Ali asker’in Susuzluğu

0
“Kerbelâ’nın Sekkâ”sı, Hz. Ebu’l Fazl-il Abbas’tır. Evet, bu yüce makam ve büyük rütbe “Haşimoğullarının Dolunayı” olan Kamer-i Benî Haşim’e mahsustur ancak.

Ama…

Aşura’dan bir gün önce… Yani Tasua Gecesi suyu biz getirdik Leyla…

Bunu sen de bilmiyordun işte.

Evet, biz… Ben ve Aliekber…

Otuz atlıyla yirmi piyade askerin de yardımıyla.

Suyu getirten, bu büyük destanı yazdıran da minik Aliasker oldu aslında…

Evet, İmamın minik Aliasker’i…

Yine ağlıyor musun sen?

N’olur ağlama Leyla!

Baksana, anlatamıyorum o zaman işte…

Dayanamadın biliyorum…

Aliasker ağlıyordu ha bire hani…

Ve annesi süt veremiyordu canı kadar sevdiği o minik yavrusuna. Susuzluktan ve tedirginlikten sütü kurumuştu çünkü.

Ben çadırın önündeydim o sırada. Yavrucağın ağlama sesini duyuyordum.

Giderek sesi kısıldı yavrucağın…

Derken, kesik kesik hıçkırıklarındaki; “N’olur bir yudum su!” feryadı…

Kundakta, parmak kadar bir bebek… Nasıl dayanabilirdi o çölün susuzluğuna.

Aliasker…

Minik yavrucak susuzluktan telef olup gidecek…

Aman Allah’ım!

Ben de dayanamadım o masum yavrucağın öylesine iç çekişlerine, kısık kısık hıçkırmasına… Ağladım…

“Atlar da mı ağlar?” diye sormak istediğini biliyorum.

Evet, atlar da ağlar…

Kim dayanabilir ki hem?

Binicimin yerinden doğrulup, sırtıma atlamasını ve gönüllü olarak su getirmek için İmamdan (a.s) destur almasını, nasıl da istedim o sırada…

Ah! N’olur…

Onu rüzgar gibi uçurur, şu ordunun ortasından şimşek gibi geçer ve göz açıp kapayıncaya kadar onu Fırat’a ulaştırıverirdim.

İşte ne olduysa o sırada oldu. Ben henüz bu düşünceden sıyrılmamışken, karşımda Aliekber’i buldum o sırada.

İçimden geçeni okumuş ve hemencecik gelivermişti âdeta.

Küçük kardeşinin kesik hıçkırıklarına o da dayanamamış ve kalkıp gelivermişti işte!

Ne kadar rahatsız olduğu yüzünden belliydi.

Kundaktaki minik Aliasker’i göstererek babasından izin istedi; “Müsaade edin biraz su getirelim, destur sizindir!” dedi ve ekledi:

— Aliasker henüz kundakta baba… Onun bu hâline dayanamıyorum artık! Ne olur izin verin…

İmam da dayanamıyordu, biliyorum. Hele Alias-ker’in o bakışlarına ve öylesine, yalvarırcasına riva edişine…

İzin verdi:

— Ama yalnız gitmeyeceksin. Otuz atlıyla yirmi de piyade savaşçı al yanına!. Onlar savaşır ve düşmanı oyalarken, siz Fırat’tan kırbalarınızı doldurursunuz!

Ah, Aliekber’i bir görseydin o sırada!

Ölüme gidiyordu; ama sevinçten uçacak gibiydi!

Kamuflaj önemli bir olay… Gecenin karanlığı ve düşman askerlerinin çoğunun sarhoş bir hâlde sızmış olması, bizim için en büyük kamuflaj ve kaçırılmaz bir fırsattı.

Ama Fırat’a nasıl yaklaşacaktık?

Ard arda dizili askerlerle âdeta et ve kemikten bir duvar örülmüştü kıyı boyunca.

Her şeyin tam bir sürat ve dikkatle, bir anda olup bitmesi gerekiyordu. Düşmanın merkez karargâhına haber ulaştıktan ve çarpışma sesleri duyulduktan sonra geriye dönebilmek için sadece birkaç dakikamız olacaktı.

Aksi takdirde, toplu toplu 50 kişi olan grubumuz, on binlerce atlının saldırısına uğrayacak ve biz asıl görevimiz olan “su ulaştırma operasyonu”nu başarıyla tamamlayamadan şehit olacaktık.

Kıyı boyunca et ve kemikten duvar oluşturmuş bulunan tepeden tırnağa silâhlı yüzlerce nöbetçiyle burun burunaydık şimdi. Oraya kadar sessiz sedasız yaklaşmayı başarmıştık; ama bundan sonrası kaçınılmaz bir çarpışmaydı.

Aliekber’in sessiz bir işaretiyle ok gibi ileri atıldık.

Çok şiddetli, kıyasıya bir çarpışma başlamıştı.

Gecenin sessizliğini ansızın bozan kılıç şakırtıları ve at kişnemeleri, biraz sonra düşman karargâhından da duyulacaktı.

Bu operasyonda tek şansımız sürat ve cesaretti.

Aliekber, önüne çıkan birkaç nöbetçiyi süratle hakladıktan sonra kendi adamlarının ortasında kalıverdi.

Bizimkiler göz açıp kapayıncaya kadar dar bir koridor oluşturmayı başarmışlardı.

Biz, Fırat’ın kıyısına ulaşan bu koridorun tam ortasındaydık.

Ali’nin hafif bir mahmuzuyla ok gibi fırladım.

Minik Aliasker’e su ulaştırılmasında benim de payım olmalıydı çünkü.