İmam Muhammed Bakır (a.s) ve Emevîler

0

Bir imam için halkın arasında olmak ile inzivaya zorlanıp evinde oturmak arasında hiçbir fark yoktur. Zira imamet de peygamberlik gibi Allah vergisi bir makamdır ve insanlar kendi reylerine uyarak kafalarına göre birine biat edemezler. Biat etseler bile, biat ettikleri bu kişi sırf bu biat ile imamlık vasfını kazanamaz.

İktidarı gasp edip Ehlibeyt’in hakkını çiğneyenler, hâlâ İmam’ın (a.s) üstün makamına imreniyor ve gerçekte Ehlibeyt imamlarına ait olması gereken hilafet ve iktidar gücünü ellerinde tutabilmek için her vesileye başvurup akla gelmedik canilikler işlemekten çekinmiyorlardı.

İmam Muhammed Bâkır‘ın (a.s) imamet döneminin bir kısmı, Emevî sultanı Hişam b. Abdulmelik’in zulüm iktidarı devrine rastlar. Diğer zalim Emevî sultanları gibi Hişam da biliyordu ki; zahirî hilafet ve iktidarı gasp ve zorbalıkla ele geçirmiş olsalar da, halkının gönlündeki tahtı asla ele geçiremeyecek ve Resulullah’ın (s.a.a) mübarek Ehlibeyti’nin (a.s) gönüllere taht kurmasını engelleyemeyeceklerdi.

Ehlibeyt imamlarının manevî ve ilmî büyüklüğü karşısında kimi zaman düşmanları bile saygıyla eğiliyor, onlara duydukları hayranlığı gizleyemiyorlardı.

Bir hac mevsiminde Hişam hac ziyaretinde bulunuyordu; İmam Bâkır’la (a.s) oğlu İmam Sadık da (a.s) hacılar arasındaydı. Bir gün İmam Sadık (a.s) hacıların toplandığı çok büyük bir kalabalığa hitaben yaptığı bir konuşmada şöyle dedi:

Muhammed’i (s.a.a) hak üzere gönderen ve bizi onunla onurlandıran Rabbimize hamdolsun! Biliniz ki biz Ehlibeyt; Allah’ın yarattıkları arasında seçilmişler olup O’nun yeryüzündeki temsilcileri ve halifesiyiz. Bize itaat eden kurtuluşa erer, bize karşı çıkan helâk olur!

İmam Sadık (a.s) daha sonra bir toplantıda şunları anlatmıştı:

Benim bu konuşmamı Hişam’a iletmişler, bize karşı orada hiçbir tepki göstermemiş ve Şam’a dönmüş. Biz de o sırada Medine’ye dönmüştük. Medine’deki valisine, babamla beni hemen Şam’a göndermesini emretti.

Şam’a ulaştığımızda Hişam, kasten bizi üç gün bekletti ve sarayına almadı. Dördüncü gün bizi aldılar; Hişam tahta oturmuş, etrafındaki dalkavuklarının ok talimini seyrediyordu. Babamı görünce ona adıyla hitap ederek: “Gel, kendi kabilenin büyükleriyle sen de ok at bakalım!” dedi.

Babam: “Ben yaşlandım, ok atma zamanım geçti. Beni mazur gör!” diye karşılık verdi.

Ama Hişam ısrarından vazgeçmeyip yemin etti ve babamı ok attırmadan bırakmayacağını söyleyerek yanındaki ihtiyar Emevî’den, yayını babama vermesini istedi.

Babam büyük bir yay aldı, oku yerleştirip attı. İlk ok tam hedefe isabet etmiş, herkes şaşırmıştı. İkinci bir ok alıp yayına yerleştirdi, yayı çekip bıraktı ve ikinci ok, birinci oku ortasından ikiye bölerek tam hedefe sapladı. Oradakiler hayret dolu sesler çıkarıyor, herkes: “Nasıl olur?! Pek yaman atıcıymış!” diyerek babamı övüyordu. Babam tam dokuz ok attı ve attığı her ok, bir öncekini yararak hedefe saplıyordu. Dokuzuncu okta Hişam da kendisini tutamayarak heyecanla yerinden fırlayıp: “Bravo Ebu Cafer!” dedi, “Sen Arap’ın da acemin de en usta okçusuymuşsun! Ok atamayacak kadar yaşlandığını nasıl söylersin sen?!”

İşte bu sırada Hişam, babamı öldürtmeye karar verdi. Başını öne eğip düşünmeye başladı. Biz de önünde öylece durmuş bekliyorduk. Bekleyiş uzayınca babam öfkelendi; öfkelendiğinde göğe bakar, öfkelendiği belli olurdu. Hişam, babamın öfkelendiğini görünce hemen ayağa kalkıp bize yaklaştı ve babamı kucaklayıp iltifatlarla tahtının sağına oturttu, babama iltifatlar yağdırarak: ‘Kureyş senin gibi bir büyüğü olduğu sürece Arap’a ve aceme karşı iftiharla övünebilir!” dedi, “Aferin doğrusu! Böylesine mükemmel atıcılığı kimden, ne zaman öğrendin sen?”

Babam: “Bilirsin her Medineli biraz ok atmasını bilir; gençliğimde ben de atıcılıkla biraz uğraştım ve sonra bıraktım. O günden bu yana ilk ok atışım oldu bu!” dedi.

Hişam: “Kendimi bildim bileli böyle usta bir atıcı görmedim doğrusu!” dedi, “Ve hatta yeryüzünde bu sanatta senden daha usta biri olabileceğini sanmıyorum! Oğlun Cafer de senin gibi ok atabiliyor mu?!”

Babam dedi ki: “Biz Ehlibeyt’e mükemmellik miras kalmıştır! Allah’ın Resulü’ne indirdiği ve ‘Bugün size, dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip beğendim.'[1] buyurduğu kemal ve tamlıktır bu. Bilesin ki, bu işlere tamamen vakıf olan biri yeryüzünde daima vardır ve yeryüzü böyle birinden hiçbir zaman mahrum olmayacaktır!”

Bunları duyan Hişam’ın gözleri öfkeyle büyümüş, suratı öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. Başını öne eğip kendisini kontrol etmeye çalıştı, sonra başını kaldırıp: “Biz ve siz Abdumenafoğulları’ndan olduğumuza göre soyca eşit değil miyiz?” diye sordu.

İmam: “Evet.” buyurdu, ‘Ama Allah Teala, başkalarına vermediği bazı özellikleri bize verdi!”

Hişam: “Allah Teala Peygamber’i Abdumenafoğulları’ndan ve siyahı-beyazıyla bütün insanlar için göndermedi mi? İslam Peygamberinden sonra artık peygamber gelmeyeceğine ve siz (Ehlibeyt) de peygamber olmadığınıza göre bu ilim nasıl size miras kalabilir?!” dedi.
İmam şöyle cevap verdi:
“Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de Resulullah’a (s.a.a): ‘Sana vahy inmeden, Kur’ân okumak için dilini oynatma.’ buyurmaktadır.[2] Bu ayette de açık bir şekilde belirtildiği üzere peygamberin dili tamamen Allah’ın emrindedir. İşte bu dilin sahibi, başkalarına vermediği bazı özellikleri bize vermiş ve bu nedenle kardeşi Ali’ye (a.s) öyle sırlar vermiştir ki, onları ondan başkasına söylememiştir. Nitekim Yüce Allah Kur’ân’da Peygamber’e (s.a.a): ‘Sana vahiy edilen şeyler ve senin sırlarını, duyup öğrenen bir kulak vardır.’ buyurmaktadır. Hz. Peygamber de (s.a.a) Ali’ye (a.s) ‘Allah’tan, bunun senin kulağın olmasını dilerim.’ buyurdu. Ali de (a.s) Kûfe’de yaptığı bir konuşmada şöyle diyor: ‘Resulullah (s.a.a) bana ilmin bin kapısını açtı ki, her birinden biner kapı daha açıldı bana.’ Yüce Allah nasıl sevgili Peygamberine özel bazı kemaller verdiyse, Peygamber de (s.a.a) Ali’yi (a.s) seçip kimseye öğretmediği şeyleri öğretti ona. Bizim ilmimiz işte o kaynaktan gelir ve bu mirası alan sadece bizleriz, bizden gayrisi değil!”

Hişam: “Ali gaybı bildiğini iddia ederdi.” dedi, “Oysa Allah gaybın ilmini kimseye öğretmiş değildir!”

Babam da: “Yüce Allah, peygamberine öyle bir kitap gönderdi ki, geçmiş ve gelecekteki her şey, kıyamete kadar vuku bulacak her şey onda beyan edilmiştir. Nitekim Kur’ân’da: ‘Sana, her şeyi beyan edip açıklayan bir kitap indirdik.'[3] buyrulmaktadır. Yine bir başka ayette: ‘Her şeyi kitapta apaçık belirttik.'[4] denilmekte. Bir diğer ayette ise: ‘Bu kitapta açıklayıp belirtmemiş bulunduğumuz hiçbir şey yoktur.'[5] buyrulmaktadır. Allah Teala, Resulü’ne, Kur’ân’ın bütün sırlarını Ali’ye öğretmesini emretti ve bu nedenle de Resulullah (s.a.a) ümmetine: ‘Ali, yargıda hepinizden bilgedir.’ dedi!’ cevabını verdi.

Hişam susmuş, söyleyecek söz bulamamıştı. İmam (a.s) daha sonra oradan ayrıldı.[6]
——————————
[1]- Mâide Suresi, 3.

[2]- Kıyâmet Suresi, 16.

[3]- Nahl Suresi, 89.

[4]- Yâsîn Suresi, 12.

[5]- En’âm Suresi, 37.

[6]- Delailu’l-İmame, Şiî olan Taberî, s.104–106, Necef, 2. baskı, özet alıntı.