’da Fedakârlık

0

Hem…

Aliekber”le ben de diğerleri gibi nicedir susuzluktan kavrulmaktaydık.

Göz açıp kapayıncaya kadar Ali”yi Fırat”a ulaştırdım…

Daha ben duramamışken, o bir panter çevikliğiyle yere sıçrayıp, elindeki kırbaları Fırat”ın serin suyuna daldırmıştı bile.

Bu sırada başını kaldırıp bana baktı, su içmem için hafif bir işaretle başını oynattı.

Mümkün mü hiç?!

Gözlerinin içine baktım.

“Sen kana kana içmedikçe, suya dokunmam mümkün değil!” dedim bakışlarımla.

Anladı…

Ve su içmem için, beni can evimden vuruverdi.

Sakin bir hareketle kırbaların ağzını sudan çekip bakışlarını bana dikti.

“Sen içmezsen, bu kırbalar dolmayacak; bilmiş ol!” demek istiyordu.

Bakışlarındaki ifadeye itaat etmemem mümkün değildi.

Gözlerimi ondan ayırmaksızın dudaklarımı suya dokundurdum, ama içemedim.

Fakat o, benim su içip içmediğimin farkına varamayacak biri değildi.

İyice doğrulup ıslak elleriyle yüzümü okşadı. Şefkatli bakışlarında yalvarış vardı.

Buna tahammül edemezdim işte.

Bütün bir Fırat”ı bir yudumda içebilmeyi isterdim o sırada.

Kırbaları doldurduktan sonra çevik bir hareketle eyere oturdu.

Susuzluktan bembeyaz kesilip, derisi soyulmaya yüz tutan dudaklarını suya dokundurmamıştı bile.

Evet, susuzluktan yanıp kavrulduğu hâlde, bir yudum su içmemişti Ali”n…

Kırbaların serinliğini sağrımda hissedince, kılıç şakırtılarını yeniden duyar oldum.

Bu kısa süre zarfında, onun bakışları bana her şeyi unutturmuş, o hengâmede çarpışma sesleri hiç duymamıştım!

Hafif bir mahmuzla rüzgar gibi savruldum, o sırada kanatlarım vardı belki de.

Su kırbalarını sapasağlam çadırlara ulaştırmayı ba-şarmıştık.

Fırat boyunca yüzden fazla düşman cesedinin üzerinden geçtiğimi hatırlıyorum.

Ama bizimkilerden bir tekinin burnu dahi kanamamış, hepimiz en küçük bir yara dahi almadan çadırlara dönmüştük.

O amansız çarpışmadan sağ dönmemiz elbette ki bir mucizeydi.

İşte o zaman, İmamın (a.s) ardımızdan dua etmiş olduğunu anladım.

O duaların Hak Tealâ indinde ne demek olduğunu bilirim ben.

Düşmanla boğuşurken kan değmemiş olanlar, geriye dönerken nallardan sıçrayan kanlarla tepeden tırnağa kızıla boyanmışlardı.

Aliekber, yavaş bir hareketle yere indi.

Daha birkaç dakika önce onca düşmanı tarumar eden yiğit o değildi sanki.

Elinden geldiğince kibar ve terbiyeli olmaya çalışıyordu.

Heyecansız, sakin adımlarla, çadırın önünde kendisini ayakta bekleyen babası İmama (a.s) doğru yürüdü.

İyice yaklaşınca, eğildi; bir dizini yere vurup, elindeki iki kırbayı İmamın (a.s) memnuniyet dolu bakışları altında yavaşça yere bıraktı.

İşte bu sırada bakışlarını yerden ayırmaksızın söy-lediği o cümle beni kavurup kül etmeye yetti:

— Baba! Küçük kardeşim Aliakser”in o hâline dayanamadım… Önce ona, sonra da susuz olan herkesin payına birkaç yudum düşer sanırım. Herkes içtikten sonra… Eğer kırbanın dibinde birkaç damla kalırsa yeter bana…

Evet, o böyleydi işte…

Susuz dönmüştü Fırat”tan Aliekber”in…

Ağlıyor musun Leyla?…

Ağlama diyemem ki sana…

O sahneyi hatırlayınca, ben de dayanamadım işte… Elimde değil ağlamamak artık…