Niçin dini meselelerde taklit ediyoruz?

0
İnsan dünyaya gözlerini ilk açtığı zaman hiçbir şeyi bilmemektedir; kaçınılmaz olarak başkalarının tecrübesinden ve diğerlerinin ilmi birikimlerinden yararlanması gerekir; zira insanın, yaşamın inişli çıkışlı merhalelerini kat etmesi için “ilim ve bilgi”ye oldukça çok ihtiyacı vardır.

Asıl itibariyle yaşam “bilmek” ve “amel etmek” gibi iki sağlam temel üzerine bina edilmiştir ve bilgiyi kullanıp onunla amel etmek ise yine bilmeyi gerektirir. Bu esas üzerine yaşamın ilk merhalesi bilmek doğrultusunda adım atmakla başlar.
İşte bu noktada insan iç dürtülerinden birisi insanın yardımına koşarak yaşam kanunu ve kemalini insanın yüzüne açar ki bu iç dürtü “iktibas” ve “taklit”tir. Hepimizin bildiği gibi çocuk bu iç dürtü (taklit) etkisiyle yavaş yavaş konuşmayı, oturup kalkma adabını anne ve babasından öğrenir ve gün geçtikçe yaşam merhalelerini geride bırakır ve büyüdükçe başkalarının ilim ve tekniklerini alma ve onları takip etme ilgisi oluşur; git gide bu âlemin varlıklarıyla aşina olarak kendi sorumluluğunun farkına varır.
Ama burada dikkat edilmesi gereken temel nokta şudur: Başkalarını taklit edip tamamen onların fikir ve yöntemlerini takip etmek doğru değildir ve taklit etmenin de kısımları vardır:
1. Cahilin cahili taklit etmesi: Bilindiği üzere taklidin bu kısmı, insanı yaşamında mutlu etmeyeceği gibi, onu alçalmaya ve bedbahtlığa sürükler; ama maalesef toplumumuzda körü körüne başkalarının ahlakını ve yöntemini takip eden kimselerin sayısı az değildir. Bu kimseler giyim tarzı, yeme ve içme ve çocukları için seçtikleri isimden tutunuz, itikadi ve ahlaki meselelerde de körü körüne taklit ederler; bu tür taklit hakkında yazılmış şu şiir meşhurdur:
Ahlakını taklit etmekle yele verdi  Böyle taklide yüzlerce lanet olsun!
Kur’an-ı Kerim’de de taklidin bu türü kınanmıştır ve putperestlerin, Peygamber (s.a.a)’e olan itirazları karşısında Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İşte böyle, senden önce de hangi kente uyarıcı gönderdiysek oranın varlıkları, biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız, dediler.”[1]
2. Âlimin cahili taklit etmesi: Bu kısımda yer alanların birinci kısımdakilerden daha kötü ve tehlikeli olduğu açıktır; zira âlimin kendi mesuliyetine amel etmesi için tıpkı kendi ilmi ve bilgisi gereğince amel etmesi gerekir. Taklidin bu türü, âlim birinin yaşamında kendi bilgisinden istifade etmemesi ve başkalarını taklit etmesi cihetiyle taklitlerin en çirkinidir.
3. Âlimin âlimi taklit etmesi: Âlim bir kimsenin uzman olduğu ve görüş sahibi olduğu yerlerde başka bir âlimi taklit etmemesi,  kendi teşhisine göre amel etmesi gerekir. Bunun için fakihler şöyle derler: İçtihat mertebesine ulaşan kimse, kendi içtihadına göre amel etmelidir. Bu sebeple fakihler içtihat etme izinleri hakkında genellikle: “Böyle bir kimsenin taklit etmesi haramdır” ibaresini yazarlar. Elbette âlimin başka bir âlimle ilmi meselelerde meşveret etmesinde ve görüş alış verişinde bulunmasında bir sakınca yoktur. Âlim kendi kararını kendisi verebilmeli ve fikri açıdan kendi bağımsızlığını koruyarak ön bilgiye sahip olmadan başkalarının görüşlerine hemen teslim olmamalıdır.

4- Cahilin âlimi taklit etmesi:  Taklidin bu kısmını akıl ve fıtrat gerekli görür; zira bu ev yapacak şahsın mimara, elbise için terziye ve hastalık halinde doktora müracaat edilmesi bu mantık ve fıtrat gereğidir. Özetle akıl ve fıtrat bizi her konuda konunun uzmanına müracaat etmeye yönlendirir.

Aynı şekilde dini öğretiler ve ilahi kanunların öğrenilmesinde halkı, ilahi hükümlerin teşhisinde maharet sahibi olan fakihlere yönlendirmesi yine bu mantık ve aklın işidir. Fakihler, yıllar yılı kendi kabiliyetleriyle ilim yolunda adım atarak içtihat gibi seçkin makama ulaşmış kimselerdir; yani bu kimseler ilahi kanunları, asıl kaynaklardan çıkartarak, halkın hizmetine sunarlar. Toplumun kılavuz ve önderliğini yapan ve diğer taraftan İslam’ın önderleri tarafından fakihlik unvanı verilen bu kimseler, toplum fertlerinin dini bütün işlerinde onları mutluluğa doğru yönlendirebilirler.
Burada şu noktanın unutulmaması gerekir: Beşeri ilimler çeşitli bölümlerden oluşur ve bir bölümde fevkalade mahareti olan birinin başka bir bölümde hiçbir malumatının olmaması mümkündür ve bunun içindir ki bilmediği bölümde maharet sahibine müracaat etmesi ve onların sözlerine amel etmesi gerekir. Örneğin tıp ya da mühendislikte mahareti olan biri, bilmediği bir şehre girdiği zaman, belirli bir sokakta ve caddede karar kılan adresi bulmak için başkalarından yardım alması gerekir. Ya da Astronomi ilminde mahareti olan biri hastalandığı zaman, kendi dalında uzman olan bir doktora müracaat etmesi gerekir. Her ne kadar bu şahıs Astronomi ilminde uzman olsa da hastalığına ve tedavi yöntemine aşina değildir ve bu yüzden mecburen doktora gitmeli ve doktorun yazdığı ilaçları kullanmalıdır. Astronomi uzmanı olan bu şahıs, sorgusuz ve sualsiz doktorun emrine itaat etmesi ve ondan delil göstermesini de istememesi gerekir.
Bu iki örneği dikkate alarak, niçin halkın – bazı konularda mütehassıs olmasına rağmen –  müçtehidin sözlerine amel etmesinin gerekli olduğu aydınlığa kavuşur. Zira bir kimse fıkhın bir dalında uzman olabilir; ama fakih, fakih olmayı gerektiren bütün dallarda – sarf, nahiv, lügat, kelam, mantık, tefsir, rical, diraye ve usulü fıkıh –  içtihada ulaşmıştır.
Sizlerin, küçük ve hacmi az risale adında gördüğünüz bir kitap – görmemişte olabilirsiniz – takat sınırlarını zorlayan ve halkın hizmetine sunan bir fakihin ömrünün semeresidir. İçtihat kolay bir iş değildir, içtihat yani ferdi ve toplumsal alanların hepsinde doğrudan işlerliği olan ilahi kanunların bütününe bilgi düzeyinde ulaşmaktır. İslam mektebinin iftiharı ve seçkin müçtehitlerinden olan ve içtihadın inişli çıkışlı yolunu gerilerde bırakan Şeyh Murtaza Ensari, Resail kitabında şöyle der: “Allah bize, sürekli devam eden cihattan daha ağır ve daha zahmetli olan içtihat başarısı nasip etsin”!
Müçtehidin emirlerine inanç ve usulü konularda değil, İslam’ın ameli hükümlerinde itaat edilmesi gerektiğini hatırlatmamız gerekir; başka bir ifadeyle usul’ü din konularında değil, furu’u din konularında müçtehide uyulup taklit edilir; zira Allah’ı ve peygamberleri tanıma gibi usulü konular, dinin temeli sayılır ve bu konularda kesinlikle akıl ve delil ön plandadır. Ama akıl ve delil gereği bu usullerin kabulünden sonra, dini kaynaklardan anlaşılan – Kur’an, hadis ve diğer deliller – ve çeşitli ilim dallarında mütehassıs olan müçtehitlere, feri hükümlerde müracaat edilmesi gerekir.
Aynı şekilde namaz, hac, iyiyi emretmek ve kötülükten sakındırmak, yalan söylemek, hıyanet ve benzeri İslam’ın kesin ve apaçık hükümlerinde taklit olmaz. Zira bu meseleler, herkesin bildiği ve taklide ihtiyaç duyulmayan meselelerdir. Buna binaen taklit, feri ve kesin olmayan hükümlerle sınırlıdır.
[1] Zuhruf Suresi, 23. ayet

Bunları da beğenebilirsin Diğer Yazılar