İmam Müçteba Hasan Bin Ali (a.s)

0
O yüce insanın adı “Hasan”’dır. Bu isim, Alim olan Allah tarafından kendilerine seçilmiştir. İmam Seccad’dan yapılan bir rivayete göre; Hz. Mücteba dünyaya geldiği vakit Cebrail, Peygamber’in yanına gelerek Allah’tan şunu getirdi: “Emir’ul Müminin’in sana olan konumu, Harun’un Musa’ya olan konumu gibi olduğu için onun ismini Hasan bırakınız.”[1]

Menzilet hadisi (konumla ilgili hadis) İslam alimleri arasında meşhurdur. Zira özel ve genel yollardan bir çok senetle İslam Peygamberi’nden rivayet edilmiş olan bu hadiste Peygamber defalarca şöyle buyurmuştur:

“Ya Ali! Senin bana olan konumun, Harun’un Musa’ya olan konumu gibidir. Şu farkla ki benden sonra peygamber gelmeyecektir.”[2]

Yani nasıl ki Musa kaybolduğu vakit, Harun Musa’nın halifesi olduysa, sen de benim halifemsin. Buradaki fark sadece şudur; Musa’dan sonra peygamberler geldiler ancak, benden sonra peygamber gelmeyecek.

O yüce insanın en meşhur künyesi “Ebu Muhammed” ve en meşhur lakapları “Mücteba” ve “Sıbt-ı Ekber” (büyük torun)’dır. O büyük insan kırk yedi yıl yaşadı.[3] Hicretin üçüncü yılı olan mübarek Ramazan’ın on beşinci gecesinde dünyaya geldi. O Hazret yedi yıl büyük babası Allah Resulü’nün ve otuz yıl da babası Ali (a.s)’in yanında yaşadı. O’nun imamet süresi on yıldır.

Hz. Hasan bütün açılardan Hasan’dır (güzeldir). Allah Resulü gibi bir dedeye, Emir’ul Müminin gibi bir babaya, Marziye (Allah’ın razı olduğu) olan Zehra gibi bir anneye sahiptir. Eğer çocukların şahsiyetleri üzerinde etkili olan bütün kanunları ve o kanunlardan biri olan veraset kanununu (irs, gen) da, göz ardı edersek bile, çocuğun anne ve babasının söz ve davranışlarından mutlaka etkilendiği gerçeğini inkar edemeyiz. Allah Resulü gibi bir dede, ayakları şişinceye kadar ve kendisi hakkında “Biz sana bu Kuran’ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik”[4] içerikli ayet nazil olacak derecede ibadet ettiği vakit, elbette Hasan gibi bir çocuk etkilenir ve yirmiden fazla kez yayan olarak Mekke’ye gider,[5] kimi seferlerde o Hazret’in ayakları da şişer. Ali gibi bir baba, gecenin kalbinde ve savaş meydanı ortasında seccadesini serdiği, tekbir sesleri işitildiği, Alim olan Allah’ın heybet ve korkusundan ağladığı zaman, Hasan gibi bir çocuk mutlaka etkilenir; abdest aldığında vücudu titrer, mescide girdiği zaman ağlayarak şöyle der: “İlahi! Senin misafirin evine gelmiştir. Ey iyilik ve ihsanların sahibi! Günahkar senin evinin kapısına gelmiş, ey Kerim! Kendi iyiliğinle onun kabahatlerinden geç (affet).”
Emir’ul Müminin gibi bir baba, İslam’ın maslahatı için otuz sene boyunca başkalarıyla geçinir, “bu dünyada gözünde diken ve boğazında kemik olduğu halde yaşayan biri olursa, Hasan gibi bir oğul da on sene boyunca maslahat için sabreden ve Muaviye ile geçinen biri olacaktır.

O, Zehra gibi bir anneye sahiptir ki, kendisinin ve ailesinin yemeğini fakire verir, sonra yemek hazırlar, bir yetim gelir ve tekrar hazırlamış olduğu yemeği ona verir ve üçüncü kez yemeğini esire verir, sonunda suyla iftarını açarlar, yemek yemezler ve: “Onlar içleri çektiği halde yemeklerini yoksullara, yetimlere ve tutsaklara yedirirler” [6] içerikli ayeti kerime onlar hakkında nazil olur. Bu fedakarlığı şüphesiz kendi çocuğu Hasan’a da miras bırakacaktır.

Bir gün o büyük insanın yanına bir fakir gelerek, yoksulluğunu ifade etti ve o Hazret için iki beyit şiir okudu. Okuduğu şiirin içeriği şuydu: “Sahip olduğum herhangi bir şeyim yok ki satayım ve ihtiyaçlarımı gidereyim, durumum sözlerime zaten şahittir. Satılmasını asla istemediğim yüz suyum (onurum) kalmış. Ancak bugün seni alıcı buldum, yüz suyumu al ve beni bu yoksulluktan kurtar.” Hazret, masraflardan sorumlu olan kişiye şöyle emretti: “Sahip olduğun her ne varsa bu adama ver. Zira ondan utanıyorum.” Mevcut olan on iki bin dirhem parayı ona verdi. Öyle ki o günün masrafı için bile hiçbir şey kalmadı. İmam onun şiirine karşılık şu içerikteki bir şiirle cevap verdi: “Sen benden alelacele bir şey istedin, neyimiz varsa sana verdik ve çok azdı. Neye sahipsen -yüz suyu- koru ve sanki bizi hiç görmedin ve bize hiçbir şey satmadın.”
Zehra gibi bir anneye sahiptir ki, geceden sabaha kadar namaz kılar, her namazdan sonra başkalarına dua eder ve Hz. Hasan: “Neden bize dua etmedin?” diye sorduğunda: “Oğulcuğum, komşumuz bizden daha önceliklidir” şeklinde cevap verir. Bu anne, Hasan gibi bir çocuğun eğiticisidir. Şu hadis, Hz. Hasan’dan nakledilmiştir: İhtiyaç sahibi olan bir adam Hz. Hasan’ın yanına giderek, muhtaç olduğu şeyi ona iletti. Hazreti Hasan, onunla beraber yola düştü. Yolda Hüseyin’i namaz kılarken gördü. Hazret o adama sordu: “Neden ihtiyacın için Hüseyin’e müracaat etmedin?” Adam: “O mescitte itikaf halindeydi” dedi. Hazret şöyle buyurdu: “Eğer ona yardım edecek olsaydı, bir ay boyunca itikafa girmekten daha iyiydi.”
Hz. Mücteba (a.s) nesep açısından bütün insanların başında gelirdi. Hasep (amel) ve insanî faziletler açısından ise, o Hazret’in dilinden kendisini öğrenelim:

Emir’ul Müminin dünyadan ayrıldığı vakit Hz. Mücteba minberin üstüne çıktı ve şöyle buyurdu:
“Biz Ehl-i Beyt’iz, sürekli galip olarak tanıtılmış Hizbullah’ız:
“…Muhakkak galip gelecek olan Hizbullah’tır.”[7]

Biz Allah Resulü’nün Itreti’yiz ki sakaleyn hadisinde, Allah Resulü bizi Kuran’ın kenarında Kuran’ın açıklayıcıları ve İslam’ın korumaları olarak zikretmiştir:

“Ben sizin aranızda iki ağır ve değerli emanet bırakıyorum, Kuran ve Itret. Bu ikisi kıyamet gününe kadar birbirinden ayrılmayacaklardır.”[8]

Kuran’ın tefsiri ve nüzul sebebinin alimi biziz. Biziz ki, Kuran-ı Kerim’de şerif, masum ve mutahhar olarak adlandırılmışız:

“…Ey Ehl-i Beyt! Şüphesiz Allah sizden pisliği giderip sizi tertemiz yapmak ister.”[9]

Bütün insanların bize itaat etmesi gerekir. Zira Kuran’da bununla emredilmişlerdir:

“Ey müminler, Allah’a itaat ediniz; Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat ediniz…”[10]

Biz Kuran’da sevgileri halkın üzerinde vacip kılınmış kimseleriz:

“…Ey Muhammed! De ki: “Ben sizden buna karşı yakınlara sevgiden başka bir ücret istemem…”[11]

Biz Kuran’da sevgileri hasene (hayır-iyilik) olarak sayılan kimseleriz:
“…Kim güzel bir amel işlerse onun güzelliğini arttırırız…”[12]

·       İmam Hasan’ın Sulhu

İslam ve Müslümanlar için faydalı işlerden biri, İmam Hasan (a.s)’in Muaviye ile yaptığı sulhtur. Bu amel, İslamî ve tarihî bilinçten yoksun olan kimseler için şaibeli bir meseledir. “Neden Hz. Hasan Muaviye ile anlaşma yaptı ve neden İmam Hüseyin gibi kıyam etmedi?” şeklinde itirazlarına sebep olmaktadır.

Her şeyden önce hatırlamamız gereken mesele şudur; İmam Hüseyin (a.s)’in kıyamı, İmam Hasan (a.s)’in anlaşmasından yirmi yıl sonra gerçekleşmiştir. İmam Hüseyin on yıl boyunca İmam Hasan’ın yanında kaldı ve ona tabi odı ve ona tabi İmam Hasan’ın şehadetinden sonra on yıl boyunca imam idi ve rehberlikte mutlak bir ihtiyara sahipti, ancak kıyam etmedi ve kıyamı, imametlerinden on yıl sonra meydana geldi. Eğer isteseydi -ki asla istemedi- o her iki dönemde de kıyam edebilirdi. Bu meselenin bizzat kendisi göstermektedir ki, kıyam; ortam ve gerekli şartlar istemekte ve o yirmi yılda, böyle bir zemin ve gereklilik yoktu.

·       Konunun Açıklaması

Muaviye, genel bir deyimle siyasetçi bir adamdı. Muaviye, mümkün olan bütün yollardan istifade ederek hedefine ulaşmak isterdi. Yalan ve kandırma yolundan, zulüm ve hıyanet yolundan, bireysel ya da toplu ölüm ve katliamlar yolundan, rüşvet ve başkalarını satın alma yolundan… Muaviye’nin; kendi hükümetinin istikrarı ve bekası için bu yollardan istifade ederek oluşturduğu bu pratik metodu, Sünni ve Şii tarihte kayıtlıdır.

Muaviye; Ebubekir, Ömer, Osman döneminde otuz yıla yıkın Şam’da hüküm sürdü ve onlar, onu korudular. Ebi’l Hadid’in dediği gibi; tarihin ilginç ve kapalı meselelerinden biri de şudur:

Ömer, kendi valilerine karşı fevkalade sertti. Örneğin, o dönem Mısır valisi olan Ebu Hüreyre’nin on bin dirhem parası olduğunu duyduğu vakit, on yanına çağırdı. Ebu Hüreyre kendi savunmasında, “bu on bin dirhem, koyun ve develerimin geliridir” dediği için, sırtı yaralanana dek onu vurdu. Bununla beraber onu görevinden aldı ve malına el koydu. Halid b. Velid’in Eş’as b. Kays’a on bin dirhem para hediye ettiğini duyduğunda, hükümet karargahı olan “Hams” adlı yerde sarığının boynuna geçirilerek zillet ve meskenetle mescide götürülmesini ve hükümetten azledilmesini emretti. Bu iki cezanın benzerini Ebu Musa Eşari, Kadame b. Mazun ve Haris b. Veheb’e de uyguladı. Ancak, yeşil bir saraya sahip olan, etrafındakilerle birlikte ipek elbise giyen, özel muhafızları olan, kafirlerle oturan, şatafat ve savurganlığı bütün halkın diline düşmüş bulunan, belki şarap içen, kumar meclisi olan Muaviye’ye karşı şöyle derdi: “Muaviye ne yaparsa serbesttir. Benim onunla işim yok!”
Nitekim Muaviye o kadar küstahlaştı ki, insanları denemek için, çarşamba gününde cuma namazını kıldırdı! Hiç kimse, “bu gün çarşambadır, cuma namazının ne anlamı var?” diye herhangi bir itiraza da gitmedi.

Maviye, Peygamber’in ashabını çok rahat bir şekilde etrafında toplayabilen bir insandı. O, Ebu Hüreyre ve Ebu Musa Eşari gibi kişileri satın almıştı ve bunlar kendisi için hadis uyduruyorlardı. O, Kuran’ı mızrakların ucuna geçiren Amr b. As gibi bir siyaset medarı satın almıştı. Hakem olayında, Ebu Musa Eşari’nin nasıl aldatıldığı da tarihte sabittir. Muaviye aynı zamanda, askeri teçhizat bakımından çok donanımlıydı. Derler ki, Emir’ul Müminin’in ashabından biri Şam’a gitti. Muaviye bu gelen kişinin dişi devesini çalması için birisini görevlendirdi. Bu adam dişi devesini bulduğu vakit hırsız: “Dişi deve benimdir” dedi. Muaviye, “bu cemel (erkek deve) bu adamın malıdır” diye şahitlik yapmaları için kırk kişiyi görevlendirerek o hırsızın yanına gönderdi ve hırsız bu şekilde deveyi götürdü. Sonra Muaviye misafir adama dişi deve ve para vererek şöyle dedi: “Ali b. Ebi Talib’e söyle ki, dişi ile erkek devenin farkını bilmeyen bu insanlar gibi yüz bin kişilik bir orduyu seninle savaşa göndereceğim.”
·       Hz. Mücteba’nın Taraftarları

Hz. Mücteba’ya beyat edenler, savaştan yorulmuş ve bıkmış kişilerdi. Cemel, Sıffın ve Nahraveyn gibi savaşlar onları yorgun ve ümitsiz hale getirmişti. Onlar, Haricilerin ve makam perestlerin kâmilen içlerine nüfuz ettikleri ve Muaviye’ye karşı galip geldikleri takdirde İmam Hasan’a karşı çıkarak bizzat kendileri hükümet olmak için beyat etmiş kimselerdi. Elbette kaliteli insanlar da onların arasında çok bulunuyorlardı. Bundan dolayı Muaviye rahat bir şekilde, İmam Hasan’ın ordu komutanlarını para ve başkanlık vaatleriyle kendi tarafına çekebildi. Nitekim onlar geceleyin giderek orduyu komutansız bıraktılar. Bu durumda eğer İmam Hasan barış anlaşması yapmasaydı, aşırı kan dökmelerden sonra Muaviye, İmam’ı kendi taraftarlarının elleriyle öldürür ve sonra da Şam’da İmam Hasan için kalkar yas tutardı.

İmam Hasan’ın sulhu, Emir’ul Müminin’in hakem olayını kabul etmesi ve İmam Hüseyin’in yirmi yıl boyunca kıyam etmemesi,  aynı vadiden ve aynı kaynaktan beslenen üç benzer olaydır. Muaviye ve etrafındakilerin yaptıkları zulümlerle itibarları ortadan kalksın diye İmam Hasan sulh yaptı ve İmam Hüseyin de sabretti. İmam Hüseyin’in deyişiyle: “Muaviye öldü, insanların kalbi Ehl-i Beyt’in sevgisi ve Beni Ümeyye’nin nefretiyle doldu.” Muaviye’nin siyaseti, ölümüyle beraber ortadan kalktı ve hilafet; ahmak, mağrur ve toy bir kişinin eline geçti. Kendisi bizzat halkın eline bir fener vererek, Beni Ümeyye’nin bütün hıyanetlerini görmelerini sağlayacak kadar ileri gitti. İmam Hüseyin’i acımasız ve kasvetle şehit etti, imam’ın ailesini küstahça şehirlerde dolaştırdı, halkı bir mecliste topladı ve şu manada küfür içerikli şiirler okudu:

“Beni Haşim hükümranlık için bir oyun oynadı. Allah tarafından  bir haber ve Melekût aleminden bir Kuran inmiş değildir! -bütün bunlar yalandır- Biz Beni Haşim’in büyüklerini, Bedir savaşında bizden öldürdükleri fertlerin yerine öldürdük ve bu denklik meydana geldi.”
Yezit, hükümetinin ikinci yılında Harre savaşını başlatır ve Medine halkını toplu katliama tabi tutar. Hükümetinin üçüncü yılında Allah’ın evini (Kabe’yi) ateşe verir. Muaviye’nin ölümüyle Hüseyin kıyam eder. Öyle bir kıyam ki, herkese göre, İslam’ın bekâsı ve ayakta kalması ona borçludur. Ancak unutulmaması gereken şey, İmam Hasan (a.s)’in sulhu ve İmam Hüseyin’in sabrı, İmam Hüseyin’in kıyamı için bir zemin hazırlığıdır ve o yüce insanın kıyamı, o büyük insanın sulhuyla tam bir ilişki içerisindedir. Bu, Allah Resulü’nden gelen şunun gibi hadislerin bir anlamıdır: “Hasan ve Hüseyin önder ve itaat edilmeleri vacip olan kimselerdir. Eğer kıyam ederlerse insanların onlara tabi olmaları gerekir. Eğer kıyam etmez, sulh yapsalar ya da sabretseler yine insanların onlara tabi olmaları gerekir.”[13]

Hz. Mücteba (a.s) vefat edeceği sırada, Cünade’ye yaptığı tavsiyelerden birkaç cümle öğrenelim:

Cünade şöyle anlatır: “Vefat edeceği sırada o yüce insanın huzuruna vararak ondan bir nasihat istedim. Hazret şöyle buyurdu: “Ey Cünade! Ölüme hazır ol! Ölüm gelmeden önce; ölüm, kabir ve kıyamet yolculuğun için rızk ve azık hazırla. Cünade! Dünya için, sürekli yaşayacakmış gibi çalış ve yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış. Cünade! Aşiretin ve yakınların olmadıkları halde izzet, saltanatın olmadığı halde toplumsal bir mevki ve şahsiyet istiyorsan, günahın zillet perdesini çıkar ve Hak Teâla’ya itaat elbisesini giy.”[14]
——————————————————————————–

[1] Muntehi’ul A’mal, c.1, Şeyh Saduk’un nakli.
[2] Kafi, c.1, s.461
[3] Muntehi’ul A’mal, Keşf’ul Gumme’nin nakliyle
[4] Taha / 2
[5] Menakıb, İbn-i Şehr-i Aşub’ta, Hz Hasan’ın 25 kez yayan olarak hacca git­tiği nakledilmiştir.
[6] İnsan / 8
[7] Maide / 56
[8] Sahih-i Tirmizi, Tarih-i Bağdadi, Yenabi-el Mevedde
[9] Ahzap / 33
[10] Nisa / 59
[11] Şura / 23
[12] Şura / 23
[13] Alel Şerayi, Saduk; Celah’ul Uyun, Allame Şobber / 354
[14] Celah’ul Uyun / 370 – Kifaye kitabının nakliyle