İnanıyorsanız Mutlaka Üstünsünüz!

0
Tebliğ, sözlükte, ‘ulaştırma ve bildirme’ anlamına gelir. Özel manasıyla tebliğ, bir Peygamber mesleğidir. Peygamberler, Allah’tan aldıkları emir ve yasakları olduğu gibi insanlara ulaştırırlar.
Bu görev, elçi oluşlarının tabii bir gereğidir. Peygamberler, tebliğ görevini yaparak, hem dinin hükümlerini açıklar ve öğretirler; hem de günahlardan arındırma ve koruma görevini yapmış olurlar.  Tebliğ, propagandadan apayrı, misyonerlikten bambaşkadır. Zira propaganda dünyevi ve maddi bir faaliyettir.

Misyonerlik ise ‘İlahi kılıflı’ insani çabaların adıdır. Dayanakları itibariyle, manevi, ruhi ve dini alanda kalması nadirattandır. Bu sebeple, misyonerlik deyince akla gelen ilk hatıra, bir Kızılderili’den bütün Afrika’ya tercüman olan şu feryattır: “Avrupalı Hıristiyanlar bize ilk geldiklerinde, ellerinde İncilleri vardı. Bizim elimizde de verimli, zengin topraklarımız… Kısa bir zaman sonra; baktık ki, onların İncil’i bizim elimize geçmiş, bizim topraklarımız da onların eline geçmişti.”

 

Tebliğ ise asla sömürü aracı olmaz. Tebliğin temel özelliği, karşılığında hiç bir ücret talep edilmemesidir. Kur’anı Kerim, peygamberlerin samimiyetine delil olarak, tebliğ hizmetine karşılık herhangi bir ücret istememelerini gösterir.

Tebliğ de bir faaliyettir. İçinde asla baskı, zorlama ve şiddet olmayan, iknaya dayalı bir gönül faaliyeti…

Tebliğ, sadece gerçeği göstermektir. Bir başka deyişle, hakikatin yüzünü tozdan, topraktan, kirden, pastan, pustan temizlemek, olduğu gibi açığa çıkarmak ve görünür kılmaktır.

İmam Gazali Hazretleri, “Cihat, insan ile İslam arasındaki engellerin ortadan kaldırılmasıdır.” der. Aslında insan, İslam’da kendi hakikatini, yani bizzat kendini bulacak ve hemen teslim olacaktır.

Nefis ve şeytan işbirliğinin, İslam ile insan arasına soktuğu engelleri kaldırmanın en etkili ve emin yolu tebliğdir. Tebliğin en etkili yolu da örnek olmaktır. İslam’a, dolayısıyla da Allah’a teslim olmuş müslümanın mutluluğu, başkalarını da bir mıknatıs gibi kendine çekecektir.

Tebliğ, yalnız dil ile yapılmaz. Müslüman’ın hayatı bütünüyle bir tebliğdir. Çünkü Kur’an’ın emri olan güzel ahlakı tavizsiz yaşayan her mümin, haliyle, tavrıyla, tarzıyla konuşur. Böylece, tebliğinde çok etkili olur. Çünkü “Lisan-ı hal, lisan-ı kalden üstündür.” Bu sebeple de halimizin konuştuğu yerde, dilimizin konuşmasına ihtiyaç azalır. Hal dili, tasavvufta, derviş sohbetine dönüşür. Mevlana deyimiyle, harfsiz, kelimesiz, cümlesiz konuşmak olur.

Bu sebeple, Güzeller Güzeli (saa), müslümanı, “Görüldüğünde Allah’ı hatırlatan” kimse olarak tarif eder. Aslında bu tarifine en çok uyan da bizzat kendisiydi. Bu gerçeğin şahitlerinden biri de Yahudi kökenli âlim Abdullah İbn Selam’dır. Efendimiz’i görür görmez müslüman oldu ve bu hızlı teslimiyetinin sebebini de şöyle ifade etti: “Gördüğüm bu yüzde yalan olamaz.”

Allah’ı kullarına sevdiren kimseler…

Efendimiz, “Yaşayan Kur’an’dı.” İnsanca yaşama biçimi olan sünnet-i seniyyesi, Kur’an ahlakının hayata geçirilmesinden ibaretti. Dolayısıyla, asıl tebliğini hayatının bütünüyle yaptı. Şakalarına bile yalan katmayan muhteşem bir dürüstlük örneği oldu.

Zaten, yaşamadan yaşatmak, yanmadan yakmak, olmadan oldurmak mümkün değildir. Zira insanlar, dediklerimize değil, yaptıklarımıza bakarlar.

Her müslüman, Efendimiz’in minik bir temsilcisidir. Bu yüzden, örnekleri ve önderleri olana benzemeye çalışarak, kendilerini sürekli güzelleştirmek zorundadırlar. Zira sadece O’na benzedikçe kendilerini ve çevrelerini güzelleştirebilirler.

Nitekim Efendimiz’in terbiye tezgâhından geçmiş seçkin insanlardan bir tanesi, bir ülkeyi aydınlatmaya yetmişti. Şimdi, bini bir şehre yetmiyorsa, aksayan nedir?

Aksayan yanımıza çözümün Bediüzzamancası şöyledir: “Eğer biz, ahlak-ı İslamiyenin ve hakaik-ı imaniyenin kemalatını ef’alimizle ızhar etsek (en olgun ahlakı tavırlarımızla ortaya koysak), sair dinlerin tabileri, elbette cemaatlarla İslamiyet’e girecekler. Belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslamiyet’e dehalet edecekler.”

İslam ahlakı ve imanın hakikatlerini tebliğ hususunda ne yapmamızı gerektirir?

Bu sorunun cevabını da Güzeller Güzeli verir:

— Size bir kısım insanlardan haber vereyim mi? Onlar ne peygamber, ne de şehittirler. Ancak kıyamet gününde peygamberler ve şehitler, onların makamlarına gıpta ederler. Nurdan minberler üzerinde oturmuşlardır. Ve herkes onları tanır. Ashâb-ı Kiram:

— Onlar kimlerdir ya Resulallah? Diye sordular.

Allah Resulü buyurdu ki:

— Onlar, Allah’ın kullarını Allah’a sevdiren ve Allah’ı da kullarına sevdiren kimselerdir. Yeryüzünde nasihatçi ve tebliğci olarak dolaşırlar. Enes  dedi ki:

— Ey Allah’ın Elçisi! Allah’ı kullarına sevdirmeyi anladık. Peki, Allah’ın kullarını Allah’a sevdirmek nasıl olur? Allah Resulü şöyle cevap verdiler:

— İnsanlara Allah’ın sevdiği şeyleri tavsiye ederler; sevmediği şeylerden de sakındırırlar. İnsanlar da bunlara itaat edince, Allah onları sever. (Beyhaki, Şuubu’l İman, D. 367)

VEHBİ VAKKASOĞLU