Kemal Tahir, ‘İslamın şartı beştir, Marksizmin ise bir; O da haddini bilmek’ der. Cumhuriyet döneminin yetiştirdiği en önemli aydınlardan olan Kemal Tahir, hiç şüphesiz Türkiye’de Karl Marx konusunda söz söyleyebilmiş sayılı isimlerden birisidir.
Cemil Meriç, ‘Ulu çamlar fırtınalı diyarlarda yetişirmiş’ diye tarif eder onu. Kemal Tahir’i yaratan içinden geçtiği fırtınalı diyarların ıstırabıdır. Öyle 3 ay, 5 ay değil tam 12 sene hapishanede yatar. Çankırı, Nevşehir, Çorum, Kırşehir ve Malatya’da… İşte Türk insanını da böylesi ıstırapların içerisinde tanır. Yok sadece ıstırap değildir aslında onunkisi. Bir nevi aşktır, tepeden tırnağa asalet dolu bir ruhun ‘kurtlar sofrası’nda verdiği yaşam mücadelesidir. Türkiye’nin o sancılı değişim süreci içerisinde bir başına ayakta durmaya çalışır Kemal Tahir. İçi boş ezberlerden ve düşmanlıklardan hayatı boyunca nefret eder. Mahalle aralarında yapılan ufak hesapların adamı olmaz hiç. Yalnız kendi aklı ve vicdanının sesini dinler. Statükoya boyun eğmez. Ve her şeyden önce değişimi, gelişimi esas alır.
‘Marksizm şartı birdir; O da haddini bilmek’ derken bir kastı budur zaten. Haddini bilmek, değişimin karşısında durulamayacağı anlamına gelir. Zira değişim ve diyalektik süreç doğanın ve toplumun en temel kuralları arasında yer alır. Ne demiş Herakleitos? Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz, öyle değil mi! Hayat da tıpkı o nehir gibi devingen bir yapıya sahiptir. İşte bunu inkâr edenler hayatın gerisinde kalanlardır ki bunlara ‘gerici’ denir. Bu gericiler değişimi göremezler, görseler de dogmatik zihin yapıları yüzünden değişimi kabullenemezler ve statükonun sadık bekçileri durumuna gelirler. Oysa siz ne derseniz deyin değişim kaçınılmazdır. Özgürlüklerden yana bir düşünür olan Marx da böyle der zaten. Ve değişimin diyalektik süreç içerisinde gelişimlere yol açtığını söyler. Marksizmin en temel argümanlarından birisi budur. Ancak kendisini sosyalist olarak tanımlayan bazı kesimler her nasılsa değişimi engellemek için ellerinden geleni yaparlar. Toplumsal gelişim süregelirken, bunlar Marx’ın öğretileri ya da sosyalizmle bağdaşmayacak biçimde değişime ayak diremeye devam ederler. Ve tıpkı Rus devrimi dönemindeki Menşevikler gibi basit sloganların arkasına sığınırlar. Hiç olmadı değişimden yana olanları ‘satılmışlıkla’ ya da ‘döneklikle’ suçlarlar.
12 Eylül’de gerçekleşecek Anayasa referandumu da taşların yerine oturması için çok iyi bir imtihan oldu. Ve kendilerini “sosyalist” olarak nitelendiren bazı kesimler statükonun devamından yana oy kullanacaklarını açıklayarak, maalesef bu imtihanda sınıfta kaldılar. İşin en acısı, bu düzenin ruhunda o lanetli 12 Eylül Anayasası olduğu da umurlarında olmadı hiç.
Oysa sorsanız 12 Eylül’ün baş düşmanları yine onlardı. 12 Eylül üzerinden bir dil yaratan da onlar… Acı çekenler, işkenceye maruz kalanlar, genç yaşta hayatını kaybedenler onların sohbetlerin başlıca konusu oldu bunca senedir. Artık birer soluk resimde kalmış o dostların hatırası ile efkarlanan da onlardı, Ahmet Kaya’nın o güzel sesinden Şafak Türküsü’nü dinledikleri vakit bir dertli sigara daha yakan da onlar. Ancak şimdi tıpkı kimi Ortodoks Marksistler gibi durağan kalıp, gelişime dayalı bir değişimi kabullenemeyerek gericileşen yine onlar oldu. Bu yüzden gericileşerek dönekleşen de kendileri idi aslında.
Gerekçeleri de basitti aslına bakarsanız. Her ne olursa olsun Akp’ye karşı cephede yer almak. Bu referandumun Akp’yle bir ilgisi olmadığını anlayamadılar, yani resmin bütününü göremediler. Sadece bir kısmına takılı kaldılar. Ve yarattıkları ‘öteki’ algısına karşı mevcut köhnemiş düzeni başka bir deyişle statükoyu savunmaya devam ettiler. Zira “hayır” ya da “boykot” kararlarının gerekçesi AKP olduğu sürece kaçınılmaz olarak şu anda var olan vesayet düzenini, bu düzenin temelini oluşturan 12 Eylül Anayasası’nı, askeri ve sivil bürokrasiyi ve bunların varlık nedenlerini meşru hale getirmiş oluyorlardı. Ufak tefek hesapların peşinde koşayım derken, asıl olanı es geçtiler. Düzene karşı durduklarını sanarak, düzenin duvarları içerisine hapsettiler kendilerini. Başka bir deyişle düpedüz akılsızca davrandılar. Evet düpedüz akılsızca! Zira savunmaya çalıştıkları görüşlerin içinde zerre kadar akıl yoktu.
Oysa ne mi yapabilirlerdi?
Senelerdir yaban çalı misali ayağımıza dolanıp duran darbe anayasasının kalkması yönünde tavır aldıktan sonra, Akp’ye karşı muhalefet etmeye devam edebilirlerdi örneğin.
Akp’nin kendi burjuvazisini yaratmasından mı yoksa hızlı zenginleşmeden mi her neden şikayetleri varsa bu kez daha da yüksek sesle dile getirebilirlerdi… Zira Akp öyle bazıları tarafından sanıldığı gibi düzeni dilediği gibi kontrol eden ve her istediğini yapabilen bir parti değil. Akp meşruiyetini halktan almak zorunda. Yani yüzünü seçmenine çevirmeye eli mahkum. Ve en önemlisi eski “efendilerimiz” gibi kemikleşmiş bir yapıya sahip değil.
İşte tam da bu noktada Marx’ın Komünist Manifesto’daki sözlerini hatırlamamak mümkün değil. Marx, komünist Manifesto’da burjuvazinin eski rejimle savaşı esnasında uyanık davranabilen kitlelerin eskisine oranla güçlendireceğini söyler.
Bu açıdan bakıldığında da, yeni anayasanın kitlelere eskisine göre çok daha fazla mücadele ruhu katacağı ve bunun araçlarını temin edeceği çok açık.
Dileyen bunu daha iyi görmek için 26 maddeyi inceleyebilir…
Ama her şeyden önce biraz akıl ve feraset lütfen!
Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
|