139412261624004297363564

ŞİA – ŞİA, SÜNNİ – SÜNNİ SAVAŞLARDAN ŞİA – SÜNNİ SAVAŞLARA (2)

Emir Hüseyi Emir Erduş’u ‘İslami Vahdet, Dünden Bugüne’ adlı kitabıyla biliniyor. Yazarın en son kitabı ‘İslami Vahdet, İslami Uyanış; Kavramlar ve Geçmişi’ da bu literatürde yer alıyor. İslam tarihi ve özellikle İslami mezheplerin münasebetleri hakkında yoğunlaşan Emir Erduş’a göre, yaygın inanışa rağmen farklı mezheplere inanan insanların arasındaki ilişkiler, ayrılık ve uzaklaşmaktan ziyade vahdet ve birlik temelli olmuştur. Tarih boyu farklı mezhepler arasında yaşanan çatışmalar da aslında mezhepten ziyade siyasi içerikli olmuştur. Şimdi Emir Erduş’la mülakatımızın ikinci kısmını sunuyoruz.

– Bunların İslam’ın ilk yıllarında yaşananlardı. Ancak ne zamandan beri Şii-Sünni çatışmaları başladı veya daha doğrusu ne zamana kadar Şii-Sünni savaşı diye bir mesele yoktu?

Söylediğimiz gibi İslam’ın ilk yıllarında birçok ihtilaf, asla Şii-Sünni ihtilaflarıyla ilgili değildir. Ancak tarihte ilerledikçe bazı savaşların Şii-Sünni savaşı olarak tanındığını görüyoruz. Bu savaşlar da ancak bir mezhep kabuğu ile örtülmüş ve bu kabuğu bir kenara attığımızda savaşın asıl olarak iki güç sahibi hanedanlar arasında ve iktidara dönük olduğunu görüyoruz; Bu hanedanlardan biri Şii, diğeri ise Sünnidir. Bunların açık örneği Şii-Sünni savaşı olarak sunulan Safevi-Osmanlı savaşlarıdır. Oysa birçok nedene dayanarak sadece halkı kışkırtmak ve askerlere motivasyon vermeyi gütmek dışında, bu savaşların Şiiler arası veya Sünniler arasında yaşanan çatışmalarla hiçbir farkı olmadığına tanık olabiliriz. Mesela Şah İsmail’le savaşarak Tebriz’i alan Sultan Selim, Mısır Memlukoğulları saltanatı ile de savaşa girişiyor. Memluk devleti Sünni mezhebine mensuplar ve hatta Abbasilerin sözde son halifeleri bile Kahire’de Memluk devletinin himayesi altında yaşıyordu. Dolayısıyla günümüz siyasi tabiriyle bakarsak, kendisini Sünnilerin merkezi ve himisi olarak tanıtan Abbasi Hilafeti’nin son temsilciliği Kahire’deydi. İlginç şu ki Tebriz kansız şekilde teslim oldu ancak Kahire’de yaşanan savaşta 50 bin kişi hayatını kaybettikten sonra Sultan Selim oraya egemen oldu. hem Memluk devleti ve Hem Osmanlılar Sünniydi. Çaldıran Savaşı’nı Şii-Sünni savaşı olarak nitelersek büyük bir hata yapmışızdır. Safevilerle Osmanlıların bütün savaşları ve siyasi tarih literatüründe Şii-Sünni savaşı denilen diğer çatışmalar, çoğu zaman kısacık bir mezhep boyutu olmasına rağmen mezhepsel ihtilaflar değillerdi. Birçok Sünni devlet birbirleriyle savaştığı gibi çok sayıda Şii devlet de birbirleriyle karşı karşıya geldiler, ancak bir hayli Şii devletle Sünni devlet arasında sıcak ilişkiler yaşanıyordu.

– Şii devletlerin birbirleriyle ve Sünnilerin birbirlerine karşı hasmane ilişkilerinin ve ayrıca Şii devletler Sünni devletler arasında sıcak ilişkilerin en göze çarpar örnekleri hangiler?

Örneğin Safevi devleti, Sünni Timurlu devleti ile dostane ilişkilere sahipti veya Sünni Osmanlı ile Şii Karakoyunlular arasında sıcak ilişkiler yaşanıyordu. Aynı zmaanda Sünni Osmanlı, Sünni Akkoyunlularla çok gerilim yaşıyordu, öyle ki Uzun Hasan ile Fatih Sultan Mehmet arasında Tercan veya Otlukbeli adıyla bilinen savaş yaşandı. Başka bir örnek söylersek, Şii Safevilerle Şii Muşaşalar arasında şiddetli çatışmalar meydana geldi. Ama maalesef kendi ayrılıkçı iddialarını ispatlamak için belge toplamaya kalkışanlar, Şah İsmail ile Sultan Selim arasındaki Çaldıran Savaşı’na odaklanıyor ve bu savaşı Şii-Süni savaşı olarak sunuyor. Bu kişiler, Sultan Selim ve Memluk devleti arasında vuku bulan Ridaniye savaşı veya Akkoyunlu Uzun Hasan ile Fatih Sultan Mehmet’in savaştığı Tercan Savaşı’nı es geçiyor.

Bundan dolayı benim vurgulamak istediğim mesele şu ki, ilk olarak bu savaşarın birçoğu sadece hüküm süren hanedanlar arasında ve iktidar uğruna yaşanmış ve bazen de mezhep görünümlü olmuştur. İkinci ise biz deyimler ve isimler hususunda son derece dikkatli olmalıyız. Bu deyimler ve isimlerin birçoğu tarih boyu anlam kayması yaşamıştır. Örnek için Emevilerin yıkılmasına neden olan isyan aslında ilk başta Şii bir isyandı; Yani söz konusu isyanın sloganı, Peygamber’in torunlarının rızasını kazanmaktı. İsyanın başında kendi imamlarının adını söylemeyen Abbasiler, imamlıklarının meşruiyetini Şiiliğin bir kolu olan Kisaniye vasıtasıyla İmam Ali’ye dayandırıyorlardı. Aslında o günün İslami toplumunun kamuoyu nezdinde Abbasiler ilk başta Şii bir devlet olarak tanınıyordu.

Tarihi kaynaklara dayanırsak Seffah, Kufe’de kıldığı ilk hutbesinde Peygamber’in torunlarının devletinin kurulduğu vaatini veriyor. Dolayısıyla savaş ve çatışmalara Şii-Sünni yaftasına vurmadan dikkatli olmalıyız. Yine söylüyorum, İslam tarihinde her zaman ihtilaflar ve anlaşmazlıklar olmuştur ama Şii ve Sünni mezheplerine inanan kişiler arasında savaşa dönüşen ihtilaf ve ayrılıklar sadece İslam tarihinin küçük bir bölümünü kapsıyor. Emeviler döneminde bile Şiilerle diğer müslümanlar arasında barışçıl bir yaşam sürüyordu; Örneğin temiz ve toleranslı politikacı Ömer bin Abdulaziz dönemini söyleyebiliriz. Veya İmam Sadık gibi Şii İmamların İmam Malik bin Enes ve İmam Ebu Hanife gibi şahsiyetler olan ilişkisi. Hem İmam Malik bin Enes’in İmam Sadık’la ve hem İmam Sadık’ın İmam Malik bin Enes’le farklı bakış açısına sahip olduklarını bilmelerine rağmen, bütün bu ilişkileri dostaneydi. Ancak bu farklı bakış açısı, ikili arasındaki ilişkilerin hasmane olmasına değil, tam tersi dostane olmasına neden oluyordu. İkili, birbirlerini dostane ve saygılı bir şekilde hitap ediyordu. Kesinlikle İmam Sadık ve İmam Malik bin Enes arasındaki ilişkiler, günümüzdeki birçok Şii ve Sünni alim arasında yaşanan ilişkilerden daha dostçaydı.

– Genel olarak Şii ve Sünni adı tarihin hangi evresinden söylenmeye başladı? Bu grupun Şii, ötekisinin Sünni olarak söylenmeye başlamas ile mi? Ne zamandan beri bu iki grupla, şimdiki isimlerini aldı?

Belli bir tarihten bahsedemeyiz. Tabii ki bizim mezhep inancımıza göre Peygamber’in zamanında bile bazı hadislerde Şii ismi kullanılmıştır. Örnek için: ‘Ya Ali Ente ve Şiieteke homol Faizun’ ve bunun gibiler. Muaviye taraftarları da Osman Şiisiydiler. İmam Hüseyin, Aşure’nin yürek parçalayan sahnesinde düşmanı Ebu Süfyan’ın Şiisi olarak tanımlıyor. Ama kendine has mezhep çerçevesine sahip olması için uzun yıllar gerekti. Bundan dolayıdır ki İmami Şii de kendisini İmam Cafer Sadık’ın taraftarı anlamına gelen Caferi olarak tanıtıyor. Kesinlikle Peygamber’in öldüğü ilk yıllarda Şii olanlarla olmayanlar arasında namaz kılmak, oruç tutmak ve ibadetlerin çoğu hususunda önemli farklılıklar yoktu. Ama bu isimler zamanla yaygınlaşmaya başladı. Mesela İmam Ali taraftarı anlamına gelen Ali’nin şiisi olarak bilinenler, Osmanilerin (Osman’ın şiileri) karşıtıydı. Osman taraftarları da Osman’ın taraftarı değil de Osman’ın kanının intikamını almak isteyenlerdi. Osman’ın kanı bahanesiyle Alevilerle Osmaniler karşı karşıya geldi. Toplumun çoğu Alevilerden yanaydı ve Osmanilerle Osman’ın kanının intikaını alma bahanesiyle isyan başlatanlar azınlıktı. Bu azınlık da sonunda egemenliği elde ederek devleti ele geçirdi. Sünnilerin hadisçi, zuhad, imamları ve büyük ve saygın alimleri, Emevi ve Abbasi halifelerinin birçoğuyla gerilimli bir ilişkiye sahipti. Dolayısıyla mezheplerin oluşma süreci, bir dizi siyasi, toplumsal, kültürel ve ekonomik olayların yaşanmasına bağlı bir süreçtir ve bütün bu zemin ve koşullar oluştukran sonra bir olay yaşanır ve olaydan da mezhep ortaya çıkar ve daha sonralar ise bu mezhebin içinden kendi fıkhına sahip bir veya birkaç mezhep meydana gelir. Örnek için Peygamber’in varisliği konusunda bazı müslümanlar, velayetin mansus olduğunu ve Hazert-i Ali’nin Peygamber’in tartışılmaz varisi olduğuna kanaatindeydi. Bu süreç, sonralar inanç şeklini almış ve zamanla mezhebe dönüştükten sonra fıkha sahio bir mezhep çerçevesine girmiştir. Bu süreç içerisinde Sıffin Savaşı ve Hekemlik meselesi ile karşılaşıyoruz. Bazı müslümanlar hekemliği reddederek savaşın her iki tarafı yani Ali ve Muaviye ile çatışıyor ve Hariciler ismini alıyor.

Ancak burda dikkat edilmesi gereken konu şu ki, Hariciler bir gecede ortaya çıkmadı. Başka bir deyişle hekemiyet üzerinde anlaşılan saatte aniden Hariciler oluşmadı. Düşünseş, siyasi, kültürel ve ekonomik zeminler, hekemiyet olayı bahanesiyle gün yüzüne çıktı. Veya aynı bu Hariciler tarih boyunca farklı mezheplere bölündü ve her mezhep de yeni fırkalar oluşturdu. Mesela Hariciler arasında Azarika ve Abaziya arasında büyük çapta fark var. Şii mezhebi içerisinde de İmamiye ve Zeydiye gibi şeriatçı fırkalarla İsmailiye ve Gallat gibi şeriatı sevmeyen fıkralar arasında büyük uçurum var. Metinden yana olan ve İhbari olarak bilinen Şiilerle akılcı veya Uusliye adıyla tanınan Şiileri arasında farkın var olduğu gibi. Sünniler arasında da hadis ve akıl mektebinden yana olan gruplar arasında anlaşmazlıklar yaşanıyordu. Asıl olarak Hicri 1. ve 2. yüzyıllarda birçok mezhep çatışması Haricilerle muhalifleri arasında yaşanıyordu ve daha sonra bu ihtilaflar, Mercicilerle muhalifleri, Kadriye ile muhalifleri, hadis ve itizal mektebi arası, Aşaire ve Materidiye arası ve Mutezile ve Eş’arilik gibi gruplar arasında yaşanmaya başladı. Sünniler hiçbir zaman bir bütün değillerdi, şimdi de değiller. Mesela hadis ektebine mensup kişiler, akılcı mektebe karşı ilk baştan dini konulardaki yorumlar üzerinde ciddi sorun ve anlaşmazlık yaşıyorlardı. Fıkıh mezhepleri açısından İmam Ebu Hanife akılcı mektebin temsilci, İmam Ahmed bin Hanbel ise hadis veya metinci mektebin öncüsü olarak biliniyor. Şafii ise bunların arasında bir yerde yer alıyor. Şiiler, Mutezile’yi genel olarak Sünniler arasında saysa da ancak Sünniler de Mutezile’yi Sünni olarak görmüyor. Hatta Sünnilerin dört mezhebi arasında günümüzde ihtilaf mevcut değilse de geçmişte birçok anlaşmazlık vardı ve bunun sonucunda bazen şiddet bile yaşanıyordu. Ama bu da bu mezheplerin kurucuları arasında anlaşmazlıkların olduğu anlamına gelmiyor. Öncülerin öldüğünden yıllar sonra öğrencileri, cehalet ve bağnazlık ve ekonomik ve sosyal çıkarlar uğruna bazen bile savaşıyorlardı. Sonuçta mezhep çatışmalarını Şii-Sünni konusunda sınırlı kılmak, yanlış bir tanımlamadır ve Şii-Sünni savaşı olarak bilinen savaşlar da mezhepten kısacık iz taşıyan siyasi çatışmalardı. Bence İslam mezhepleri taraftarları arasında en çok krizin yaşandığı dönem, şuan bulunduğumuz dönemdir. Başka bir deyişle Şii ve Sünniler arasındaki anlaşmazlıklar, günümüzde yaşanmaktadır.

– Söylediklerinize bakarsak Şii ve Sünniler arası ilişkilerin kötü veya iyi olması, siyasi nedenlerden kaynaklanıyormuş ve Şii-Sünni ilişkisi genel olarak iyiymiş. Değil mi?

Anlaşmazlıkların en büyük faktörlerinden biri iktidar savaşıydı. Günümüzd diliyle söylersek bunlara siyasi anlaşmazlıklar denir. Bu asıl faktörün yanı sıra küçük nedenler de mevcuttu. Örnek için toplumun tolerans ve bağnazlık düzeyi –genelde toplumun egemenliği altında olmuştur- de Şii-Sünni ilişkilerini etkilemiştir. Toplumun elitlerin etkisi altında olduğu ve iktidarda olanların toleranslı ve elit olduğu dönemlerde, toplumun bağnazlıktan uzaklaştığını ve mezhep çatışmalarının düştüğünü görüyoruz. Toplum elitlerinin bağnazlık içinde boğuştuğu ve iktadardakilerin cahil olduğu zamanlar ise bunun tersi yaşanır. Ayrıca genelde dikkatlerden uzak kalan ekonomik çıkarlarını da bu hususta göz önünde bulundurmalıyız. Kimi zamanlar mezhep çatışmalarının temelinde ekonomik çıkarlar yatıyor. Mesela tarihe baktığımız zaman İran’da Moğol saldırısında önce birçok şehirde Hanefi ve Şafii mezhebine mensup kişiler arasında çatışmalar yaşanıyor ve bu çatışmalar sonucu şehirlerin bazı mahalleleri bile yıkıma uğruyordu. Hatta bazen İslam mezhebine mensup iki grup, birbirine karşı bir yabancı gavur ile bile müttefik oluyordu. Bu çatışmalar abdest almak, namaz kılmak ve şeriat meseleleri hakkında değil de ekonomik çıkarlar uğruna yaşanıyordu. Örneğin vakıflar ve bir mezhebe mensup bir medreseye gelirlerin verilmesi konusunda anlaşmazlıklar gün yüzüne çıkıyordu. Bu taraflar söz konusu ihtilafın pazar ve ekonomik çıkarlar için yaşandığını dile getiremediğinden dolayı, kavgaya mezhep gömleği giydirmeye çalışıyordu. Asıl sorun, ekonomik çıkarlar içindi. Ancak bütün herşeyi ortaya çıkaran en önemli mesele, siyaset ve iktidardakilerin siyasi rekabetleriydi. Geçen iki yüzyılda ve özellike çağımızda çok aktifleşen faktör ise yabancıların müslümanlar arası ihtilafları kızıştırmalarıdır. İslam’ın ilk yıllarında bazen yabancılar işe karıştıysa da sadece küçük bir güç gibi devreye giriyordu. Ama son yüzyıllarda yabancıların büyük güçler şeklinde ortaya çıkmış ve çevremizde iyice gördüğümüz gibi İslam mezhepleri arasında anlaşmazlık ve ihtilafların alevlenmesinde etkili şekilde rol oynuyor.

– Sizce günümüzde tekfire kadar varan Şii-Sünni ihtilaflarının zirveye çıkmasının nedeni nedir? Tekfirci grupların çoğunun inançlarının temelinde İbn Teymiye’nin düşüncelerinin yattığına bakarsak, İbn Teymiye’nin düşüncelerinin tekfirci grupların ortaya çıkmasında başat olduğunu iddia edebilir miyiz?

Mezhep öncüleri  her zaman tekfir konusunda ihtiyatlı davranıyordu. Tekfir meselesini tekfirci gruplardan ayırmak gerek. Mesela İmam Muhammed Gazzali’ye mensup rivayetlere göre, bin kişiyi müslüman saymak bir kişiyi tekfir etmekten yeğdir. Veya çağdaş Sünni düşünür Şeyh Muhammed Abduh’a dayandırılan bir rivayete göre, birisi kafirlik belirtisi taşıyan bir cümle söylerse ve bu cümlenin kabul edilebilir olması takdirde, 100’ü bırakarak 1’i tutun. Yani tekfir hükmünün verilmesi yolunu çok dar tutuyor. Buna rağmen bütün İslam mezheplerinde Allah, Hazret-i Muhammed’in peygamberliği ve dinin gerekenlerini inkar den müslüman kafir sayılır ve tekfir hükümleri ona uygulanır. Hadis mektebi’nin (günümüz deyişiyle Selefi mektebi) büyük teorisyenlerinden sayılan İbn Teymiye’yi tekfirci grupların imamı olarak görmek yanlış ve İbn Teymiye’ye zulümdür ve tekfircilerin istediği de budur. İbn Teymiye’nin kendisi İmami Şiilerin inançlarını şiddetli şekilde eleştirse de hiçbir zaman İmami Şiileri tekfir etmedi. Ona göre İmami Şiiler arasında ibadet eden ve zahit kişiler boldur. O, İmami Şiileri eleştirdiği kadar filosofları, sufileri, mutezileyi, Eş’arilikyi ve hatta İmam Muhammed Gazzali gibi şahsiyetleri de eleştiri yağmuruna tutuyor. Ama onun mezheplerinden dolayı insanların öldürülmelerine hüküm vermesi için hiçbir tarihi belge yoktur. Dolayısıyla İbn Teymiye’yi İslam’ın geleneksel ve bağnaz hareketinin temsilcisi olarak görebiliriz. İbn Teymiye’ye göre salih selef döneminde yaşanan her bir olay bize yetiyor ve ictihad, usul, felsefe, mantık vb. ihtiyacımız yok. O fıkıh sistemini alt üst ediyor. Kendi bakış açısı için alimlerle dalaşıyor, defalarca hapse tıkılıyor ve sonunda da hapishanede hayata gözlerini yumuyor. Ona karşı kim bunları yapıyor? Sünni Memluk devleti döneminde ve Sünni bilginlerin fetvası ile cezalandırılıyor ve defalarca hapse atıldıktan sonra son hapsinde hayatını kaybediyor. Evet birçok Selefi tekfirci ve gayrı tekfirci gruplar İbn Teymiye’ye karşı saygı duyuyor ve onu öncüleri olarak görüyor. Ama bağnaz tekfirci gruplar ki günümüzde en önemli örneği de DAİŞ’dir, bağnaz ve gerici yorumların ötesinde, bazı rivayet ve ayetlerden öyle saptırılmış ve bid’at dolu yorumlar yapıyorlar ki ümmetin icması ve paydası onu reddediyor. Bundan ötürüdür ki bu grup, icma tekfirine başvurdu. Tekfir meselesiyle tekfirci gruplar arasındali en belirgin fark, İslam mezheplerinin icma tekfirine başvurmamasıdır. Birçok İslam alimi ve özellikle Şeyh el Karadavi’ye göre kişi değil, oy tekfir edilmelidir. Buna benzer söylemler de Gazzali gibi geçmiş bilginler tarafından dile getirilmiştir. Mesela Allah’ı inkar etmek, Marksizmin en önemli inanç ilkelerinden biri olduğu için Marksizm küfr sayılır ama marksist olan Zeyd’e kafir denilmemelidir. Zeyd’in görünüşte veya zorunlu olarak kendini marksist ilan etmesi varsayılmalıdır. Başka bir örnek olarak Sovyetler Birliği’nin Komünist Partisi üyesi olmaya mecbur olan müslümanların aslında müslüman olduğu ve gizlice namazlarını da kıldığını söyleyebiliriz. Ya da söz konusu Zeyd ölmeden önce Allah katında tevbe ederek müslüman olabilir. Dolayısıyla örnek verilmemeye tavsiye edilir. Ama tekfirci gruplar örnek göstererek teoriler yerine kişileri tekfir etmenin yanı sıra, icma tekfirine bile başvuruyor ve bu yöntem de ilk olarak Hariciler tarafından ortaya çıktı ve öyle bir hal aldı ki Azarika gibi gruplar bile kendilerine biat etmemeleri durumunda diğer Harici grupları tekfir ediyordu. Mesela IŞİD, daha önce birlikte olduğu el Nusra Cehpesi’ni tekfir edip öldürüyor. Bunlar İslami geleneğe aykırı bir şekilde ve tarihi babaları yani Hariciler gibi tekfir etmek ve öldürmek için bahane arıyor.

– Bugünkü durumun iyileşmesi için önerileriniz ne?

IŞİD ve el Nusra gibi gruplar nihayet bir büyük askeri saldırı ile ortadan kaybolabilir ancak bu grupları ortadan kaldırmakla onların düşünce ve inançları da mı ortadan silinir? Herşeyi İslam düşmanlarının komplosu görerek kendimizden sorumluluğu atmak, doğru bir yöntem değil. Kesinlikle İslam düşmanları bu tür grupların ortaya çıkması, gelişmesi ve yaygınlaşması yolunda etkili ve hatta belirleyici role sahipler, ancak onlar bulanık suda balık avlamışlar. Hatta onların kendilerinin bile bile suyu bulandırdıklarını söyleyebiliriz ama bir yerlerde suya bir bulanık şey katılmış ve suyu bulandırmıştır. Bu bulanık şeyi ama onlar ortaya çıkarmamış. Bu tekfirci grupların ortaya çıkma temelleri araştırılmalı ve bir tekfirci militanın kendi rahat yaşamını bırakarak Irak ve Şam çöllerinde bütün dünya ile savaşmaya gitmesi ve bomba yağmuru altında öldürüp öldürülmesine neden olan faktörler incelenmelidir. Birisi deli, öbürü macera peşinde koşan, öteki psikopat, birkaçı yoksul ve dolar elde etmek isteyendir, ama oraya giden binlerce kişinin hepsi mi böyledir? Dünyanın dört bir yanında gençleri kendine çeken ve her yeri kana bulayan bu grupların çekiciliklerinin asıl unsuru nedir; Bu araştırılmaldır. Bu temeller incelenip kurutulmalıdır, aksi takdirde IŞİD yok edilse de yerine başka tekfirci gruplar gelir.

Tekfircileri zayıflatabilecek başka bir faktör ise İslam dünyasını birleştirmeye yönelik adımların atılmasıdır. Böylece IŞİD gibi gruplar nesef alamaz olur. Aşırı grupların özü bağnaz ve toleranstan uzak ortamlarda gelişmesidir. İslami toplumlarda toleransı yaygınlaştırırsak, egoistlik ve diğerlerini yanlış görmekten kaçınırsak ve Peygamber’in ve İmamların ve mezheplerin öncülerinin öğretilerini dinlersek, diğer İslam mezheplerine inanan kişilerin inançlarına saygı duyarsak, mezhep açıdan çoğunlukta olanların mezhebi yönden azınlıklara karşı hakları tanınırsa, tekfirci grupların ortaya çıkış zemini kesinlikle tıkanır.




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir