İmanı Kemale Erdiren Üç Haslet

0

İslam dininde üç şeye bağlı olmamız istenmiştir: Allah’tan bir sünnete, peygamberden (s.a.a) bir sünnete ve imamdan bir sünnete.

Usul-u Kafi’de; İmam Rıza’nın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Mümin kendisinde şu üç haslet olmadıkça hakiki imana eremez: Rabbinden bir sünnet, peygamberinden bir sünnet ve imamından bir sünnet. Rabbinden bir sünnete gelince bu, Allah’ın kendi sırrını saklamasıdır. Peygamberden (s.a.a) bir sünnet ise insanlarla iyi geçinmektir. İmamdan bir sünnet ise yoksulluk ve perişanlık halinde sabretmektir…

Kafi’de; İmam Rıza’nın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Mümin kendisinde şu üç haslet olmadıkça hakiki imana eremez: Rabbinden bir sünnet, peygamberinden bir sünnet ve imamından bir sünnet. Rabbinden bir sünnete gelince, bu, Allah’ın kendi sırrını saklamasıdır. Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Gaybın bilgisi O’nun tekelindedir. O gaybın sırlarını hiç kimseye açmaz. Bu sırları sadece seçtiği peygamberlerine açar. Onların önlerinden ve arkalarından gözcüler, korucular salar.”[1] Peygamberden (s.a.a) bir sünnet ise insanlarla iyi geçinmektir. Zira Allah-u Teala Peygamber’ine (s.a.a) insanlarla iyi geçinmeyi emretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Sen af yolunu tut, bağışla, uygun olanı emret, bilgisizlere aldırış etme.”[2] İmamdan bir sünnet ise yoksulluk ve perişanlık halinde sabretmektir. Şüphesiz Allah’ın övüldüğü sıfatlara uyması istenilen bir kimse için yüce bir yer temin edilmiştir. Allah bu kimseyi; dostları, seçkinleri ve velileri için hazırladığı cennete yerleştirmek istemektedir. O halde sana o cennette yer alan kimselerin sahip olduğu sıfatların benzerini göstermesi gerekir ki seninle o cennet ve sakinleri arasında bir uyum sağlamış olsun. Zira o cennet oldukça temiz, sefa ve nur dolu bir cennettir. Sakinleri de peygamberler, melekler, şehitler ve doğrulardır. Bir yandan Allah ilim ve hikmet sahibi olduğu için orada olduğun halde cennetin kendisine ve ehline yabancı olmanı istememektedir. Dolayısıyla senin orada olman kendi yerinde karar kılmayan bir şey görünümü içinde olmamalıdır.

Öte yandan Allah şefkat ve merhamet sahibi olduğundan senin için tertemiz bir cennet dışında bir yer beğenmemektedir. İşte bu da Allah’ın seni en üstün, en kâmil ve en değerli sıfatlara yönlendirmesine neden olmuştur. Allah sadece birtakım sıfatlara sahip olduğun takdirde senden hoşnut olacaktır. Bu sıfatlar şerafet, değer ve azamet içinde oldukları için de Allah onları kendisine mensup kılmış ve kendisini onlarla övmüştür.

Evet, her kim Allah’a mensup olan sıfatlarla süslenirse Allah’a mensup olan bir yere yerleşme liyakatini elde eder. İnsan Allah’ın velilerinin kendisine komşu olduğu bir eve yerleşecekse onların sıfatına sahip olmalıdır. İşte bu yüzden Allah tertemiz sıfatlarla arınmış olan ruha hitap ederek şöyle buyurmuştur: “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir! “[3]
Bu sıfatlar oldukça çoktur. İmam (a.s) bütün bu sıfatlar arasında önemli oldukları için sadece bu üçünü saymış ve imanın esası kabul etmiştir.

Birinci sıfat insanın kendi sırlarını söylememesidir. Bunun açıklaması da şudur ki insanlar tür olarak nakıstır ve kemale ermemiştir. Aynı zamanda kemal sıfatlarının şerafet ve güzelliği de belli olup herkesin kabul ettiği bir gerçek konumundadır. Öyle ki herkes bu sıfatlara sahip olma arzusu içindedir. Ama bu sıfatlar nefsanî isteklerle uyuşmadığından ve nefisle cihat himmeti bulunmadığından bu sıfatlara ulaşmaktan mahrum kalmaktadırlar. Dolayısıyla insanlar herhangi bir kimsenin bu sıfatları elde etme azim ve iradesine sahip olduğunu görünce de onun bu sıfatlara ulaşmasından ve kendilerinden öne geçmesinden korktukları için; aynı zamanda insan tabiatı gereği kendi dengi olan kimselerin kendisinden aşağıda olmasını ve kendisinin başkalarından üstün gelmesini istediği için her türlü çaba, söz ve hile ile o kimsenin bu kemal sıfatlarına ulaşmasına engel olmaya çalışmaktadır. Bir kimse tek başına bu sayısız kimseler karşısında direnme gücüne sahip değildir.

Yüce Allah sır saklamayı, yani aldığı kararı açıklamamayı müminin bu büyük engelden yegâne kurtuluş olarak karar kılmıştır. Mümin bir kimse sır sakladığı takdirde insanların kötülüğünden güvende olacak ve insanlar da böylece ona engel olmayacaklardır. Bu usta tabipler ve şefkatli hekimler olan Ehl-i Beyt (a.s) da kötülüğü emreden nefsin insanın düşmanlarından biri olduğunu ve yol kesiciler türünden sayıldığını bildikleri için insanı böylesine sır saklamaya teşvik etmişlerdir ve sır saklamanın Allah’ın sıfatlarından birisi olduğunu beyan etmişlerdir. Allah’ın kendisini bu sıfatlarla övdüğünü belirtmiş ve imanın bu üç sıfata bağlı olduğunu açıklamışlardır.

Bütün bu hatırlatmaların hedefi kötülüğü emreden nefsin sırrı ifşa etmeye karşı duyduğu istektir. Nefis çeşitli bahanelerle insanı sırlarını ifşa etmeye teşvik etmektedir. İnsana sırrını ifşa ettiği takdirde karşısındakine faydalı olacağını vesvese etmektedir. Onu teşvik edeceğini, sevindireceğini veya bu vesileyle görüşünden istifade edeceğini söylemektedir. Bu konuda daha faydalı bir görüşe sahip olabileceğini veya duasından istifade edeceğini veya onun birine söyleyebileceğini ve bu durumda diğer şahsın da faydalanacağını ya da sırrı ifşa etmenin gerekli olduğu bir takım üstünlüklere sahip olabileceğini telkin edip durmaktadır.

Bütün bu hileler karşısında şöyle söylemek gerekir. Eğer sırrı ifşa etmek genel anlamda bir fazilet olsaydı, Allah sırrını gizlemez ve bu sırrını sadece sırrının haznedarlarına özgü kılmazdı. Zira hikmet sahibi bir varlık üstün gördüğü bir şeyi bırakmaz ve en kâmil olandan başkasını yerine getirmez. Dolayısıyla anlaşıldığı üzere sırrı ifşa etmek hikmete aykırı olan bir takım fesatlara neden olmaktadır. O halde sen de hikmete riayet etmek ve fesada sebep olan şeylerden sakınmak hususunda Rabbine uy ki şüphesiz kötülüğü emreden nefis sadece fesat çıkarmak istemektedir. Ama bu isteğini hayır ve iyilik temennisi şeklinde ortaya koymaktadır. Mevlamız İmam Seccad (a.s) Zuheyr’e şöyle buyurmuştur: “Sakın bir izahın olsa dahi kalplerin inkâr edeceği bir söz söyleme. Zira sen o konuyu senden işiten bütün herkese onu açıklayamazsın.”

İmamlara (a.s) mensup olan bir şiirde ise şöyle yer almıştır:

“Şüphesiz ben ilim cevherini örterim ki cahil ona ulaşmasın ve bu sebeple fitneye düşmesin.

Bu işte Ali (a.s) öne geçti, Hüseyin’e ve ondan önce de Hasan’a (a.s) tavsiye etti.

Nice ilim cevheri vardır ki aşikâr kılacak olursam bana, “Sen putperestlerdensin” derler.

Müslüman halk kanımı helal sayar ve en çirkin işlerini iyi görürler.”

Evet, sırrı saklamanın övgüsü ve sırrı ifşa etmenin kınanması hakkında birçok rivayetler nakledilmiştir. Bu rivayetlerden de anlaşıldığı üzere insan sırrı gizlemeyi seveceği ve sırrı ifşa etmekten hoşlanmayacağı bir makama ulaştıktan sonra nefsanî isteklerden kurtularak akıl gözüyle bakmaktadır. Konuşmak için durumu müsait gördüğü takdirde ise ihtiyaç duyulduğu ölçüde konuşmaktadır. Neler konuşacağı hakkında çok dikkatli davranmaktadır ki onların (a.s) şu emrine itaat etmiş olsun: “Hikmeti ehli olmayana vermeyiniz; aksi takdirde ona zulmetmiş olursunuz ve ehlinden de esirgemeyesiniz ki, bu durumda da ona zulmetmiş olursunuz.”

Bilmek gerekir ki sırrı saklamanın iki boyutu vardır: birincisi mümin kimse sırrını saklayan bir kimse olmalıdır. İkinci boyut ise sır saklama melekesine (yetisine) sahip olmalıdır. Öyle ki nefsanî istekler onu sırrı ifşa etmeye zorlamasın. Bütün bu söylenilenler ikinci boyut hakkında geçerlidir. Birinci iş hakkında ise İmam Sadık’ın (a.s) Mufazzal b. Salih’e söylemiş olduğu şu söz yeterlidir: “Ey Mufazzal! Allah’ın kendi içlerinde Allah ile muamele eden birtakım kulları vardır. Allah da halis iyiliği ile onlarla muamelede bulunur. Onlar kıyamet günü amel defterleri boş olan kimselerdir. Allah’ın karşısında yer aldıkları takdirde bu defterlerini Allah ile paylaştıkları sırlarıyla doldurur.” Mufazzal şöyle dedi: “Ey mevlam! Bu işin sebebi nedir?” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Allah onları kendisiyle onlar arasındaki şeylerin melekler tarafından bilinmesinden daha üstün kabul etmiştir.” Şeyhimiz Ebu Abbas Ahmed b. Fahd, İddet’ud Dai’de bu hadisi rivayet ettikten sonra şöyle demiştir: “Cennetten daha değerli olan bu makamlardan asla gaflet etme. Bende bu manayı beyan etmek için bu şiirleri almaktayım. Eğer şair bu anlamı göz önünde bulundurmuşsa gerçekten güzel söylemiştir:

“Şairlerin bir takım gözleri vardır ki bakanların görmediği şeyleri görürler.

Bir takım dilleri vardır ki kiram’ul kâtibine bile gizli kalan bir takım sırları terennüm ederler.

Bir takım da kalpleri de vardır ki kanatsız olarak âlemlerin Rabbinin melekûtuna doğru uçarlar.”

Ama ikinci sünnete gelince insanlarla iyi geçinmekten ibaret olan bu metot Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) metodudur. Daha önce de naklettiğimiz gibi Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah katında insanların en sevimlisi peygamberine uyan kimsedir.”

Bu sünnetin hikmeti ise sırrı gizlemenin hikmeti gibidir. Hatta bizim yorumladığımız şekliyle sır saklamak da bir tür insanlarla iyi geçinmek ve uzlaşmaktır. Kafi’de İmam Sadık’tan (a.s) naklen Resul-i Ekrem’in (s.a.a) şöyle buyurduğu yer almıştır: “Allah bana farzları yerine getirmeyi emrettiği gibi, insanlarla iyi geçinmeyi de emretmiştir.”

Hakeza İmam Sadık (a.s), atasından[4] (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “İnsanlarla iyi geçinmek imanın yarısıdır. Onlara karşı şefkatli ve yumuşak davranmak hayatın yarısıdır.” İmam Sadık (a.s) daha sonra şöyle buyurmuştur: “İyilerle gizlice muaşerette bulununuz. Kötülerle ise açıkta muaşerette bulununuz. Onlara karşı saldırıya geçmeyin ki sizlere zulmederler. Zira size öyle bir zaman gelecek ki halkın beyinsiz saydıkları dışında dindarlardan hiç kimse kurtulamayacaktır. O da halkın kendisini beyinsiz saymasına sabredecektir.”

Aynı şekilde imam Sadık (a.s) Resul-i Ekrem’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Üç şey kimde bulunmazsa hiç bir ameli kemale erişmez: “Kendisini Allah’a isyandan alıkoyan bir takva, insanlarla uyuşacağı ve geçineceği bir ahlak ve cahillerin cehaletini kendisinden uzaklaştıracağı bir tahammül.”

Aynı şekilde İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her kim başkalarına yardım etmekten el çekecek olursa bilsin ki o sadece halktan bir el esirgemiştir. Ama insanlar ondan bir çok el esirgemiş olur.”

O halde ey kardeş! Bil ki bazı salah ve takva iddiasında bulunan kimseler insanlarla geçimsizlikleri hususunda şöyle demektedirler: “İnsanların benim için hiçbir değeri yoktur. Ben onlara asla muhtaç değilim, halk da kimmiş?” Bütün bunlar nefes uymaktan ve Ehl-i Beyt’in (a.s) metodunu bilmemekten kaynaklanmaktadır.

Uyuşmak; Uzlaşmak Değil!
Cahillerden birçoğu insanlarla uyuşmayı, uzlaşmakla karıştırmaktadırlar. Bu ikisinin aynı olduğunu sanmaktadırlar. Emredilen halkla uyuşmanın, uzlaşma olduğunu düşünmektedirler. Oysa bu ikisi arasında büyük bir fark vardır. Kınamış olan uzlaşma, şahsın halkın elinde olan şeylere göz dikerek çirkinliklerini övmek veya reddedilmesini terk etmek suretiyle uzlaşması, insanların sürçmesini görmemesi ve her türlü iş karşısında suskun kalmasıdır. Bu vesileyle insanların eliyle bir takım dünyevi menfaatler elde etmesi veya onların kalbini kazanmaya çalışmasıdır. Bunu yaparken de hiçbir kötülüğü ortadan kaldırma amacını taşımamaktadır. Halkı idare etmenin ve insanlara iyi davranmanın iyi bir iş olduğunu ve hayırla sonuçlandığını ifade eden rivayetlerden biri de Şamlı adam ile ilgili olan meşhur rivayettir. İmam Seccad’ı (a.s) lanetli Yezid’e doğru götürürlerken bu Şamlı adam kötü laflar ederek şöyle diyordu: “Sizleri öldüren, hikâyenizin yalan olduğunu ortaya koyan ve insanları sizin elinizden kurtaran Allah’a hamdolsun.” Bu Şamlı adam konuşmasını bitirince İmam Seccad (a.s) ona şöyle buyurdu: “Ey yaşlı adam! Acaba sen Kuran okumuş musun?” Yaşlı adam: “Evet, okumuşum.” İmam: “Acaba sen şu ayeti okumuş musun: “Ben akrabalarımı sevmenizden başka sizden herhangi bir şey istemiyorum.”[5] Yaşlı adam: “Evet” İmam, “el-Kurba” (Peygamber’in akrabaları) biziz. Sen şu ayeti de okumuş musun? “Eğer Allah’a ve hakkı batıldan ayran o günde, iki topluluğun karşılaştığı günde kulumuza indirdiğimize inanıyorsanız, bi­lin ki, ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Al­lah’ın, Peygamber’in ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır.” [6] Yaşlı adam: “Evet”

İmam: “el-Kurba (akraba) biziz. Peki, şu ayeti: “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gi­dermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” [7]

Yaşlı adam: “Evet.”

İmam Zeynülabidin: “Biz, işte bu ayetin muhatabı olan o Ehl-i Beyt’iz.”

Ravi şöyle devam eder: “Yaşlı adam durdu ve söylediği sözden dolayı pişman oldu, İmam’a döne­rek, gerçekten o aileden olduğuna dair yemin etme­sini istedi. İmam, Peygamber ailesinden olduğuna dair ye­min edince yaşlı adam sarığını başından attı, ellerini kaldırdı ve başını göğe çevirerek şöyle dedi: “Al­lah’ım! “Ben, Muhammed’in cin ve insanlardan olan düşmanlarından beriyim (uzağım).” Ardından tövbe etti. Bu mesele, sonra Yezid b. Muaviye’nin kulağına gidince Yezid’in emriyle öldürüldü.

Bir bak da İmam’ın (a.s) onu nasıl hayır, iyilik ve tövbeye sürüklediğini gör!

Halkı idare etmek; bir fesadı önlemek, azaltmak veya yükselişini engellemek için olduğu gibi bırakmak ve dokunmamak anlamını ifade etmektedir. Bu nerede, uzlaşmak nerede? İdare etmek bazen idare ettiğin kimsenin şerrini def etmek içindir. Bazen o şahsı iyiliğe çekmek amacını gütmektedir ve bütün bunlar da kötülüğü önlemenin mümkün olmadığı, ortada bir korku bulunduğu veya hiçbir etki yaratmayacağı yerlerde geçerlidir. Bu durumda yumuşak, güler yüzlü davranmak, karşı tarafın eziyetine tahammül etmek ve kötü davranışlarına iyilikle cevap vermek halkı idare etmek anlamını ifade etmektedir ki hakkında şöyle buyurulmuştur: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir tavırla sav O zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir. Bu haslete ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak hayırda büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur. [8]

Hakeza: “Ona yumuşak sözler söyleyiniz. Belki aklı başına gelir ya da kötü akıbete uğramaktan korkar.”[9]

Hakeza Kâfi’de İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu yer almıştır: “Bir gün Peygamber (s.a.a) Aişe’nin yanında oturmuştu. Aniden bir şahıs giriş için izin istedi. Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: “Falan kabileden olan bu şahıs kötü bir kimsedir.” Aişe kalkıp odanın içine geçti. Allah Resulü (s.a.a) o şahsa giriş için izin verdi. O şahıs içeri girince Peygamber onu güzellikle karşıladı ve ona ikramda bulunarak sohbet etti. Konuşmaları bitince o şahıs Peygamberin (s.a.a) yanından ayrıldı. Aişe şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü! O kimseyi kötü olarak andığın halde neden onu güzel karşıladın.” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Allah’ın kullarından en kötüsü; insanların, kötü dili sebebiyle kendisiyle oturmaktan hoşlanmadığı kimsedir.” (Yani ben ona kötü davrandığım takdirde, o benden uzaklaşacak ve bu durumda da ben insanların kendisiyle oturmaktan hoşlanmadığı en kötü insan konumuna gelmiş olacaktım.)

Bütün bunlar bir tür takiyye olan insanları idare etme hasletidir. Takiyyenin övgüsü hakkında birçok rivayet nakledilmiştir. Hatta “Şüphesiz Allah indinde en yüceniz en takvalı olanınızdır”[10] ayetinin tefsiri hakkında şöyle demişlerdir: “Maksat takiyyedir. Bu konuda Kafi’de Hammad b. Vakid’den nakledilen rivayet de sana yeter. Hammad şöyle diyor: “Yol esnasında İmam Sadık’a (a.s) rastladım ondan yüz çevirerek geçip gittim. Daha sonra hizmetine vararak şöyle arz ettim: “Kurbanın olayım, sizi görünce yüz çeviriyorum, zira sizi sıkıntıya düşürmek istemiyorum.” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Allah sana rahmet etsin! Ama dün bir kimse falan yerde beni gördü ve “selam olsun sana ey Eba Abdillah!” dedi. O iyi bir iş yapmadı.”

Dikkat et, bir şahıs selamı terk ederek ve şartları göz önünde bulundurarak İmam’ın (a.s) kendisine rahmet talep etmesini elde etti. Diğeri ise gerekli şartlara riayet etmediği için İmam’ın (a.s) şikâyetine sebep oldu ve İmam (a.s) onun hakkında “o iyi bir iş yapmadı” diye buyurdu. Bu ve benzeri hadislerden anlaşılan şu ki mümine saygı göstermek; kendisine haset edilen veya aleyhine fitne çıkarılan bir yerde ona saygıyı terk etmek iledir. Hatta bazen mümine ikramda bulunmak onun kınanmasına neden olur. Nitekim bazı imamlar (a.s) bunu bazı yakın dostları hakkında uygulamışlardır. Bu tıpkı yolcuları kurtarmak için gemiyi delme olayına benzemektedir.

Üçüncü hususu da zorluk ve sıkıntılarda tahammül göstermektir. Şüphesiz dünya müminin zindanıdır. Sahi, içinde huzur ve güvenin olduğu bir zindan düşünülebilir mi? İmam Sadık (a.s) kendisine şikâyette bulunan ve hacetini sunan bir kimseye şöyle buyurmuştur: “Sabırlı ol, Allah çok yakında işinde kolaylık yaratacaktır.” İmam (a.s) daha sonra sustu ve o şahsa dönerek şöyle buyurdu: “Bana Kufe zindanının nasıl olduğunu anlat.” O şahıs şöyle dedi: “Oldukça dar ve kötü kokmaktadır. Mahkumlar çok kötü bir halet içinde bulunmaktadır.” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Şimdi sen de zindanda bulunuyorsun, ama buna rağmen rahat ve huzur içinde olmak istiyorsun; sen dünyanın müminin zindanı olduğunu bilmiyor musun?”

Mümin üç halet içindedir. Ya ahirete iştiyak duyan kimselerdendir ki bu durumda salt dünyada oluşu bile kendisi için zindan sayılır. Nerede kaldı ki karşı karşıya bulunduğu musibetler ve zorluklar sebebiyle! Veya dünyaya ve dünyanın içinde olan şeylere meyletme korkusu içinde bulunmaktadır. Bu durumda da hikmet sahibi olan Allah ona karşı lütfü ve ihsanı sebebiyle onu çeşitli zorluklara ve sıkıntılara düşürmektedir. Böylece onun dünyaya bağlanmasına engel olmaktadır. Bu şahıs dünyadan nefret ederek dünyaya dayanmamaktadır. Şüphesiz dünya zalimlerin yurdudur. Ya da amel ve itaatlerden çok az nasiplenen kimselerden biridir. Bu durumda da hikmet ve rahmet sahibi olan Allah ona duyduğu sevgi gereğince onu musibet ve zorluklara sabır sevabından nasiplendirmektedir. Bunun sevabı da o kadar büyüktür ki İmam Sadık (a.s) hakkında şöyle buyurmuştur: “Eğer bir sıkıntı içinde olan kimse bu musibetler karşısında nasıl bir mükâfatının olduğunu bilecek olsaydı bu durumda makasla parça parça edilmeyi arzulardı.

Hakeza İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Musibete uğramış ve buna sabretmiş olan bir mümin için bin şehidin sevabı vardır.”

Hakeza şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz kulum Allah katında öyle bir makamı vardır ki şu iki haslete sahip olmadıkça ona erişemez: “Malını kaybetmek veya bedeninde bir zarar görmek.”

Bu esas üzere musibetler mümin için ya sevap ve derece artışıdır ya da mümin ahirette rahat olsun diye dünyada kendisine verilen bir ceza ve bir kefarettir. Bu her ikisi de akıllı kimse nezdinde iyi ve sevimlidir. Sevabın güzelliği zaten bellidir. Cezanın güzelliği ise Ehl-i Beyt’in (a.s) rivayetinde yer alan şu gerçek sebebiyledir: “Allah mümin bir kuluna iki defa eziyet etmekten çok daha yücedir. Eğer kul dünyada bir iş için cezalandırılırsa ahirette artık bu il için ceza görmez. O halde müminin beladan kaçınması mümkün değildir. Sabretmekten başka çaresi yoktur. Allah sabrı beladan önce yaratmıştır. Aksi takdirde müminin kalbi bir yumurta gibi sert bir taş üzerinde kırılır giderdi. Kafi’de yer alan bir hadiste Ali’den (a.s) naklen Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Sabır üç çeşittir: Musibetler hususunda sabır, itaat hususunda sabır ve günah hususunda sabır. O halde her kim rahat bir şekilde atlatmak için musibetlere sabrederse Allah ona üç yüz derece yazar ki iki derece arasındaki mesafe yerle gök arasındaki mesafe kadardır. Her kim de itaat hususunda sabrederse Allah ona altı yüz derece yazar ki, iki derece arasındaki mesafe yerin dibi ile arş arasındaki mesafe kadardır.”

Aynı şekilde Kâfi’de nakledildiği üzere İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Biz sabırlıyız ve bizim taraftarlarımız bizden daha sabırlıdır.” Ravi şöyle diyor: “Ben, “Nasıl taraftarlarınız sizden daha sabırlıdır” diye sorunca İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Zira biz bildiğimiz şeye sabrediyoruz, ama taraftarlarımız ise bilmedikleri şeylere sabretmektedirler.”

İşte bu merhamete bak! Taraftarlarının başına gelen musibetler, Ehl-i Beytin başına gelen musibetlerin karşısında hiçbir değer ifade etmese de bu şekilde taraftarlarını takdir etmektedir. Böylece taraftarlarının kendilerine katılmasını ve helak olmamaları için kendilerinden ayrılmamasını istemektedir. Bunlar taraftarları için yegâne kurtuluş yolunun kendileriyle birlikte olmalarında ve aynı yolda yürümelerinde olduğunu biliyorlar. Bu durumda hepsi red edilmeyeceği, için tümü kabul edilmek zorunda kalınacaktır. Ama herkes için bir hüküm olursa ve herkese hali gereğince davranılacak olursa taraftarları helak olacaktır. Bu yüzden taraftarlarından istedikleri en önemli şey zahiri de olsa kendileriyle bir benzerlik içinde bulunmalarıdır. Nitekim Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz bir gruba benzeyen bir kimse onlardan olmaya yakındır.”

Daha sonra onu şefaat ve tam bir dua ile geri çevirirler. Seyyid b. Tavus İmam-ı Zaman’dan (a.f) o mukaddes bodrumda taraftarları için dua ederken şöyle dediğini işitmiştir: “Ey Allahım! Taraftarlarımız bizdendir. Bizim balçığımızın arta kalanından yaratılmışlardır. Bizim velayet nurumuzla yoğrulmuşlardır. O halde onların işini bize bırak, bizim dostluğumuza güvenerek yaptıkları günahlarını bağışla. Eğer onların tartısı hafif gelirse onu kalan iyiliklerimizle ağır kıl.”

Bir bak, İmam-ı Zaman (a.f) nasıl da taraftarlarını kendine çekmeye önem vermektedir. Böylece taraftarlarını helak olmamaları için ayrı kalmaktan kurtarmaya didinmektedir. Bir defasında onların kendilerinin yaratılışından yaratıldıklarını dile getirmekte ve bir defasında da onların kendi sevgilerine güvenerek günah işlediklerini belirtmektedir. Daha sonra da Allah’ın dergâhına yalvarıp yakararak geriye kalan iyilikleriyle onların eksikliklerinin giderilmesini arzu etmektedir. Ey kardeşim! Onlar bizim bilmediğimiz bir takım şeyleri bilmektedirler. Onlar şöyle buyuran kimselerdir: “Günaha bakmayınız; kime isyan ettiğinize bakınız.”

İmamlarımız bizim günahlarımızın büyüklüğünü bildikleri için ve bizi düşündüklerinden dolayı bize esenliğin ümit edildiği kurtuluş yolunu göstermişleridir. Bu da onlara mümkün mertebe benzemeye çalışmaktır. Böylece insan bütün himmetini kuşanmalı ve bir an olsun onlardan ayrılmamalıdır. İmam Rıza’nın (a.s) bu bölümün girişinde naklettiğimiz hadisleri esasınca da insan sadece imamdan bir sünnet üzere olduğu takdirde hakiki imana erişecektir. İmam’ın (a.s) “İmamdan bir sünnet” ifadesi ile yetinmesinin sebebi de şudur ki bu sünnet, (sabır ve tahammül) bütün sünnetleri, yani sabır mertebelerini (musibetlerde sabır, itaatte sabır ve günahlar karşısında sabır) kuşatmaktadır. Hiçbir şeyi geri bırakmamaktadır…

Burada İmamların (a.s) önem verdiği bazı sünnetlere işaret etmek uygundur. İmamlar tıpkı farzlar gibi bu sünnetlere önem vermişlerdir. Allah bizlere de onlara uymak ve bu sünnetleri yerine getirmek hususunda başarı nasip etsin. Meğer ki güçlü bir engel veya daha önemli bir iş bizi bundan alıkoymuş olsun. Bu sünnetler şunlardır:

1- Ahde vefa
İmamların (a.s) metodundan anlaşıldığı üzere mümin evvela söz vermemeye çalışmalıdır. Zira aksi takdirde herhangi bir engel ortaya çıktığında o sözünü yerine getiremeyecek ve ahde vefa gösteremeyecektir. Bu da imamlar için büyük bir sıkıntı kaynağı olmuştur.

İnsan olaylara egemen bir varlık değildir, ama en azından söz vermeyebilir. Söz verdiği takdirde ise ona bağlı kalır ve dolayısıyla da sözünden cayamaz. Her kim sözüyle amel etmezse Ehl-i Beyt’in (s.a.a) metodundan ayrılmış olur. Onların yolunu terk etmiş ve Allah korusun başkalarının kafilesine katılmış olur.

Allah Resulünün (s.a.a) Hz. Ali’ye (a.s) borçlarını ödeme ve sözünde durma hususundaki tavsiyeleri de bu söylediğimiz şeylere birer kanıt teşkil etmektedir. Aynı zamanda bu söylenilenleri kabul etmene de yardımcı olacaktır. Zira eğer Allah Resulüne (s.a.a) göre sözünde durmak tıpkı borcunu eda etmek gibi olmasaydı ve Resul-i Ekrem (s.a.a) borçlu bir kimse gibi sorumluluk hissetmeseydi, ölümün çatması ve sözünde durmaktan acizliğin ortaya çıkması, sözünde durmamak için en büyük özür sayılırdı. Dolayısıyla da Peygamber (s.a.a) borçlarına sadık kalmak gibi vasisini verdikleri sözü yerine getirmekle görevlendirmezdi. Şair ne kadar da güzel demiştir: “Yiğit kimse söz vermeden güzel işler yapan kimsedir. Sözünde duran kimse ise yiğitliğin yarısından nasiplenmiştir. Bu iki paydan hiç birine sahip olmayan kimse ise yiğit değildir. Sözünde durmayan bir insan yarı kadından başka bir şey değildir.”

Bil ki sözünde durmanın bir takım sorunlar icat ettiği yerde bile sözünde durmak Ehl-i Beyt’in (a.s) metodundan biridir. Hiçbir engel olmadığı zaman ise zaten sorun yoktur. Zira hiçbir özrü olmadan sözünde durmamak insanların en düşüğünden ortaya çıksa bile çirkindir.

2- Karşılıksız İhsanda Bulunmak
Ehl-i Beyt’in (a.s) sünnetlerinden biri de farz olan miktardan fazla ihsanda bulunmak ve vaat edilenden fazlasını vermektir. Zira vaat edilen şeyi vermek onlara göre farz iş gibidir. Bu yüzden hiçbir şeyi artırmamaktadır. Resul-i Ekrem (s.a.a) hakkında nakledildiğine göre borcunu en güzel şekilde eda ediyordu. Bir yerden borç alınca ödediği zaman bir miktar fazla ödemede bulunuyordu. Bu onun bilinen bir metoduydu.

Ehl-i Beyt’i (a.s) ise Ziyaret-ı Camia’da yer aldığına göre huyları kerem ve adetleri bağış idi.”Allah size adaleti, iyiliği, akrabalara yardım etmeyi emreder. Çirkin davranışları ve iğrençlikleri yasaklar. Sözünü tutasınız diye O, size öğüt verir”[11] ayetinin reel bir örneği konumunda idiler. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) nakledildiğine göre kendi emeğiyle kazandığı sermayeden tam bin köleyi azat etmiştir. Bununla yetinmemiş özgürlüğe kavuşturduktan sonra da geçimini sağlamak ve çalışmak için kendisine bir miktar yardımda bulunmuştur. Nitekim Mekke’de bir Arap’a dört bin dirhem vermeyi vadettiği zamanda Allah Resulünün (s.a.a) eliyle ihya edilmiş olan bir bağı ona sattı ve o miktardan daha fazlasıyla ona bağışta bulundu.

Borcundan veya kendisine vaat edilenden fazlasını ödemek her ne kadar az da olsa lezzet vericidir. Nefislerde çok özel bir etkiye sahiptir ve Ehl-i Beyt’in (a.s) metodundan da buna bağlı kalmak gerektiği anlaşılmaktadır.

3- Başkalarını kendine tercih etmek
Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Daha önce Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenler karşısında içlerinde bir kaygı duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, göç eden yoksul kardeşlerini öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar başarıya erenlerdir.”[12]

Bil ki eğer mümin fedakarlığa ve başkalarını kendine tercih etmeye bağlı kalmaz ve bu yolda elinden gelen çabayı göstermezse, çaresiz bir şekilde nefis sevgisi kendisini saldırganlığa ve bazı konularda insafı terk etmeye maruz bırakır. Bu durumda müminler topluluğundan dışarı çıkmış olur. Zira mümin insanların şerrinden güvende olduğu bir kimsedir. Buna karşılık nefsini fedakarlığa zorlayan bir kimse ise nefsiyle fedakarlığı terk etmek hususunda büyük bir çatışma içine girer. Eğer bunda başarılı olamazsa hakkın aslını eda etmekten geri kalmaz. Her haliyle başkalarına zulmetmekten güvende kalır. Bu her ne kadar az da olsa çok anlam ifade eden gerçeklerdir. Bu kadarıyla yetinmek uygundur, yardım istenilecek olan sadece Allah’tır, bize Allah yeter ve o güzel bir vekildir.

————————————–

[1] Cin suresi 26 ve 27. ayetler.

[2] A’raf suresi, 199. ayet

[3] Fecr suresi, 27- 30. ayetler

[4] Dördüncü İmam Zeyn’ül Abidin (a.s)

[5] Şura suresi, 23ayet

[6] Enfal suresi, 41. ayet

[7]- Ahzap / 33

[8] Fussilet suresi, 34 ve 35. ayetler

[9] Ta- Ha suresi, 44. ayet

[10] Hucurat suresi, 13. ayet

[11] Nahl suresi, 90. ayet

[12] Haşr suresi, 9. ayet