Şia’ya Atılan ibni Sebe İftirası

0
Şia kelimesi İmam Ali (a.s.)’ı seven ve onun söz ve davranışlarını peygamberin (s.a.a)’in söz ve davranışlarının en açık göstergesi bilen kimselere denmektedir.

Bu kelime ilk defa İslam peygamberi (s.a.a) tarafından dile getirilmiştir.

Daha önceki konularda da imamet ve hilafet meselesi hakkında Müslümanların ihtilafını dile getirmiş ve bir grubun peygamberden sonra İmam Ali (a.s.)’ın hilafet ve imametine inandığını söylemiştik. Bu grupta yer alan insanlar arasında peygamber (s.a.a)’in hayatı döneminde “Ali’nin Şiası” adıyla meşhur olan Selman, Ebuzer, Mikdad ve Ammar’ı görmek mümkündür.
Yukarıdaki noktaları göz önünde bulundurarak şunları söylememiz gerekir; Şia tefekkürü risalet döneminde başlamış ve peygamber (s.a.a)’in vefatından sonraki ilk günlerde hilafet ve imamet meselesi hakkında kendisine has itikadı olan bir mezhep şeklinde İslam dünyasında ortaya çıkmıştır. Fakat bazı Mezhepler Tarihi kitaplarında Şia mezhebinin tarihi hakkında Osman bin Affan’ın hilafeti döneminde ortaya çıktığı ve bu mezhebin kurucusunun Abdullah bin Sebe olduğu söylenmiştir.
Bu nazariyeyi ilk defa Hicri ikinci yüzyılda Seyf bin Amr dile getirdi. Daha sonraları bazı Ehl-i Sünnet âlimleri ve müsteşrikler bunu yaydılar. Bunun sonucu olarak şöyle bir düşünce ortaya çıktı; peygamber (s.a.a)’in hayatında ve ilk iki halife dönemlerinde Şia’dan bir eser yoktu. Üçüncü halife döneminde, ilk başlarda Yahudi olan ve sonradan İslam’ı benimseyen Abdullah bin Sebe adlı şahıs Müslümanları Ali bin Ebu Talib’e biat etmeye davet etti ve hilafet makamına en layık kişinin o olduğunu söyledi. Müslümanlardan bir grup da ona tabi olup “Ali’nin Şiaları”[1] adını aldı.
İnceleme ve Eleştiri
Bu nazariye Şia ve Ehl-i Sünnet âlimleri ile beraber bazı Müsteşrikler tarafından da eleştirilmiştir ki bunlardan birkaç örnek zikretmekle yetineceğiz.
Allame Emini
O, bu nazariyenin eleştirisinde şöyle demektedir; “Bu hususta ihtiyatlı olmamız ve ilk dönem Müslümanların makamlarını, yalandan Müslüman olan Senanlı bir Yahudi’nin yalanlarına kanmaktan daha yüce bilmemiz gerekir. Halk, siyasetçiler ve devlet yöneticileri bir bütün olarak onun yalan ve hilelerine nasıl kanabilirler? Aynı şekilde o Müslümanların akideleriyle bu kadar rahat nasıl oynayabilir? Bunları ne akıl kabul eder ve ne de tarihi değerleri vardır.”[2]
Taha Hüseyin
Taha Hüseyin, Abdullah bin Sebe hakkındaki hikâyeyi inceledikten sonra onun hayal ürünü olduğunu, bunu uyduranların Şia düşmanları olduklarını söylemektedir. Onun bu husustaki delilleri şunlardır;
1- Muteber İslam tarihçilerinin çoğu bu hikâyeyi anlatmamışlardır.
2- Bu hikâyeyi ilk dile getiren Seyf bin Amr’dır ve onun yalancı olduğundan ve hadis uydurduğundan şüphe yoktur.
3- Abdullah bin Sebe’ye dayandırılan şeyler mucize gibi şeylerdir ve bu şeyler normal bir insanın yapabileceği şeyler değildir. Bunu kabul etmemiz durumunda Müslümanların çok sade ve çabuk kanan insanlar olduklarını kabul etmemiz gerekir.
4- Bu hikayenin kabul edilmesi durumunda halifenin (Osman) ve devletin diğer yöneticilerinin onun karşısındaki tutumları kabul edilemez. Hâlbuki o; Muhammed bin Ebi Huzeyfe, Muhammed bin Ebubekir ve Ammar bin Yasir’e karşı şiddete başvuruyordu.
5- Cemel ve Sıffin savaşlarında Abdullah bin Sebe adındaki şahıstan hiçbir nişan yoktur.”[3]
Bernard Lewis
Bazı müsteşrikler de söz konusu nazariyeyi esassız bilmişlerdir. Bernard Lewis bu hikayeyi esassız bilmekle beraber Wellhausen ve Fried Lander’in bu husustaki görüşlerini nakletmekte ve onların uzun araştırmalardan sonra bu hikayenin sonradan uydurulduğunu beyan ettiklerini söylemektedir.”[4]
Kaşifu’l-Ğita
Ayetullah Şeyh Muhammed Hüseyin Kaşifu’l-Ğita, Abdullah bin Sebe hikâyesinin reddinde şöyle demektedir; İstisnasız bütün Şia kitapları Abdullah bin Sebe’ye lanet etmiş ve ondan uzak olduklarını ilan etmişlerdir. Abdullah bin Sebe hakkındaki en sade tabirleri; onun yad edilmeye değmeyecek kadar uçuk olduğudur.”[5]
Allame Askeri
Allame Seyyid Murteza Askeri bu konu hakkında çok geniş ve derin araştırmalar yapmıştır. O, söz konusu hikâyenin senedinin Taberi Tarihi ve ravisinin de Seyf bin Amr olduğunu ve Seyf bin Amr’ın rical uleması tarafında zındık ve hadis uydurucusu olmakla itham edildiğini ispatlamaktadır. Doğal olarak bu husustaki rivayetlerine istinat edilemez.[6]
Sonuç
Mezhepler Tarihi kitaplarında Sebeiyye, Ğulat fırkalarından biri olarak yad edilmiştir. Nitekim Bağdadi, İslam’a nispet edilen ama aslında İslami fırkalardan olmayan ilk fırkanın Sebeiyye fırkası olduğuna inanmakta ve hususta şunları söylemektedir; “Sebeiyye, Hz. Ali hakkında aşırıya giden Abdullah bin Sebe’nin taraftarlarıdır. Önce Hz. Ali’nin peygamber, sonradan Allah olduğunu iddia ettiler. Kufe halkında bazı insanlar onun bu davetini kabul etti. Bunların haberi Hz. Ali’ye ulaştığında onları yakma emrini verdi. Ancak hepsinin yakmasını maslahat bilmediğinden İbni Seba’yı Medayin’e sürgüne gönderdi. İmam Ali şehit olduktan sonra o İmam Ali’nin şehadetini inkâr etti ve dedi ki; O, İsa bin Meryem gibi gökyüzüne gitti ve tekrar yeryüzüne dönecek ve düşmanlarından intikam alacaktır.”[7]
Abdullah bin Sebe’nin var olduğunu kabul bile etsek onun rolü en fazla Ğulat fırkalarından birini kurmakla sınırlıydı ve Şii mezhebi ile hiçbir ilgisi olmamıştır. Bu durumda Sebeiyye’nin İslam dünyasında ortaya çıkmış fırkalardan biri olarak kabulü ile bazı yazarlar tarafında dillendirilen Abdullah bin Sebe’nin varlığı ve üçüncü halife Osman döneminde Şialığı kurduğunun inkâr arasında hiçbir tezat yoktur.
Rabbani Gulpeygani:
________________________________________
[1] El-Mezahib el-İslamiye, Ebu Zuhre, s. 46.
[2] El-Gadir, C. 9, s. 220.
[3] Ali ve Bunuhu, s. 98–100, İbni Seba Faslı.
[4] Neşetu’l-Teşeyu, s. 57–58.
[5] Eslu’l-Şia ve Usuliha, s. 106.
[6] Bkz. Abdullah bin Sebe, Allame Askeri. Esed Haydar, el-İmam el-Sadık vel-Mezahibi Erbaa (yazar kitabının üçüncü cildinde bu konu hakkında geniş bir araştırma yapmıştır.) Tarihu’l-Mezahib el-İslamiyyin, Muhammed Ebu Zuhre, s. 36, Daru’l-Fikr Yayınları, Beyrut.
[7] El-Firak Beyne’l-Firak, s. 223–224.

Bunları da beğenebilirsin Diğer Yazılar