Hz.Fatıma’nın(S.A) İki Hutbesi ve Ağıtı

0
Fatimet’üz-Zehra (s.a)ın Medine Camisinde ve Muhacir ile Ensar kadınlarının bulunduğu kalabalık arasında yaptığı konuşma,

Tevhit ve Öğretiler konusunda birçok hakikatleri, Emir’el Müminin (a.s)ın Peygamber (s.a.s)den hemen sonraki hilafeti, Fedek’in gasp edilmesi ve onun doğurduğu üzücü olaylar hakkında kesin ve güvenilir belgeleri ve gelecek nesillere yararlı uyarıları içerdiği için, bir çok hadis kaynağında nakledilen bu iki konuşmayı, burada biz, Allame Tabersi’nin “el-İhticac” adlı kitabında yer aldığı esasınca nakledeceğiz. Hakeza son günlerindeki halinin daha iyi anlaşılması için ve de yardım ve şefaatine nail olmak ümidiyle, hizmetçisi Fizze selamullahi aleyha’nın “Bihar’ul-Envar” kitabında yer alan ve hakikatte o Hazret’in matem belgesi olan rivayeti aktaracağız.
1. Fatimet’üz-Zehra selamullahi aleyha’nın Medine Camisinde Okuduğu Hutbe:

Abdullah ibn-i Hasan’dan, o da kendi senediyle babalarından (s.a) şöyle rivayet etmiştir:

“Ebu Bekir, Fedek arazisini Fatıma’dan almayı kararlaştırdığında bu haber Hz. Fatıma’ya ulaştı. Başörtüsünü başına örtüp cilbabını[1] giyindi ve yakınlarının hanımlarından ve kendi hizmetçilerinden oluşan bir grup hanımın eşliğinde hareket etti. Yürürken etekleri yere sarkan uzun bir elbise giyinmişti ve yürüyüşü Hz. Resulullah’ın sallallahu aleyhi ve alih yürüyüşünden farksızdı. Gelip Ebu Bekir’in bulunduğu yere ulaştı. Ebu Bekir, muhacirler ve ensardan oluşan bir kalabalığın içerisinde bulunuyordu. Hz. Fatıma’yla halk arasına bir perde asıldıktan sonra (Resulullah’ın mezarının başında) oturdu ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Ordakiler de onun ağlamasıyla ağlamaya başladılar. Meclisi büyük bir hüzün kapladı. Sonra Hz. Fatıma (s.a), ağlamayı kesip biraz öylece sessiz durdu. Halkın figanı dinip galeyanı yatışınca, Allah’a hamd ve sena edip ve Resulüne salat göndererek söze başladı.

Halk tekrar ağlamaya başladılar; durduklarında konuşmasını sürdürerek şöyle buyurdu:

“Allah’a hamd olsun verdiği nimetleri için ve ona şükürler olsun ilham ettiği hidayetlerden ötürü ve ona senalar olsun, sunmuş olduğu eşsiz ve benzersiz yaygın ihsanları ve verdiği bol ve kamil bağışları ve lütfettiği tüm nimetleri için. Nimetleri sayılmaz ve nimetlerinin sürekliliğinin şükrü eda edilmez ve ebedi oluşları idrak olunabilmelerini imkansız kılar. O, nimetlerini daha da artırmak için kullarını şükretmeye çağırmış ve nimetini bollaştırarak da mahlukatından ona hamd etmelerini istemiş ve (kıyamette) benzerlerine davet ederek ihsanını (salih insanlara) iki kat kılmıştır.

Şehadet ederim ki, Allah’tan başka bir ilah yoktur; tektir; ortağı yoktur; o Allah ki, tevhit kelimesinin te’vilini (esas ve özünü) ihlas kılmıştır ve kalplere ona bağlılığı yerleştirmiştir ve aklın kavrayabilmesi için tevhid düşüncesini aşikâr etmiştir. O Allah ki, gözlerin onu görmesi ve dillerin onun sıfatlarını beyan etmesi ve kavrayışların onun keyfiyetini anlaması imkansızdır. O Allah ki, önceden olan bir şeye dayanmadan ve bir eş ve benzere öykünmeden, yaratıkları yaratmaya muhtaç değilken ve yaratmada kendine bir yararı yokken, kendi güç ve meşiyetiyle her şeyi var etti. Sadece hikmetinin sağlamlığını bildirmek ve itaati hususunda uyarmak ve kudretini aşikâr etmek ve mahlukatını kulluğa çağırmak ve çağrısını güçlü kılmak için onları vücuda getirdi. Sonra da kullarını kendi gazabından korumak ve onları cennetine sevk etmek için itaati karşısında mükâfatı ve isyanı karşısında da azabı vaat etti.

Ve şehadet ederim ki, babam Muhammed, O’nun kulu ve resulüdür. Allah, onu peygamber olarak göndermeden önce beğenmiş ve yaratmadan önce seçmiştir ve meb’us kılmadan önce -hatta mahluklar gayb aleminde korkunç perdeler altında saklıyken ve yokluk sınırının eşiğinde bulunurken- onu Ahmed (yani beğenilmiş) olarak isimlendirmiştir. Çünkü Allah, işlerin nihayetini ve hadiselerin akışını bilir ve takdir ettiği şeylerin yerlerine vakıftır. Allah emrini tamamlamak ve kendi hükmünü geçerli ve kesin kılmak, kesin kıldığı kaderlerini icra etmek için onu peygamber olarak gönderdi.

(Resulullah sallallahu aleyhi ve alih meb’us olduğunda), İnsanlar çeşitli dinlere bölünmüş, her grup kendi ateşinin çevresinde toplanmış bulunuyorlardı, putlara tapıyor, ama Allah’ı tanımalarına rağmen (bilerekten) onu inkâr ediyorlardı. (Böyle bir dönemde) Allah Teala, babam[2] Muhammed’in sallallahu aleyhi ve alih nuruyla onların, üzerine çökmüş karanlıkları aydınlığa çevirdi. Kalplerdeki (küfrün) düğümlerini çözdü; gözlerden şaşkınlık perdelerini giderdi. Böylece Peygamber sallallahu aleyhi ve alih, insanlar arasında hidayet işini üstlendi ve sonunda onları sapıklıklardan kurtardı ve kör olan gözleri açtı. Sağlam dine doğru onları hidayet eyledi ve doğru yola onları davet etti.

Bunlardan sonra Allah, Peygamber’inin kendi istek ve rağbetiyle onu, bu dünyadan alıp kendisine doğru götürdü. Böylece Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve alih, bu dünyanın zorluklarından kurtulup yüksek meleklerin eşliğinde Rabb’inin rızasıyla kuşatıldı ve yüce mülk sahibi Allah’ın civarına erişti. Allah’ın salatı, selamı, rahmet ve bereketleri, kendi peygamberi ve vahyinin emini ve kulları arasında seçtiği ve beğendiği ve razı olduğu babama olsun.”

Sonra mecliste bulunanlara bakarak şöyle dedi:

“Ey Allah’ın kulları! Sizler onun emir ve nehiylerinin muhatabı, dinin ve vahyin taşıyıcıları ve Allah’ın kendi nefislerine emin kıldığı kimseler ve ümmetlere dinin tebliğcilerisiniz. Allah tarafından hak bir önder (olan Kur’an) sizin aranızdadır.

Ve bilirsiniz ki Allah’ın sizin üzerinizde hakkı vardır[3] ve o da halef olarak bıraktığı bir emanet, Allah’ın nâtık kitabı, sâdık Kur’ân’ı, yüce nuru, parlak ışığıdır. Basiretleri (hidayetleri) aşikârdır. Sırları keşfedilmiş ve açıktır. Zahirleri aydındır. Ona uyanlara gıbta olunur. Kur’an kendisine uyanı, Allah’ın rızasına götürür, ona kulak vereni kurtuluşa erdirir.

O Kur’an vasıtasıyla Allah’ın aydın hüccetleri, açıklanmış azimetlerine (farzlarına), sakındırılmış haramlarına, belli nişanelerine, yeterli burhanlarına, yapılması istenmiş faziletlerine ve kullara hibe edilen ruhsatlarına ve yazılı şeriatlarına ulaşılır.”

Allah, imanı sizler için şirkten temizlenme vesilesi kıldı. Ve namazı, kibirden uzaklaşmanız ve zekâtı, nefsin yücelmesi ve rızkın çoğalması ve orucu, ihlası sabitleştirmek ve haccı, dinin temellerini sağlamlaştırmak ve adaleti, kalpleri birleştirmek ve bize itaati, dinin düzelmesi ve nizamı için farz kıldı. Ve imametimizi tefrikadan kurtulmak; cihadı, İslam’a izzet kazandırmak; sabrı, mükâfatı hakketmek; emr-i bil mârufu, tüm halkın maslahatını korumak ve vâlideyne (baba ve anneye) iyiliği, Allah’ın gazabından kurtulmak için farz kıldı. Ve sıla-ı rahim yapmayı (akrabalarla iyi ilişkide bulunmayı) sayıların çoğalmasına vesile eyledi. Ve kısası, kanların dökülmesini önlemek; nezre (adağa) vefa etmeyi, Allah’ın bağışına ehil olmak ve tartı ve ölçüleri eksiltmeyip hakkınca tutmayı, malların değerinin korunması için farz kıldı. Ve şarap içmeyi, (kullarını) pisliklerden temizlemek için nehyetti ve başkalarına zina nispetini vermekten kaçınmayı, lanetten korunmak ve hırsızlıktan uzak durmayı iffet kazanmak için emretti. Ve şirki, onun rabliğine olan inancın halis olması için haram kıldı.

“(Ey inananlar,) Allah’tan hakkıyla korkun ve ancak Müslümanlar olarak (Allah’a teslim olduğunuz halde) ölün!”[4]
“Allah’ın emir ve nehiylerine itaat eyleyin. Gerçekten Allah’tan kulları içinden ancak alimler korkar.”[5]
Sonra şöyle dedi:

“Ey insanlar! Biliniz ki ben Fatıma’yım ve babam Muhammed’dir sallallahu aleyhi ve alih. Bu sözü ben tekrar tekrar sizlere söylüyorum. Sözlerim haktır ve yaptığım işte batıl bir yön yoktur. (Allah Teala buyuruyor ki): “Gerçekten size kendinizden olan öyle bir peygamber geldi ki, sizlerin uğradığınız sıkıntılar ona ağır gelir, o size pek düşkün ve mü’minlere şefkatli ve merhametlidir.”[6]

Eğer Muhammed’i sallallahu aleyhi ve alih tanısanız; onun, sizin hanımlarınızın babası değil, benim babam olduğunu ve sizin erkeklerinizin değil, benim kocamın (Hz. Ali’nin) kardeşi olduğunu görürsünüz. Ona olan nisbet ve yakınlık ne güzel bir nisbettir. O peygamberliği uhdesine alıp, halkı Allah’ın azabından korkuttu. Müşriklerin yolundan yüz çevirdi. Şirkin belini kırıp, onların nefesini kesti ve halkı hikmet ve güzel nasihatle Rabb’inin yoluna çağırdı, putları kırdı, küfrün önderlerini yüzüstü yere serdi. Sonunda kafirler topluluğu bozguna uğrayarak artlarına dönüp kaçtılar; gecelerin karanlığı, sabahın aydınlığı ile yarıldı ve hakkın özü ortaya çıktı; dinin önderi konuşmaya başladı; şeytan sözcülerinin sesi kesildi, nifakın tacı yere düştü, küfür ve azgınlığın düğümleri çözüldü. Sizler de ibadetten, oruçtan karınları aç, yüzleri ak olanlarla beraber ihlas kelimesini söyler oldunuz. Onlar ki “Allah onlardan her pisliği giderdi ve onları tertemiz kıldı.”[7]

“Sizler Hz. Resul-i Ekrem gelmeden önce “tam ateş çukurunun çevresinde idiniz”[8], (o halinizle) taşın dibinde kalan, hemen içilip tüketilecek olan bir yudum suydunuz; aç kişinin fırsat gözetmeden kapıp yiyeceği bir lokmaydınız (düşmanların) ayakları altına düşmüş bir toplumdunuz. İçtiğiniz deve sidiğiyle dolmuş ve hayvan pisliğiyle kokuşmuş çöllerdeki çukur suyu idi. Yediğiniz tabaklanmamış deriyle hazırlanan yemekti. Aşağılık bir hale düşmüştünüz, “insanların sizi kapıp yakalamasından korkuyordunuz”[9]. Bütün bunlardan ve güçlülerin belasına uğradıktan, Arab’ın kurtlarına lokma olduktan, kitap ehlinin azgınlarına tutsak düştükten sonra sizleri Allah Tebareke ve Teala babam Muhammed sallallahu aleyhi ve alih vasıtasıyla kurtardı. “Ne zaman müşrikler savaş ateşini açtıysa, Allah onu söndürdü”[10] ve ne zaman şeytan kendi boynuzunu çıkardıysa ve müşriklerden bir grubun ağzı açıldıysa (Peygamber s.a.a) kardeşini (Hz. Ali’yi) tehlikenin önüne çıkarıp müşriklerin ağzını tıkadı. Hz. Ali de düşmanların başını ezmedikçe ve yakılan ateşin alevini kılıcıyla söndürmedikçe geri dönmezdi. O Allah’ın zatı için zahmete katlanan, Allah’ın emrinde ciddiyet gösteren, Resulullah’ın yakını ve Allah’ın velilerinin efendisidir. O hak yolunda kollarını sıvayarak, iyilik istiyor, ciddiyetle çalışarak bu yolda zahmete katlanıyordu. Ama siz (o dönemde) rahat bir yaşayış yolunu seçip asayiş ve emniyet içersinde hayatınızı sürdürüyordunuz ve bizlerin başına gelen belaların sonucunu bekliyordunuz; neticenin kimin yararına olacağını öğrenmek istiyordunuz; savaşlara katılsanız da düşmanla karşılaştığınızda geriye dönüp kaçıyordunuz.

Allah Tealâ, Peygamber’ine enbiyanın bulunduğu, yani seçkinlere ayırdığı makama yücelmeyi kararlaştırdığında sizlerdeki nifak düğümleri aşikâr oldu, din gömleği artık yıprandı; kendini gizlemiş olan azgınlar nutka geldi ve cansız kalmış düşmanlar harekete geçti; bâtıl ehlinin önderleri kükremeye başladı ve sizin aranızda değer kazandılar. Şeytan başını kendi yuvasından çıkarıp sizleri kendisine doğru çağırdı. Sizlerin onun davetini kabullenmeye ve aldanmaya meyilli olduğunuzu gördü; sonra sizi tahrik etti ve sizleri hafif buldu ve sizleri kışkırttı ve siz de hemen galeyana geldiniz. Böylece sizler başkasının devesini (kendi deveniz olarak) dağladınız ve (onu) başkasına ait çeşmeye sürdünüz (yani başkasına ait olan hilafete el koydunuz). Bütün bunlara henüz Resul-i Ekrem’in vefatından kısa bir süre geçmeden ve henüz kalbimizin yaraları tazeyken, yüreğimizin cerahati iyileşmeden, hatta Resul-i Ekrem’in cenazesi defnedilmeden teşebbüs ettiniz. “Fitne çıkmasından korkuyoruz” diyerek bu işlere koştular. “(Oysa) İyi bilin ki (bu işleriyle), tam fitnenin ortasına düşmüşlerdir. Gerçekten cehennem, kafirleri (her taraftan) kuşatmıştır.”[11]

Heyhat! Size ne olmuştur? Ve (haktan dönüp), Allah’ın kitabını bırakıp neye yönelmişsiniz? Oysaki onda olan hakikatler zahir, ahkamı nurlu, nişaneleri belirgindir, sakındırdığı şeyler ortadadır, emirleri açıktır. Ama sizler onu arkanıza atmışsınız. Acaba Kur’an’ı bırakmayı ve ona sırt çevirmeyi mi istiyorsunuz; yoksa başka bir kitapla mı hüküm veriyorsunuz? “Ne kötüdür zalimlerin (Kur’an’ın yerine) seçtikleri bedel.”[12]

“Kim ki, İslam’dan başka bir din arasa o (din) asla ondan kabul edilmez ve o ahirette ziyankârlardan olur.”[13]

Sonra ancak o fitnenin doğurduğu nefret yatışıncaya ve kontrol altına girinceye kadar beklediniz ve sonra yine fitnenin alevini daha da bir şiddetlendirmeye ve ateşini daha da bir kızgınlaştırmaya yöneldiniz. Aldatıcı şeytanın davetine icabet ederek, dinin apaydın nurlarını ve Peygamber’in sünnetini söndürmeye koyuldunuz. Sizler köpüğü içmek adına altındaki sütü içiyor, (beytülmali gizlice istediğiniz şekilde harcıyorsunuz) bunun yanı sıra açıkta ve gizlide Peygamber’in Ehl-i Beyt’ine ve evladına haksızlık ediyorsunuz. Biz ise, sizlerin kalbimize vurduğunuz hançer yarasına ve bağrımızı delen ok darbesine sabrediyoruz. Siz şimdi de benim, babamdan miras alma hakkımın olmadığını iddia ediyorsunuz. “Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar (uygulamak istiyorlar)? Halbuki, yakin eden bir toplum için hükmü Allah’tan daha güzel olan kim olabilir?”[14] Acaba sizler bilmiyor musunuz? Oysa, sizlere güneş gibi aşikâr olmuştur ki, ben onun kızıyım? Ey Müslümanlar! Acaba benim mirasım zorla benim elimden alınacak mı? (ve siz buna seyirci mi kalacaksınız?).”

Ey Ebu Kuhafe’nin oğlu (Ebu Bekir)! Acaba senin babandan miras alman, ama benim babamdan miras almamam Allah’ın kitabında mı yazılmıştır? Gerçekten ortaya attığın söz büyük bir iftiradır. Acaba bilerek mi Allah’ın kitabını arkanıza atıp terk ettiniz? Kur’ân-ı Kerim buyuruyor ki: “Ve Süleyman Davud’dan miras aldı (ona mirasçı oldu).”[15]

Ve Yahya ibn-i Zekeriyya’nın kıssasını anlatırken de buyurmuştur: “Dedi ki (Ey Rabb’im!) Bana bir veli lütfet ki, benden ve Yakup soyundan miras alsın (mirasçı olsun).”[16]
Ve yine buyurmuştur ki: “Allah’ın kitabında akrabaların bazıları, bazılarına (nisbet, miras hususunda) daha evladır.”[17]
Yine buyurmuştur ki: “Allah size evlatlarınız hakkında bir erkeğe iki kadının payını tavsiye eder.”[18]
Yine buyurmuştur ki: “Sizlerden birinin ölümü geldiği zaman kendisinden bir hayır (mal) bırakıyorsa baba ve annesine ve yakınlarına (verilmesi için) adalet ve iyilik üzere vasiyet etmek (Allah’tan) takvalılara bir borç olarak yazılmıştır.”[19]
(Kur’ân ayetleri böyle buyururken acaba) sizlere göre benim bir payım yok mu ve benim babamdan miras almaya hakkım yok mudur?! Acaba Allah, Sizlere miras ayetinde bir özellik tanımış da yalnız babamı mı çıkarmıştır? Yoksa sizler, “Şüphesiz ayrı ayrı dinlere mensup olan kişiler birbirlerinden miras alamazlar mı?” [20] diyorsunuz (ve bu yüzden bana miras hakkı tanımıyorsunuz)? Acaba ben ve babam aynı dine bağlı değil miyiz? Yoksa sizler Kur’an’ın özel ve umumunu (genel hükümlerini ve o hükümlerden istisna edilen durumlarını) benim babam ve amcam oğlundan daha mı iyi bildiğinizi iddia ediyorsunuz?

Ey Ebu Bekir! Bu eğerli, yularlı ve süslenmiş Fedek devesini al da götür! Ama bil ki, mahşere geldiğin gün yaptıklarınla karşılaşacaksın. O gün ki, hakim Allah’tır ve kefil Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve alih! Ne güzel gündür o gün, o günde batıla uyanlar ziyana uğrarlar; o zaman pişmanlık da halinize bir yarar sağlamayacaktır? “Her bir sözün (hakikatin) gerçekleşeceği bir yer ve zaman vardır.”[21]
“Artık yakında zelil edici azabın kime geleceğini ve kalıcı azabın kimi yakalayacağını bileceksiniz.”[22]
Sonra Ensar’a doğru bakarak şöyle dedi:
“Ey yiğitler topluluğu ve dinin yardımcıları ve İslam’ın koruyucuları! Benim hakkımda yaptığınız bu gevşeklik ve benden zulümle alınan (Fedek) hususundaki bu gafletiniz nedir? Acaba Resulullah sallallahu aleyhi ve alih: “Kişinin ihtiramı, evlatlarına iyi davranmakla korunur” diye buyurmuyor muydu? Ne çabuk da verdiğiniz ahdi bozdunuz? Sizlerin benim talebimi yerine getirmeye gücünüz var. Acaba kendi kendinize, Muhammed sallallahu aleyhi ve alih öldü mü, diyorsunuz? (Evet, öldü ama bu) Bir büyük musibet idi ki, bu yüzden hasıl olan boşluk ve vücuda gelen gedik ne de büyüktür. Yeryüzü onun gaybetiyle karardı ve yıldızların yüzü tutuldu; ümitler boşa çıktı; dağlar onun karşısında huşu etti. Ama Resulullah’ın vefatıyla da hadler aşıldı ve hürmetler çiğnendi.

Allah’a Andolsun ki, benzeri görülmemiş büyük bir musibet idi. Ama her sabah ve akşam[23] evlerinizde okunan Allah’ın kitabı, bunun vuku bulacağını açıkça ilan etmişti. Ondan önceki peygamberlerin de durumundan haber vermişti ve bu değişmez bir hüküm ve kesin bir kazadan ibaret idi.

“Muhammed, ancak bir elçidir, ondan önce peygamberler gelip geçmiştir; acaba eğer ölürse veya öldürülürse sizler (dinden) geriye mi döneceksiniz? Kim ki, dinden geriye dönerse (bilsin ki) Allah’a asla bir zarar vermez ve Allah şükredenleri mükâfatlandırır.”[24]
Ey Kıyle oğulları[25], sizin gözünüzün önünde babamın mirasını elimden alacaklar [26]ve sizler buna şahit olup susacak ve topluca bunu duyup kendinizi kenara mı çekeceksiniz?! Halbuki, hepinize yardım çağrısında bulunmuşum ve siz de haberdarsınız. Sizler ki, güç ve sayınız yeterlidir ve elinizde silah ve kalkan vardır. Acaba nasıl olur da yardım çağrısını duyup icabet etmiyorsunuz; feryadımızı işitiyor, ama bizim yardımımıza koşmuyorsunuz? Oysaki sizler cesur insanlar diye tanınmışsınız ve iyilik ve salah ile marufsunuz; sizler seçkinler ve beğenilmişlersiniz. Araplarla savaştınız ve çetinlik ve zorluklara karşı koydunuz ve kabilelerle karşı karşıya geldiniz ve kahramanlarla mücadele eylediniz. Nice uzun zamanlar biz (Ehl-i Beyt) size emrettiğimizde siz hep itaat ediyordunuz. Nihayet İslam değirmeni bizlerin ekseninde dönmeye başladı, nimet ve rızık çoğaldı ve şirkin sesi kesildi ve iftiracıların coşkusu yattı, küfrün ateşi söndü ve fitnenin çağrısı sustu, dinin nizamı güçlendi. Öyleyse neden hak aşikâr olduktan sonra şaşkınlığa düştünüz ve gerçekler ilan olduktan sonra onu tekrar gizlemeye yöneldiniz ve hakka yöneldikten sonra geriye döndünüz ve iman ettikten sonra şirke düştünüz.

“Neden antlarını bozan ve Resulullah’ı çıkarmaya yeltenenlerle savaşmıyorsunuz? Oysaki, ilk olarak onlar (savaşı) başlattılar. Yoksa onlardan mı korkuyorsunuz? Oysaki, gerçek iman sahibi iseniz kendisinden korkmanıza en layık olan Allah’tır.”[27]
Ben, sizlerin alçalmaya yöneldiğinizi ve yöneticilik makamına layık olanı bu makamdan uzaklaştırdığınızı görüyorum. Sizler rahatlık ve zevke çekildiniz. Darlıktan kaçıp genişliğe ve refaha meylettiniz. Ruhunuza yerleşen marifet ve anlayışları çıkarıp attınız ve afiyetle yediğiniz şeyi geri kustunuz.

“Eğer, sizler ve yeryüzünde bulunan herkes kafir olsalar (nankörlük etseler), (Allah’a bir zarar veremezler.) Çünkü gerçekten Allah ganidir ve övülendir.”[28]
Bilin ki ben, sizlerin bize arka çıkmayacağınızdan, bizi yalnız bırakacağınızdan, kalbinizde yerleşen hıyanetten haberdar olmama rağmen bu sözleri size söyledim. (Bunların size te’sir etmeyeceğini biliyordum). Ama bunlar ruhun taşkınlığı, gazabın taşması, tahammülün sona ermesi neticesinde dile getirdiğim içimde toplanan dertlerimdi ve bu sözler benim size karşı hüccetimdir.

Evet, alın götürün onu (hilafeti) ve yükleyin yükünüzü! Ama bilin ki, bu devenin sırtı yaralı, ayakları da aşınmıştır.

O, sizlere sürekli utanç kaynağı olacak, üzerinizde de Allah’ın gazabı[29] ve ebedi bir utanç dağı olarak; sizi, yürekleri kapsayan Allah’ın ebedi ateşine götürecektir. Bilin ki, yaptıklarınız Allah’ın gözü önündedir. “Ve zalimler yakında nasıl bir akıbete (azaba) düçar olacaklarını bilecekler.”[30]

Ben, sizleri önünüzde bulunan şiddetli azaptan korkutanın kızı Fatıma’yım. Öyleyse “Siz amel edin, şüphesiz biz de amel etmekteyiz.”

“Ve bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz.”[31]

Daha sonra Ebu Bekir Abdullah bin Osman[32], Hz. Zehra selamullahi aleyha’ya cevap olarak şöyle dedi:
“Ey Resulullah’ın kızı, babanız müminlere karşı çok duygulu, yüce, şefkatli ve merhametli idi, kafirlere karşı ise şiddetli ve acıklı azap [gibi] idi. Onun nesebini araştıracak olursak, senin baban olduğunu görürüz, başka kadınların babası değil. Senin kocanın ve eşinin [Ali aleyhi selam’ın] kardeşi olduğunu görürüz, diğer dostların kardeşi değil. Hem de onu Peygamber sallallahu aleyhi ve alih bütün yakınlarından daha fazla seviyordu, her büyük işte de Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve alih’le hareket ederdi. Ve sizi saadetli kimse dışında sevmez ve size bedbaht ve kötü kimseler dışında kimse düşmanlık etmez. Muhakkak siz Resulullah sallallahu aleyhi ve alih’in tertemiz itreti ve Allah’ın seçkinlerisiniz. Bizi cennete götüren yollara ve hayırlara rehberlerimizsiniz. Ve sen ey kadınların en seçkini ve peygamberlerin en hayırlısının kızı! Sözünde sadık [doğrucu], çok akıllı ve bilgilisin, hakkından mahrum edilmemelisin ve hiç kimse senin doğru sözüne ve hakkına mani olmamalıdır.

Allah’a andolsun ben Resulullah sallallahu aleyhi ve alih’in görüşünden ileri gitmemişimdir, onun izni dışında da amel etmemişimdir. Önde giden ve gözetleyici kimse asla kendi ehline yalan söylemez. Ve ben Allah’ı şahit tutuyorum –ki Allah şahit olarak yeter- Resulullah sallallahu aleyhi ve alih’in: “Biz Peygamberler taifesi kimseye altın, gümüş, ev ve yer miras olarak bırakmayız. Miras bıraktığımız şey yalnız kitap, hikmet, ilim ve nübüvvettir. Ve bizden arda kalan ve kullanılabilen her şey, bizden sonraki emir sahibinindir ve o uygun gördüğü şekilde amel edebilir.” dediğini işitmiştim.

Ve biz kastettiğin şeyin gelirini at ve savaş malzemelerin alınmasında sarf etmekteyiz ki Müslümanlar onlarla savaşabilsinler, kafirlerle cihad etsinler, isyancılara ve mürted fasıklara karşı koyabilsinler. Bu iş Müslümanların oybirliğiyle yapıldı ve ben bu işi kendi kararıma göre yapmadım. Sizin verdiğiniz mal ve varlık sizin malınızdır ve onu sizin izniniz olmadan sizden alıp biriktirmemekteyiz. Sen babanın ümmetinin efendisisin, evlatların için tertemiz ağaçsın, senin faziletini inkar eden değiliz, sizin aslınızı ve fer’inizi ihmal etmiyoruz [ihmal etmemek lazım], bana bağlı malınız hakkında hükmünüz geçerlidir. Acaba sizin görüşünüze göre bu meselede [Fedek meselesinde] değerli babanıza muhalefet mi ediyorum?”
Bunun üzerine Hz. Zehra selamullahi aleyha şöyle buyurdu: “Suphanallah! Babam Resulullah sallallahu aleyhi ve alih asla Allah’ın Kitabı’ndan sapmadı ve onun ahkamına karşı gelmedi, bilakis ona uydu ve surelerinin takipçisiydi. Yoksa hepiniz hıyanet etmeye mi toplandınız? Ve bunu, [Peygamber sallallahu aleyhi ve alih’e] iftira ve batıl sözle delil getirerek mi yapıyorsunuz? Ve Peygamber sallallahu aleyhi ve alih’in vefatından sonra yaptığınız bu hıyanet, tıpkı hayatında yaptığınız düzenlere benzer. Bu, Allah’ın kitabı adil bir hakem ve hakkı batıldan ayırt eden sözcüdür ki şöyle buyuruyor: “[Allah’ım, bana bir evlat bağışla ki] Benim ve Yakub’un ailesinin varisi olsun”[33] ve [şöyle buyuruyor: ] “Ve Süleyman Davut’tan miras aldı”[34].

Ve Allah –azze ve celle- miras paylarını taksim etmiş, farzları ve mirası kanunlaştırmış, erkek ve kadınların paylarını açıklamıştır. Yalancıların şüphelerini ve bahanelerini bertaraf etmiş, gelecekte zanları ve şüpheleri zayi ve batıl etmiştir. Sizin dediğiniz gibi değildir bu iş. “Bilakis heva ve hevesiniz işi size böyle süslemiştir. O halde iyice sabretmek gerek. Ve Allah sizin vasfettiğinize karşı yardımcımızdır.” [35]
Daha sonra Ebu Bekir, o Hazret’e hitap ederek dedi: “Allah, Resulü ve onun kızı doğru söylüyorlar. Sen hikmetin madeni, hidayet ve rahmet yerisin, dinin rüknü ve Allah’ın hüccetinin kaynağısın. Senin doğru sözünü yanlış bilmiyorum, hitabetinin de inkarcısı değilim. Bu Müslümanlar benim ve senin aranda şahit ve hakim olsunlar. Hem onların kendileri idi boynuma hilafet yularını atanlar, ben de büyüklenmeden ve kibirlenmeden ve kendimi öne atmadan bu Müslümanların oybirliğiyle onu aldım. Ve bu Müslümanların hepsi bu olaya şahittirler.”
O anda Hz. Fatıma selamullahi aleyha halka döndü ve şöyle buyurdu:
“Ey çabucak batıl söze [kabulü için] yönelen Müslüman topluluğu! [Kötü] ve zarar verici işlere göz yumanlar, “Kur’an’ı hiç düşünmez misiniz? Yoksa kalpler [iniz] mi mühürlenmiştir?[36]. Hayır, öyle değildir, bilakis yaptığınız kötü işler kalplerinizi paslandırmış, göz ve kulaklarınızı almıştır. Ne de kötü te’vil edip bahane getirdiniz, ne de kötü şeye işaret edip gasp ettiniz [ne de kötü karşılık aldınız]. Allah’ andolsun, onun taşınması ağır, akıbetini vahim bulacaksınız. O zaman ki, perdeler çekilir, perde arkası [zorluklar ve sıkıntılar] zahir olur, hiç ummadığınız şeyler Rabb’iniz tarafından size açıklanır, aşikar olur “Ve batıl yolu gidinler orada hüsrana uğrarlar.”[37]

Sonra hazret Peygamber sallallahu aleyhi ve alih’in kabrine döndü ve şöyle buyurdu: [38]

“[Ey Resulullah sallallahu aleyhi ve alih!] Gerçekten senden sonra olaylar, musibetler ve zorluklar meydana geldi. Öyle ki, eğer sen de onları görmüş olsaydın, musibet fazla olmazdı.

Biz tıpkı yerin sağanak yağmurunu kaybettiği gibi seni elden verdik, kavmin bölük pörçük parçalandı, o halde şahit ol ve onlardan gizli olma. Hangi aile Allah katında yakınlığı ve makamı varsa, onların akrabalarına yakın olmak gerek.
Gönüllerinde bize karşı düşmanlık gizleyenler bizim aramızdan ayrıldığında ve aramıza toprak yığını girince, bize olan düşmanlıklarını açığa vurdular.
Bu dünyadan ayrıldıktan sonra bazı adamlar üzerimize yürüdü, [çok kaba ve sert davrandılar] bizi hor ve küçük saydılar ve bütün mirasımız [yerimiz] gasp edildi.
Sen, nurundan herkesin yararlandığı parlayan bir ay ve nurdun. Ve sana Yüce Allah tarafından yazılar nazil olurdu. Ve Cebrail Kur’an ayetleri indirmekle bizimle ünsiyet edinmişti, ama senin gitmenle bütün güzellikler bizden yok oldu, gizlendi.
Ah keşke bizim aramızdan ayrılmadan ve aramıza toprak yığını girmeden önce ölüm bize gelseydi.
Gerçekten musibete uğramışız, öyle bir musibet ki, hüzün sahibi hiçbir yaratılmış –ne Arap, ne de Acem- böyle bir musibet görmemiştir.”
Sonra Hz. Fatimet’üz-Zehra selamullahi aleyha [eve doğru] döndü. O ara Emir’el Müminin aleyh’is selam gözü yolda onun gelmesini bekliyordu. Hazret eve girdiğinde Ali (as)’ye hitap ederek şöyle buyurdu: “Ey Ebu Talib’in oğlu![39] Niye anne rahminde örtülmüş çocuk gibi evin köşesinde, sanık kimseler gibi bir yana otura kalmışsın? Sen o kimseydin ki şahinlerin [Arap yiğitlerinin] kanatlarını yoldun, şimdi ise silahsızların kanatları sana hıyanet etmekte [ve sen onların kanatlarını yolmamaktasın].”

Bu, Ebu Kuhafe’nin oğlu [Ebu Bekir] babamın verdiğini ve evlatlarımın sade geçimini sağlayacak olanı benden aldı. Ve o bana karşı [apaçık] şiddetli bir düşmanlık yaptı, onunla yaptığım konuşmada da onu en kavgacı düşman olarak buldum. Ensar bana yardım etmekten çekindiler. Muhacirler benimle olan bağlarını görmezlikten geldiler, [camide bulunan] cemaat da bunu görmemek için gözlerini kapadı. Neticede ne çıkıp biri beni savundu, ne de bana yapılan zulme mani oldu. Hor ve zelil, boğazıma öfke tıkanmış bir halde [camiden] dışarı çıkıp eve döndüm. Keskin kılıcını ortadan kaldırdığın günden beri yüzünü alçalttın. Bir zamanlar kurtları avlardın, bugünse toprağı kendine sergi edinmişsin [ve bir köşeye oturmuşsun] hiçbir konuşmanın da önünü almıyorsun, [bulunan fitneyi defedecek] hiçbir etkileyici iş yapmıyorsun [hiçbir batılın başını da ezmiyorsun]; ve ben çaresiz kalmışımdır. Keşke bu sukut ve bir kenara çekilmeden ve bu [zahirdeki] aşağılık hale müptela olmadan önce ölmüş olsaydım![40] Beni zulümlere karşı savunduğun ve himaye ettiğin için, benim hakkımda Allah seni mazur görsün.
Vay bana her sabah, vay bana her akşam. Güvenip sığındığımız öldü ve pazımız gevşedi. Şikayetimi babama ve halimi Rabb’ime arz ederim. Allah’ım! Sen güç ve kudret bakımından bunlardan [hilafeti ve Fedek’i gasp edenlerden] daha kuvvetli, azabın ve intikamın başkalarınkinden daha şiddetlidir.”[41]
Sonra Emir’el Müminin aleyh’is selam [Hz. Fatıma selamullahi aleyha’ya hitap ederek] şöyle buyurdu:
“[Ey peygamberler efendisinin kızı!] Sen kınanmazsın, bilakis vay sana düşmanlık edenleredir. Kendini öfkeden ve ileri gitmekten koru. Ey Allah seçilmişinin kızı, ey nübüvvetten baki kalan yadigâr! Ben hiçbir zaman dinimde zayıf olup gevşeklik göstermedim ve kendi güç ve kudretim çerçevesinde hataya düşmedim. O halde kastettiğin geçimini sağlayacak rızk ise, o takdir edilmiştir ve Allah’tır senin kefilin ve itimat ettiğin. [Allah’ın kıyamette] Senin için hazırlamış olduğu, senden dünyada kesilenden kat kat daha hayırlıdır. Öyleyse Allah’a havale et.

Hz. Zehra selamullahi aleyha da şöyle buyurdu:
“Allah bana yeter ve O ne güzel vekildir”[42]

…Ve Fatıma selamullahi aleyha bir daha konuşmadı.”

2. Fatimet’üz-Zehra selamullahi aleyha’nın Ensar ve Muhacir Kadınlarına Yaptığı Konuşmaları

Suveyd bin Gafele şöyle diyor: “Hz. Fatıma selamullahi aleyha, vefatına sebep olan o hastalığa müptela olunca, Ensar ve Muhacir kadınları ziyaret etmek için o Hazret’in etrafına toplandılar ve kendisine şöyle arz ettiler: “Ey Resulullah’ın [Muhammed sallallahu aleyhi ve alih’in ] kızı! Bu hasta halinle nasıl sabahladın?”

Bunun üzerine Hazret-i Fatıma selamullahi aleyha Allah’a hamd ederek babasına sallallahu aleyhi ve alih’e salat gönderdi ve daha sonra şöyle buyurdu:
“Allah’a and olsun ki, dünyanızı sevmediğim, erkeklerinize darıldığım halde sabahladım. Onları denedikten sonra uzağa attım, sınadıktan sonra onlara sinirlendim. Keskinlikten sonra körelme, ciddiyetten sonra gevşeklik, düz kayaya vurmak, mızrağın (veya kanalın) çatlaması, görüşlerin bozulması, isteklerin sapması ne de kötüdür! “Kendileri için nefislerinin takdim ettiği şey ne de kötüdür. Allah onlara gazaplandı ve onlar azapta ebedi kalacaklardır.”[43]
Çaresizlikten onun (Fedek ve hilafetin) yularını onlara taktım ve onlara yükledim, bütün yağmaları onlara yönelttim. Zalim kavim hayır görmesin, neticesiz kalsın, rahmetten uzak olsun. Yazıklar olsun onlara! Onu (hilafeti), risalet merkezinden nübüvvet ve hidayet temelinden, Ruh’ul Emin’in (Cebrail’in) indiği evden, din ve dünya işlerine alim olanın elinden çıkardılar. “Bilin ki bu, büyük ve apaçık bir hüsrandır.”[44]
Ali’den intikam almalarının sebebi ne idi? Allah’a and olsun ki, onun kılıcının kimseyi tanımamasından, ölüme itina etmemesinden, düşmanları çiğnemesinden, kılıcının darbesinden ve Allah rızası için olan öfkesinden dolayı ondan intikam aldılar. Allah’a and olsun ki, eğer yoldan çekilseydiler (engel olmasaydılar), Resulullah’ın Ali’ye bıraktığı yulardan (önderlikten) ve onu kabul etmekten vazgeçselerdi ve onu (hilafet devesinin dizginini) Ali’ye bıraksalardı, bu deve onları doğru yola götürürdü, onları (hakkı) kabule zorlardı, halka yumuşak davranırdı, seyredicisi yorulmazdı ve asla süvarisi usanmazdı. Şüphesiz onları hazmi kolay, tatlı, iki tarafı ağzına kadar dolu ve çamura bulaşmamış bir suya götürür ve suya kanmış olarak geri getirirdi.
Hz. Ali onlara, gizlice ve açıkta nasihat etti. Hilafete ulaşsaydı zenginlikten dolayı çok süslenmezdi (beytülmalden kendisi için mal biriktirmezdi), susuzluğunu ve açlığını gidereceği az bir miktar hariç, dünya malından bir şey toplamazdı. O zaman kimin zahit, kimin dünyaya haris olduğu, kimin doğru konuşan, kimin de yalancı olduğu ortaya çıkmış olacaktı. “Eğer halk inansalardı, korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem de yerden bolluklar (bereketler) açardık; ancak onlar yalanladılar, biz de onları kazandıkları şeylerden dolayı cezalandıracağız.”[45] “Bunlardan zulmetmiş olanlara da, kazanmakta oldukları kötülükler isabet edecektir ve onlar (Allah’ı) aciz bırakabilecek de değillerdir.”[46]

Ey, gel de dinle, zaman hayatta ne de şaşılacak şeyler gösterir. Şaşarsan, onların sözleridir şaşırtan. Ah bir bilsem bunların hangi dayanağa dayandıklarını da isnat ettiklerini ve hangi vesileye sarıldıklarını! Evlatlarımın aleyhine kimlerin teşebbüste bulunduğunu, galip geldiğini ve onları yok ettiğini bir bilsem! “Ne de kötü dost ve yaver!”[47]
“Zalimler için ne de kötü bir değiştirmedir bu.”[48]

Allah’a andolsun, bunlar halkın önderini ve sıkıntılarındaki sığınağını bir kenara itip aşağılık ve akılsız kimseleri öne geçirdiler. O halde “güzel iş yaptık diye zannedenler”in[49] yüzleri yere sürtülsün! “Dikkat edin, aslında onlar bozguncuların kendileridir ama bunun bilincinde değildirler.”[50] Vay onların haline! “Acaba başkalarını hakka hidayet eden mi izlenmesi daha layıktır, yoksa başkası tarafından hidayet edilmedikçe hakkı bulamayan kimse? Peki ne oluyor size? Nasıl da hüküm veriyorsunuz?”[51]

Dikkat edin! Canıma andolsun, bunların hilafeti yeni gebe olmuştur, o halde biraz mühlet verin de nasıl bir meyve vereceğini bekleyin! Sonra ondan dolu tanesi büyüklüğünde [süt yerine] taze kan ve helak eden zehir sağın. “İşte burada batıl yolu tutanlar hüsrana uğradılar.”[52] Ve gelecektekiler, öncekilerin kurduklarının akıbetini görüp bileceklerdir.
[Artık muradınıza erdiniz] Dünyanızdan hoşnut olun ve kalpleriniz gelecek fitnelere hazırlıklı olsun. Keskin kılıçlar ve zorbalığın, zulmün ve azgınlığın en kötüsünü reva gören saldırganların gücü müjdeler olsun size. Kuşatıcı fitneler ve beytülmalde hiç kimsenin rağbet etmeyeceği kadar mal bırakan zalimlerin zulmü müjdeler olsun size! Onlar topluluğunuzu [mahsulünüzü] biçeceklerdir. O halde hasret ve hüzün olsun size! Nerelerdesiniz? Gerçekten [Allah’ın hak ve rahmet yolu] size kaybolmuştur, “İstemediğiniz halde mi biz sizi Allah’ın rahmetine [dosdoğru yola ve sırat’el müstakime] zorlayalım?!”[53]

[Ravi] Suveyd bin Gafele şöyle diyor: “Muhacir ve Ensar kadınları Hz. Zehra selamullahi aleyha’nın söylediklerini kocalarıyla paylaşınca, Muhacir ve Ensar erkeklerin büyüklerinden bir grup özür dilemek için Hazret’in yanına geldiler ve şöyle arz ettiler:

“Ey kadınların efendisi! Eğer Ebu’l Hasan [Emir’el Müminin aleyh’is selam] Ebu Bekir’e bey at etmeden önce gelip bu meseleyi bize hatırlatsaydı, asla onu bırakmaz, başkasına baş vurmazdık.”

Hz. Fatıma selamullahi aleyha onlara şöyle buyurdu: “Uzaklaşın benden; sahte özür getirmenizden sonra başka bir özrünüz kalmamıştır. Bu kusurunuzdan [günahınızdan] sonra da yapılacak bir şey de yoktur.”
Nur Tecellisi; Ali Saadetperver

 

——————————————————————————–

[1]- Cilbab: kadının her tarafını kaplayan geniş bir elbise.
[2] – ”Babam” lafzı bazı nüshalarda yoktur.
[3] – ”Ve bilirsiniz”den buraya kadar bazı nüshalarda şöyle geçer: “Aranızda hak rehberi ve daha önce size gönderdiği ahit vardır.” Başka bir nüshada da şöyle geçer: “Hem aranızda olan hakkı zayi ettiniz ve hem size önceden gönderdiği ahdi.”
[4]- Âl-i İmran, 102.
[5]- Fatır, 28.

[6]- Tevbe, 128.
[7] – Ahzab /33 ‘e işaret etmektedir.
[8] – Al- i İmran /103
[9] – Enfal /26
[10] – Maide /64
[11]- Tevbe, 49.
[12]- Kehf, 50.
[13]- Al-i İmran, 85.
[14]- Maide, 50.
[15]- Neml, 16.
[16] – Meryem, 60.
[17] – Enfal, 75.
[18] – Nisâ, 11
[19] – Bakara, 180.
[20] – Başka bir nüshada şöyle geçer: “Yoksa sizler, “Ayrı ayrı dinlere mensup olan kişiler birbirlerinden miras alamazlar mı” diyorsunuz!”
[21] – Enam /67
[22]- Hud, 39.
[23] – Bu kelime bazı nüshalarda “ve akşamlarınızda” , bazılarında ise “ve akşamlarınız” olarak geçmiştir.
[24]- Âl-i İmran, 144.
[25] – Kıyle oğulları, Evs ve Hazrec adında olan Ensar’dan iki kabilenin adıdır.
[26] – Bu cümle bazı nüshalarda şöyle geçer: “Babamın mirası yenilecek mi?!”
[27] – Tevbe, 13.
[28] – İbrahim, 8.
[29] – Bu kelimeler bazı nüshalarda şöyle geçer: “Cebbar’ın gazabına” veya “Cebbar olan Allah’ın gazabına”
[30]- Şuarâ, 227.
[31]- Hud, 1121-122.
[32]- Ebu Bekir’in adı Abdullah, babasının adı da Osman idi.
[33]- Meryem, 6
[34]- Neml, 16
[35] Yusuf, 18
[36]- Muhammed, 24. Bazı nüshalarda “düşünmezler mi” yerine “düşünmüyor musunuz” olarak geçer.
[37]- Gafir, 78
[38]- Bazı nüshalarda bu cümle şöyle geçer: “Sonra efendimiz ve nebimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve alih’in kabrine döndü ve şöyle buyurdu: ”
[39]- Hz. Zehra selamullahi aleyha’nın Emir- el Mümin aleyh’is selam’a olan hitabındaki bazı sözlerin manası yirmi birinci bölümün sonunda ve “Hatime”’nin ikinci meselesinde geçti .
[40]- Geçen cümleler bazı nüshalarda şu şekilde geçer: “Keşke bundan önce ölseydim ve unutulsaydım, hatta keşke sevdiğimden [veya: zamanımdan önce] önce ölseydim.”
[41]- Bu cümle bazı nüshalarda şu şekilde geçer: “Güç, kuvvet ve cezalandırma bakımından”
[42]- Allame Ebu Mensur Tabrisi, el- İhticac, 1. c. 253- 285. s.
[43] – Maide, 80
[44] – Zümer, 15
[45] – A’raf, 96
[46] – Zümer, 51
[47]- Hacc, 13
[48]- Kehf, 50
[49]- Kehf, 104
[50]- Bakara, 12
[51]- Yunus, 35
[52]- Mümin, 85’den alıntı
[53]- Hud, 28