Namazları neden cem ediyoruz?

0

Soru: Caferiler arasında yaygın olan bir uygulamanın, namazların birleştirilerek kılınması olduğunu biliyoruz. Bu, neden böyle yapılıyor? Acaba bu uygulamanın cevazına Kur’an ve Sünnet’ten delil gösterebilir misiniz? Özellikle Sünni kaynaklara dayanarak…Zira bildiğimiz gibi Sünni camiada yaygın görüş, bunun sadece zaruret durumlarında bir ruhsat olduğu görüşüdür…

Cevap: Aziz kardeşim, sorunuzun cevabına geçmeden, Caferî mezhebinin namazın vakti hakkındaki görüşüne kısaca bir değinmek istiyorum; zira sorunuzun cevabının daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağı kanaatindeyim:

Caferî mezhebine göre, öğleyle ikindi, akşamla yatsı namazlarının vakti, özel, ortak ve fazilet vakti olmak üzere üçe ayrılır. Öğle namazının özel vakti, öğle vakti girdiği andan itibaren, bir öğle namazının kılınabileceği kadar bir süreden ibarettir. Yani bu sürede eda niyetiyle sadece öğle namazı kılınabilir. Eğer bu vakit içerisinde yanlışlıkla bile ikindi namazına niyet eder ve namazı tamamladıktan sonra, onu öğle namazının özel vaktinde kıldığını farkına varırsa, tekrar önce öğle namazını, daha sonra da ikindi namazını yeniden kılmalıdır. Ama söz konusu özel vakitte kaza veya nafile namazı kılabilir. Çünkü bu öğle namazının kazaya kalmasına sebebiyet vermez. Zira aşağıda da açıklayacağımız üzere, henüz öğle namazının ikindi namazıyla ortak olduğu genel süre devam etmektedir ve o süre zarfında öğle namazını kılabilir. İkindi namazının özel vakti ise, güneşin batmasına bir ikindi namazını kılabilecek kadar bir sürenin kalmasından ibarettir. Yani bu süre zarfında yalnızca ikindi namazı kılınabilir. Eğer bir kimse o ana kadar öğle namazını kılmamışsa, artık onun öğle namazı kazaya kalmıştır;  dolayısıyla öğle namazını bırakıp ikindi namazını kılmalıdır. Daha sonra öğle namazının kazasını yerine getirmelidir. Hatta öğle namazını kılmamış olan bir kimse, o vakitte kaza veya nafile namazı da kılamaz.

Öğle ve ikindi namazlarının müşterek vakitleri ise, bu iki vakit arasında kalan süredir. Ancak bu iki namaz, aynı şekilde sonradan bahsedeceğimiz akşam ve yatsı namazları, mutlaka tertip üzere kılınmalıdır. Yani önce öğle namazı kılınmalı, daha sonra ikindi namazı; önce akşam namazı kılınmalı daha sonra yatsı namazı. Eğer bir insan bilinçli olarak bu süre zarfında ikindi namazını öğle namazından ve yatsı namazını akşam namazından önce kılarsa ikindi ve yatsı namazları batıl olmuş olur ve onları öğle ve akşam namazlarının ardında tekrar kılmalıdır. Fakat bu süre zarfında yanlışlıkla, öğle namazını kılmadan ikindi veya yatsı namazına niyetlenir ve henüz namazı bitirmeden yanlışlığının farkına varırsa, niyetini öğle veya akşam namazına çevirmeli ve bu niyetle namazını tamamlamalıdır; daha sonra da ikindi veya yatsı namazını kılmalıdır. Ama eğer namazı bitirdikten sonra söz konusu hatasının farkına varırsa, kılmış olduğu bu namaz sahih sayılır ve sadece öğle veya yatsı namazlarını kılması icap eder; çünkü böyle bir durumda, vakit açısından ikindi veya yatsı namazına bir halel gelmemiştir ve öğle veya akşam namazıyla müşterek olduğu kendi vaktinde kılınmıştır; ihlal edilen şey, tertip şartına riâyet edilmemesidir; bu da yanlışlıkla olduğu için kılınan namaza bir halel getirmez. Çünkü tertip şartı bilinçli haller için geçerlidir;  yani insan bilerek ikindi veya yatsı namazını, öğle namazından önce kılamaz. Ama unutarak bu şarta riâyet etmezse, ikindi veya yatsı namazı, öğle veya akşam namazının özel vaktinde kılınmadığı için bunun bir zararı yoktur.

Öğle namazının fazilet vaktine gelince, bu, öğle vakti girdikten sonra güneşe dikey olarak bakan bir şeyin doğuya doğru uzanan gölgesinin, kendi boyu kadar uzayıncaya kadardır. Yani bu süre zarfında öğle namazını kılmak daha faziletlidir. İkindi namazının fazilet vakti ise, bir şeyin gölgesinin yedide dördü miktarınca uzaması anından başlar ve o şeyin boyunun iki katı kadar uzamasına kadar devam eder; yani ikindi namazını bu süre zarfında kılmak daha faziletlidir. Akşam ve yatsı namazı için de aynı şey söz konusudur. Yani onların da, özel, ortak ve fazilet vakitleri vardır. Bunlar Caferî Mezhebi’nin fıkıh kitaplarında geniş bir şekilde açıklanmıştır; ancak söz uzamasın diye biz bu kadarıyla yetinip daha geniş bilgi almak isteyenlere söz konusu kaynaklara müracaat etmelerini tavsiye ediyoruz.

Sabah namazına gelince onun başka bir namazla ortak bir vakti yoktur ve onun vakti fecr-i sâdık denen sabah ezanı vaktinden başlayıp güneşin doğmasına kadar devam eder. Ancak sabah namazının da fazilet vakti vardır; onun fazilet vakti ise sabah ezanından başlayıp güneş doğmadan önce doğu ufkunda beliren kızartının ortaya çıkmasına kadar devam eder. Namaz vakitleriyle ilgili bu hükümlerin delilleri Caferî Mezhebi’nin geniş fıkıh kitaplarında zikredilmiştir. Fakat meselenin bu boyutu bizi çok ilgilendirmediği için bu kadarıyla yetinip asıl mevzuumuza geçmek istiyoruz. Evet Caferîler hangi delillere dayanarak namazları birleştirmeği câiz görüyorlar?

Aziz kardeşim, yukarıda öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarının vakitleriyle ilgili verdiğimiz bilgiler, Caferî Mezhebi mensuplarının, bu uygulamalarının anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Evet Caferî fıkhında bu namaz vakitlerinin bir bölümü ortak vakit kabul edildiği için, işte bu ortak vakitte bu namazların (sırayı riâyet etme şartıyla) bir arada kılınmasında bir sakınca görülmemektedir. Yani bazılarının zannettiği gibi birleştirirken namazları kendi vaktinin dışında kılmak gibi bir durum söz konusu değildir; ancak bu namazlar kendi özel vakitlerinde değil, yine kendi vakitleri sayılan ortak vakitlerinde kılınmaktadır. Evet görüldüğü gibi Caferî Mezhebi de bu namazların ayrı ayrı kendi vakitlerinde kılınmalarının daha faziletli olduğu kabul edilmekle birlikte, tertip üzere ortak vakitlerinde kılınmalarının da câiz olduğu ve hiçbir sakıncasının olmadığı da kabul edilmiş ve kolaylık olduğundan dolayı da (özellikle günümüzün şartlarında) daha fazla bu uygulama yaygınlık kazanmıştır.

Şimdi bu uygulamanın câizliğinin delillerine geçmeden önce Sünni kardeşlerimizin bu konudaki görüşlerine kısaca değinmek istiyoruz. Evvela hac mevsiminde Arafat’ta öğle namazı ile ikindi namazının birleştirilmesi, Müzdelife’de ise Akşam namazı ile yatsı namazlarının birleştirilmesinin câiz olduğu hususunda bütün mezhepler ittifak etmişlerdir. Hac dışındaki durumlara gelince, Hanefi Mezhebi, ister seferde olsun isterse mukim halinde, hiçbir zaman namazların birleştirilerek kılınmasına cevaz vermezken, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri, sefer halinde namazların birleştirilmesine cevaz verirken, Mukim halinde bunun câiz olmadığını ileri sürmüşlerdir. Sefer dışında diğer bazı mazeretler durumunda (yağmur, korku ve hastalık halleri gibi) birleştirmenin câiz olup olmadığı hususunda ise ihtilafa düşmüşlerdir; bazıları bu durumlarda da birleştirmenin câiz olduğunu ileri sürerken, bazıları ise câiz olmadığını savunmuşlardır.

Peki Caferîler bu uygulamalarını neye dayandırmaktadırlar? Eğer gerçekten Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin iddia ettikleri şekilde bu namazların vakitleri ayrı ise bu durumda Caferîlerin bu uygulamaları yanlıştır demektir. Çünkü namazları onların yaptığı şekilde birleştirmek onlardan birisini vaktinin dışında kılmak demektir; vaktinin dışında kılınan namaz ise batıldır.

Açıktır ki bu itiraz, Müslümanların Arafat ve Müzdelife’de yaptıkları uygulamayla, Şafii, Mâliki ve Hambelilerin seferi halde yaptıkları uygulama için de geçerlidir. Çünkü bu durumda, cem-i takdim yaptıkları takdirde ikinde namazıyla yatsı namazının vaktinden önce kılınması gerekmekte ve cem-i te’hir yaptıkları takdirde öğle namazıyla akşam namazının kendi vakitlerinin dışında kılınması icab eder; acaba Arafat ve Müzdelife’de bu uygulamayı yapan Hz. Resulullah’ın  ve sefer halinde cem etmeğe cevaz veren o kardeşlerimizin namazlarının bir kısmını vaktinin dışında kıldığını kabul etmek mümkün müdür? Açıktır ki böyle bir şeyi söylemek mümkün değildir. Oysa Sünni kardeşlerimiz, genellikle Caferîlere, “Biz beş vakit namazın hepsini kendi vakitlerinde kılıyoruz; siz ise beş vakti üç vakte indirgemişsiniz ve namazın  bir kısmını vaktinin dışında kılıyorsunuz” diye itiraz ediyorlar. Eğer bu itiraz doğru ise yukarıdaki durumlar için de aynı şey söz konusudur.

Sünni kardeşlerimiz, “Yukarıdaki durumları sizin uygulamanızla mukayese etmek mümkün değildir; zira bu durumlardaki uygulama cevazı bizzat Resulullah’ın sünnetiyle sabittir” demeleri mümkündür. Onlara cevabımız şudur ki, biz de kendi uygulamamızı Hz. Resulullah’ın uygulama ve sünnetine dayandırmaktayız. Evet, biz bu uygulamayı kendi yanımızdan çıkarmış değiliz ki sizin bu itirazınız yerinde olsun. Bize Ehl-i Beyt kanalıyla ulaşan mütevâtir hadisler Resulullah’ın (s.a.a) yukarıda değindiğimiz durumların dışında da herhangi bir mazeret söz konusu olmaksızın, namazlarını cem ederek kıldığını belirtmektedir. Resulullah’ın bu uygulaması sadece Ehl-i Beyt fıkhına intibâ eden Caferîlerin kaynaklarında yer almamıştır ki Sünni kardeşlerimiz (birçok konuda yaptıkları gibi) hemen “Biz buna itibar etmeyiz; zira bunlar sizin uydurma hadislerinizdir” desinler. Bu hadislerin benzeri, en muteber Sünni kaynaklarda da nakledilmiştir. Bu yüzden bu kardeşlerimizin “Siz Caferîler, beş vakit namazı üç vakte indirmişsiniz” şeklindeki itirazları da yersiz bir itirazdır. Şimdi “O halde, delilleriniz nelerdir?” diye sorabilirsiniz. İşte size  delillerimiz:

Önce Kur’ân-ı Kerim’den başlayalım. Evet açıklayacağımız üzere Kur’ân-ı Kerim bizim görüşümüzü desteklemektedir. Zira Allah-u Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de “Namaz mu’minler için vakitli bir farzdır” (Nisa, 103) buyurmakla birlikte, Hûd Suresi’nin 114. âyetiyle, İsra Suresi’nin 78. âyetlerinde bu vakitleri tam bizim inandığımız şekilde beyan etmektedir. Hûd Suresi’nin 114. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Günün iki tarafında ve gecenin ilk yarısında namaz kılın.” Görüldüğü gibi bu âyette, öğleyle ikindi ve akşamla yatsı namazlarının vakitleri birlikte açıklanmıştır. Çünkü günün ilk tarafı sabah namazının vakti, ikinci tarafı ise öğleyle ikindinin vaktidir. Gecenin ilk yarısı da akşamla yatsının vaktidir. O halde bu âyetten, Ehl-i Beyt’ten nakledilen görüşün doğruluğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü biz de bu namazların vakitlerinin müşterek olduğu görüşündeyiz. Yine Allah-u Teâlâ İsrâ Suresi’nin 78. âyetinde de: “Güneşin zevâlinden (öğle vaktinden) gece yarısına kadar ve bir de Fecir aydınlandığı zaman namaz kılın” buyurmaktadır. Gördüğünüz gibi, bu âyette de Allah-u Teâlâ, öğleyle ikindi ve akşamla yatsı namazlarının vaktini birlikte açıklamış ve bunları birbirinden ayırmamıştır. Bu da bizdeki uygulamanın aynısıdır.

Burada Sünni kardeşlerimiz, “Evet her ne kadar bu âyetlerde mezkur namazların vakti birbirinden ayrılmamışsa da; Hz. Resulullah kendi uygulamasında bunları, şimdi kıldığımız şekilde ayrı ayyrı kılmış, ayrıca hadisi şerifte  Cebrail’in bu vakitlerde Hz. Resulullah’a inerek ona nasıl namaz kılacağını öğrettiği yer almıştır; dolayısıyla da bizim uygulamamız doğrudur” diyebilirler. Bunun cevabı da açıktır; zira bu namazları ayrı ayrı kılan Resulullah (s.a.a), onları her hangi bir mazeret olmaksızın birlikte de kılmıştır. Bundan da anlaşılıyor ki bu namazların vakitleri müşterektir; onları birlikte de kılmak câizdir. Ayrı ayrı kılmak da. Ancak Resulullah onları daha çok ayrı ayrı kıldığına göre, onları ayrı ayrı o vakitlerde kılmak daha faziletlidir; fakat birlikte kılmanın da hiçbir sakıncası yoktur. Bizim söylediğimiz de zaten bundan farklı bir şey değildir o halde bir Müslüman’ı böyle bir uygulama yapıyor diye kınamak ve ona “Senin namazın olmadı; sen İslâm’ın hükmünü çiğnedin” gibi atıflarda bulunmak oldukça yersiz ve abestir.

Şimdi Allah Resulü’nün hiçbir mazeret olmaksızın namazları birleştirdiğine dair hadislerden örnekler vermeğe çalışacağız. Fakat Sünni kardeşlerimiz (kendi bildikleri bir takım sebeplerden dolayı) Ehl-i Beyt’ten nakledilen hadisleri kendileri için bağlayıcı bilmediklerinden dolayı, biz bu kanaldan nakledilen mütevâtir hadisler  yerine, bizzat temel Sünnî kaynaklarda nakledilen ve bizim görüşümüzü destekler nitelikte olan hadislerden bazılarını size aktarmağa çalışacağız:

Hanbeli Mezhebi’nin imâmı, İmâm Ahmed b. Hanbel El-Müsned adlı kitabının 1828 numaralı hadisinde İbn-i Abbâs’tan şöyle nakletmektedir: “Allah Resulu (s.a.a), Medine’de mukim olup, seferi olmadığı halde yedi rek’atı (akşam ve yatsıyı) ve sekiz rek’atı (öğle ve ikindiyi) birlikte kıldı.”

Mâlikî Mezhebi’nin kurucusu olan İmâm Mâlik de el-“Muvatta”  adlı hadis kitabının 300 numaralı hadisinde İbn-i Abbâs’tan naklen şöyle diyor: “Hz. Resulullah (s.a.a), bir korku ve sefer durumu söz konusu olmaksızın öğleyle ikindiyi ve akşamla yatsıyı birlikte kıldı.”

Ayrıca bakınız; Sahih-i Buhârî hadis: 510, Sahih-i Müslim, hadis: 1146 ve 1153, Sahih-i Tirmizî hadis:172, Sahih-i Nesâî hadis: 2426. Yine Müslim kendi Sahih’inin 1147 numaralı hadisinde İbn-i Abbâs’tan şöyle nakletmektedir: “Hz. Resulullah (s.a.a), Medine’de bir yağmur veya korku söz konusu olmaksızın, öğleyle ikindiyi ve akşamla yatsıyı birlikte kılardı.” Ravi diyor, ben İbn-i Abbâs’a “Neden böyle yapardı?” dedim. İbn-i Abbâs: “Ümmetine zorluk çıkarmasın diye” cevabını verdi.

Yine bu hususta, Sahih-i Buhârî’nin 529 ve 1103 numaralı hadislerini, Sahih-i Nesâî’nin 585 ve 599 numaralı hadislerini, Sünen-i Ebi Davud’un 1027 numaralı hadisini, Müsned-i Ahmed b. Hanbel’in 1818, 1825, 3336, 2451, 2056, 3094, 2152, 3233 ve 3288 numaralı hadislerini gözden geçirebilirsiniz.

Aziz kardeşim, hadis kitaplarına baktığımızda, sahabe ve tabiilerin de sık sık bu uygulamayı yaptıklarını görmekteyiz. Buna bir örnek olarak Sahih-i Müslim’in 1154 ve Müsned-i Ahmed’in 2156 numaralı hadislerinde nakledilen şu olayı zikredebiliriz: “Abdullah b. Şakik diyor ki: ‘Bir gün İbn-i Abbâs, ikindi namazından sonra bize vaaz etmeğe başladı; bu arada sözü uzattı; öyle ki güneş battı, gökyüzü karardı ve semâda yıldızlar belirmeğe başladı. Bunun üzerine insanlar -bir nakle göre de Benî Temim kabilesinden bir kişi- ona, “Namaz, namaz” diye bağırmağa başladı. Bunu gören İbn-i Abbâs sinirlenerek ona şöyle dedi: “Bana Sünneti mi öğreteceksin -bir nakle göre de- Bana namazı mı öğreteceksin? Ben Resulullah’ın öğleyle ikindiyi ve akşamla yatsıyı birlikte kıldığını gördüm.” Bir nakilde de “Biz Resulullah’ın döneminde, iki namazı birleştirerek kılardık” dediği geçmektedir.

Bunun bir başka örneği de Sahih-i Buhârî’nin ikindi namazının vakti bölümünde nakledilen olaydır. Buhârî’nin 516 ve 988, Nesâî’nin 505 ve 506, Müsned-i Ahmed b. Hanbel’in 12762 numaralı hadislerinde nakledilen olay şöyledir: “Ebu Emâme diyor ki; ‘Biz Ömer b. Abdülaziz ile birlikte öğle namazını kıldık; ardından Enes b. Mâlik’in evine gittik ve onun namaz kıldığını gördük. Ben ona ‘Ey amca, bu ne namazıdır?’ diye sordum. Enes, ‘Bu ikindi namazıdır; bu Resulullah’la birlikte kıldığımız onun namazıdır’ cevabını verdi.”

Muhterem kardeşim bu konuda nakledilen daha bir çok hadis vardır; fakat biz, söz uzamasın diye bu kadarıyla yetiniyoruz. Görüldüğü gibi bu hadisler, namazların cem’inin, Caferîlerin bir icadı olduğu iddiasını çürütmekte ve bunun bizzat Nebevî bir uygulama olduğunu, ve bu uygulamaya gidenleri haksız yere eleştirip kınayanların ne kadar haksız olduklarını açık bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Evet, Hz. Resulullah (s.a.a), İbn-i Abbâs’ın da hadisinde vurgulandığı gibi, ümmetine bir kolaylık olsun diye bu uygulamaya gitmiştir. Hatta bu hadislerden, Resulullah’ın bunu öyle istisnaî olarak değil, sık sık uyguladığı anlaşılmaktadır. Çünkü bu hadislerin bir çoğunda, geniş zaman ve devamlılık anlamını ifade eden “Müzâri” kipi kullanılmış ve olay “Hz. Resulullah böyle yapardı” ifadesiyle nakledilmiştir. Durum böyle olunca da bu Nebevî uygulamaya uymak her müslümanın en doğal hakkıdır. Kimsenin kraldan daha kralcı kesilerek Allah ve Resulü’nün koymuş olduğu bir kolaylığa karşı çıkma hakkı yoktur.

Aslında biraz mantıklı düşünürsek, Resulullah’ın bu uygulama ve ruhsatının (tabi Allah’ın izni ve emriyle), günümüz şartlarında ne kadar elzem olduğu daha belirgin bir şekilde karşımıza çıkacaktır. Çünkü burası bilinen bir gerçektir ki bir çok müslüman ve mütedeyyin insan, sırf bu zorlamalar yüzünden İlahî farizayı yerine getiremiyor veya birçok zaman onu ihmal etme zorunda kalıyor. Bir çok insan memurluk veya benzeri görevlerde oldukları için, hem öğle hem de ikindi vakti namaz kılma imkanına sahip olamıyor; bundan dolayı da namazı kazaya bırakıyor veya tümden terk ediyor. Oysa Allah ve Resulü’nün tanımış olduğu bu kolaylığı onlardan esirgemeseydik, belki de namaz kılanların sayısı şimdikinden kat kat daha fazla olurdu. Allahu Teâlâ aziz kitabını ve Resulü’nün sünnetini, olduğu gibi ve en güvenilir kanal ve kaynaklardan öğrenmeği ve ona ittiba etme cesaret ve samimiyetini hepimize inâyet buyursun. Amin!

 

Soru: “Bu anlattığınız namaz vakitleri ile ilgili fıkhî bilgiler, İmâm Cafer-i Sâdık Hazretleri’nin hangi eserinden, hangi sözlerinden veya 12 İmâmların hangisinden alınmış? Hz. Muhammed’e (s.a.a) ve Hz. Ali’ye (k.v) nasıl dayandırıyorsunuz? Bize bu ilmihal kitaplarının kaynaklarını da (kitap adı ve yazarı da) verir misiniz?”

Cevap: Aziz kardeşim, ilk önce şunu belirteyim ki, namaz vakitleriyle ilgili bilgiler bütün Caferî fıkıh ve ilmihal kitaplarında mevcuttur. Bunlar bir iki tane değil ki, ben bunları isimleriyle size açıklayayım. Bu konuda yazılmış olan yüzlerce eser vardır. Özellikle Caferî fıkhında içtihat kapısı kapalı olmadığından mutlaka her asırda birçok müçtehit olagelmiş ve bunların hepsi de Kur’ân ve Sünnet’ten anladıklarını kitap halinde topluma sunmuşlardır. Ancak bu müçtehitlerin fıkhî eserleri iki kısma ayrılmaktadır:

a)-Kendilerini taklit eden halkın amel etmesi için yazdıkları ilmihal nitelikli fıkhî eserler: Bu eserlerde genellikle halkın yaşamlarında ihtiyaç duydukları konular yer alır ve müçtehitlerin içtihatları sonucu vardıkları fetvaların gerekçeleri beyan edilmeksizin kaydedilir. Bu gibi eserlere örnek olarak, 602-676 yıllarında yaşamış olan Muhakkik-i Hilli’nin yazmış olduğu “Şerâyi-ül İslâm” adlı eseriyle asrımızın müçtehitlerinden Âyetullah Hoî’nin yazdığı “Minhac-üs Salihin” ve Âyetullah Humeynî’nin yazmış olduğu “Tehrir-ül Vesile” adlı kitaplarını zikredebiliriz. Ayrıca bu müçtehitlerin bir de Farsça yazılmış olan ilmihal kitapları vardır. Bu kitaplara da “Tevzih-ül Mesail” ismi verilir. Son zamanlarda asrımızın müçtehitlerinin bu eserlerinden bazıları, Türkçe konuşan Caferîlere kolaylık olsun diye Türkçe’mize de tercüme edilmiştir. Bunlara örnek olarak da Türk diline kazandırılan Âyetullah Hoî’nin, Âyetullah Humeynî’nin, Âyetullah Cevad Tebrizî’nin, Âyetullah Sistânî’nin “Tevzih-ül Mesâil” adlı kitaplarıyla Âyetullah Gülpeygânî’nin “Muhtasar-ül Ahkâm” adlı kitabını ve Âyetullah Hameneî’nin “Fıkhî Sorulara Cevap” adlı kitaplarını zikredebiliriz. Ancak yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, bu gibi eserler halkın genellikle ihtiyaç duydukları konuları ele aldığından detaylı olmayıp fıkhın bütün boyutlarını içermemektedir.

b)-Müçtehitlerin kendileri gibi ilmi çevrelerin istifade etmesi için genellikle öğrencilerine verdikleri dersleri esnasında yazdıkları fıkhî kitaplar: Bu eserler daha detaylı olup fıkhın bütün boyutlarını, fetvaları gerekçeleriyle birlikte beyan etmektedir. Bu gibi eserlerde eğer bir müçtehit, kendinden önceki veya kendi dönemindeki diğer müçtehitlerden farklı bir görüşe varırsa, bu görüşünü onların görüşlerini niçin kabul etmediğini, onların gerekçelerini hangi yönden yetersiz bulduğunu ve kendi görüşünün neden doğru olduğunu delillendirerek beyan eder. Bu sahada geçmişte ve günümüzde yüzlerce eser yazılmış ve yazılmaktadır. Bunlara örnek olarak da “El-Muhazzeb” (Kadi İbn-i Berrac’ın), “El- Mebsut” ve “El-Hilaf” (Şeyh Tusi’nin), “Resâil-ül Murtaza” ve Emali-l Murtaza” (Şerif Murtaza’nın), “Es-Serâir” (İbn-i İdris El-Hilli’nin), “El-Muteber” (Muhakkik-i Hilli’nin), “Muhtelef-üş Şia” ve “Tezkiret-ül Fukaha” (Allame Hilli’nin), “İzah-ül Fevâid” (Fahr-ül Muhakkikin’in), “El-Muhazzeb-ül Bârî” (İbn-i Fahd-i Hilli’nin), “Câmi-ül Makâsid” (Muhakkik-i Kereki’nin), “Mecme-ül Fâidet-u Vel-Burhân” (Muhakkik-i Erdebilî’nin), “Medârik-ül Ahkâm” (Seyyid Muhammed Âmilî’nin), “El-Hedâik-ün Nâzire” (Muhakkik Bahrânî’nin), “Müstened-üş Şia” (Muhakkik Neraki’nin), “Cevâhir-ül Kelam” (Şeyh Muhammed Hasan Necefî’nin), “Kitâb-üs Salât” (Mirza Nâinî’nin), “Buhus-ün Fil Fıkh” (Şeyh İsfahânâ’nin), “Müstemsek-ül Urve” (Seyyid Hekim’in), “El-Fıkıh” (Âyetullah Humeyni’nin), “El-Fıkh” (Âyetullah Hoî’nin), “El-Fıkh” (Âyetullah Gülpeygânî’nin) ve benzeri eserleri zikredebiliriz. İşte bu gibi eserlere baktığımızda namazın vaktiyle ilgili fetvaların gerekçelerini de görebiliriz.

Elbette Ehl-i Beyt mektebinin fakihleri, bütün fetvalarında olduğu gibi, namaz vaktiyle ilgili fetvalarını da Kur’ân-ı Kerim, Hz. Resulullah’ın ve Ehl-i Beyt İmâmları’nın sahih kanaldan gelen hadisleri, akıl ve icma-i ulemâya dayandırmaktalar. Çünkü Ehl-i Beyt mektebine göre, şer’i hükümleri istifade edebileceğimiz, dört ana kaynak vardır. Bunlar; Kur’ân-ı Kerim, Hz. Resulullah ve Ehl-i Beyt İmâmları’nın sahih kanaldan ulaşan hadisleri, akıl ve icmadır.

Ehl-i Beyt mektebi Ehl-i Sünnet ekolunun genelinin aksine, kıyas ve istihsanın şer’i hükümleri elde etmek için yeterli olmadığı, hatta bir kaynak olmadığı görüşündedir. Bunun gerekçeleri ise şer’i delillerden bahseden “Usul-ul Fıkıh” (Fıkıh Metodolojisi) kitaplarında geniş olarak yer almıştır. Biz şimdilik bu konuya giremeyiz. Çünkü bu bahsimizin çok uzamasına yol açabileceği gibi sizin de sorunuz değildir. İcmaya gelince bunu, tahakkuk bulduğu taktirde, masum imâmın görüşünü de ihtiva edeceği esasına dayanarak kabul eder; ancak böyle bir icmanın tahakkuk bulması imkansız denecek kadar zor olduğundan, bu yol da Caferî fıkhında pek baş vurulan bir yol değildir. Dolayısıyla Ehl-i Beyt mektebi fıkhının temelini oluşturan kaynak Kur’ân, Sünnet ve akıldır.

Şimdi asıl konumuz olan namazların vaktine dönelim. Bendeniz önceki sorunuzu cevaplandırırken, Ehl-i Beyt mektebinde namaz vakitlerinin özel vakit, fazilet vakti, müşterek vakit diye üç kısma ayrıldığını arz etmiş ve özel ve müşterek vaktin öğleyle ikindi ve akşamla yatsı namazları için söz konusu olduğunu ve sabah namazı için ise sadece fazilet vakti ve icza vaktinin olduğunu açıklamıştım. Elbette Ehl-i Beyt mektebi bu görüşlerini hem Kur’ân-ı Kerim âyetlerine, hem de Hz. Resulullah ve Ehl-i Beyt İmâmları’ndan gelen hadislere dayandırmaktalar. Benim namazların vaktiyle ilgili yapılan bütün bahislere burada yer vermem imkansızdır. Çünkü o zaman bu konuda geniş bir kitap yazmak gerekir ki, bunun internet ortamında imkansız olduğunu siz de tasdik edersiniz. İstediğiniz takdirde yukarıda bazılarının isimlerine değindiğim Ehl-i Beyt fakihlerinin yazdığı fıkıh kitaplarının ilgili bölümlerine müracaat edebilirsiniz. Ancak yine de bu hususta bir ön bilginiz olsun diye özet olarak bu bahse değinmek istiyorum.

İlk önce şunu belirteyim ki, önceki yazımda da değindiğim gibi, bizler Ehl-i Beyt fıkhının takipçileri olarak namaz vakitleriyle ilgili görüşümüz Kur’ân-ı Kerim’in namaz vakitlerini belirten âyetleriyle tam anlamıyla uyum içindedir. Çünkü Allah-u Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’in iki âyetinde hangi vakitlerde namaz kılınacağını beyan etmiş, her ikisinde de bizim fıkhımıza uygun açıklamıştır.

Allah-u Teâlâ Hud Suresi’nin 114. âyetinde şöyle buyurmuştur: “Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl ki, iyilikler kötülükleri giderir. Bu, anlayanlar için bir uyarıdır.” Yine Allah-u Teâlâ İsrâ Suresi’nin 78. âyetinde şöyle buyuruyor: “Güneşin batıya yönelmesinden, gece karanlığının basmasına kadar namaz kıl ve sabah namazını da kıl ki, sabah namazı görülmektedir.”

Görüldüğü üzere, birinci âyette Allah-u Teâlâ günlük namazların, gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın kısmında kılınmasını emretmiş ve bunların, bu belirtilen zaman dilimlerinin hangi saatlerinde kılınacağına dair her hangi bir sınırlama getirmemiştir. Açıktır ki, gündüzün ilk tarafı sabah namazının, ikinci tarafı da öğleyle ikindi namazlarının, gecenin gündüze yakın kısmı ise, akşamla yatsı namazlarının vakitlerine değinmektedir. İkinci âyette ise, bu gerçek daha açık bir dille ortaya konmuş ve gündüzün iki tarafıyla gecenin gündüze yakın bölümü apaçık bir şekilde beyan edilmiştir. Yani ikinci âyet birinci âyeti tefsir eder niteliktedir. Çünkü ikinci âyette, gündüzün ilk tarafından maksadın, sabah ezanının okunduğu vakit olan “Fecri Sâdık” olduğu belirtilirken, gündüzün ikinci tarafının ise, öğle ezanının okunduğu vakit olan güneşin batıya meyletmesinden itibaren başladığı açıkça kaydedilmiş; gecenin gündüze yakın olan kısmının nihâyetinin ise, gecenin şiddetli karanlığının çöktüğü zamana kadar devam ettiği beyan edilmiştir. Bu âyetlerde vakti en belirgin kılınan namaz, sabah namazıdır. Çünkü sabah namazı ikinci âyette diğer namazlardan ayrılmış ve fecir kıraatı (Kur’ân-el Fecr) ismi verilerek o namazın fecir vakti kılınacağı kaydedilmiştir. Ama öğleyle ikindi ve akşamla yatsı namazları birbirinden ayrılmadan öğle ezanı vakti olan güneşin batıya doğru meyletmesinden itibaren gecenin karanlığının çöktüğü zamana kadar olan süre zarfında kılınması gerektiği beyan edilmiştir. Bu durumda eğer biz sadece bu âyetleri dikkate alırsak, bu dört namazın bu zaman dilimi içinde kılınmasına hükmetmemiz gerekir. Yani bu âyetlerde bu dört namazdan hangisinin gündüz ve hangisinin gece kılınmasına açıklık getirilmemiştir. Aksine bu âyetlerden bu dört namazın vakit açısından ortak oldukları anlaşılmaktadır. O halde bu süre zarfında bu namazları kılmalıyız. Ama hangisini gündüzün ve hangisini geceleyin kılmamız gerektiğine açıklık getirilmemiştir. Ancak ne var ki, yine Kur’ân-ı Kerim’in kendi emriyle Kur’ân’ı açıklamakla görevli olan Hz. Resulullah bu âyetleri tefsir etmiş ve öğleyle ikindi namazlarının gündüzün ve akşamla yatsı namazlarının da geceleyin kılınması gerektiğini açıklamıştır. Eğer Hz. Resulullah’ın bu tefsiri olmasaydı, biz bu âyetlere istinaden bu süre zarfında bu namazların kılınmasına hükmeder ve tercihin mükellefe ait olduğunu kabul ederdik. Fakat Hz. Resulullah’ın uygulaması ve tefsiri bu dört namazdan ikisinin bu zaman diliminin gündüz bölümüne ait olduğunu, diğer ikisinin de gece bölümüne ait olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Bununla ilgili hadisler hem Ehl-i Sünnet, hem de Ehl-i Beyt kaynaklarında mevcuttur. Burada bu hususta gelen hadislerin tamamına yer vermemiz mümkün olmadığı için örnek olarak Hz. Resulullah’ın namazlarıyla ilgili Ehl-i Beyt kanalından gelen bir hadisi size nakletmekle yetineceğiz:

Caferî fıkhının istinat ettiği hadisleri içermiş olan “Vesâil-üş Şia” kitabının 3.cildinin 115. sayfasında bu hususta şöyle yazıyor: Hz. İmâm Sâdık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Cebrail Hz. Resulullah’a namazların vaktiyle ilgili emirle geldi. Cebrail güneşin batıya meylettiği vakitte (öğle ezanı vaktinde) geldi ve Hazret’e namaz kılmasını emretti, Hazret öğle namazını kıldı. Sonra gölgenin bir insan boyu kadar uzadığı zaman geldi ve namaz kılmasını emretti, Hazret ikindi namazını kıldı. Sonra güneşin batmasından sonra geldi ve namaz kılmasını emretti, Hazret akşam namazını kıldı. Sonra batıdaki kızıllığın düşmesinden (kaybolmasından) sonra geldi ve namaz kılmasını emretti, Hazret yatsı namazını kıldı. Sonra fecrin doğduğu vakitte geldi ve namaz kılmasını emretti, Hazret sabah namazını kıldı. Sonra ikinci gün gölgenin bir insan boyu kadar uzadığı zaman geldi ve namaz kılmasını emretti, Hazret öğle namazını kıldı. Sonra gölgenin iki insan boyu kadar uzadığı vakit geldi ve namaz kılmasını emretti, Hazret ikindi namazını kıldı. Sonra güneşin battığı zaman geldi ve namaz kılmasını emretti, Hazret akşam namazını kıldı. Sonra gecenin üçte biri geçtiği vakitte geldi ve namaz kılmasını emretti, Hazret yatsı namazını kıldı. Sonra sabahın aydınlandığı zaman geldi ve namaz kılmasını emretti, Hazret sabah namazını kıldı. Sonra da Cebrail “İşte bu ikisi arası vakittir” dedi.”

Aziz kardeşim, bu hadiste Hz. Resulullah’ın namaz vakitleri işte böyle tasvir edilmiştir. Ancak ne var ki, yine Kur’ân-ı Kerim’in paklığına tanıklık ettiği, Hz. Resulullah’ın Kur’ân-ı Kerim’in yanında emanet olarak bırakıp, ümmete bu iki büyük emanetten ayrılmamayı öğütlediği, kurtuluş gemisi olarak tanıttığı ve kendinden sonraki on iki halifesi olduklarını açıkladığı Ehl-i Beyt İmâmları, namaz vakitleriyle ilgili bize daha detaylı bilgi vermiş ve Hz. Resulullah’ın namaz vakitleri olarak açıkladığı vakitlerin fazilet vakitleri olduğunu ve icza vaktinin ise daha geniş olduğunu beyan etmişlerdir. Bu husustaki bilgilerin Ehl-i Beyt İmâmları’nın hangisinden geldiği önemli değildir. Önemli olan bu bilgilerin Ehl-i Beyt imâmlarından bize ulaşmasıdır. Siz de biliyorsunuz ki, Ehl-i Beyt İmâmları’nın tamamı istedikleri şekilde konuşma ve tebliğ etme imkanı bulamamıştır. O mübarek zatlar genellikle ya zindanlara tıkılmış, ya da toplumdan tecrit edilerek kendi evlerine hapsedilmiş, sonunda da ya zehir, ya da kılıçla şehit edilmişlerdir. O mübarek zatlar içerisinden sadece Hz. İmâm Muhammed Bâkır (a.s) ve İmâm Cafer-i Sâdık (a.s), dönemlerine denk gelen Emevilerle Abbâsilerin saltanat kavgası sonucu ortaya çıkan siyasi otorite boşluğunun doğurduğu nispi rahatlama ortamından istifade etmiş ve ümmeti daha çok bilgilendirmişlerdir. Dolayısıyla da bu hususlarda en çok bilgi bu iki İmâmdan bize ulaşmıştır.

Bakınız, Hz. İmâm Sâdık (a.s) yukarıda zikrettiğimiz “Güneşin batıya meyletmesinden gece karanlığının basmasına kadar namaz kıl” âyetini tefsir ederken şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teâlâ güneşin batıya meyletmesinden gece yarısına kadar dört namaz farz kılmıştır. Onlardan ikisinin vakti güneşin batıya meyletmesinden güneşin batmasına kadardır. Ancak bu (öğle), şundan (ikindiden) önce kılınmalıdır. Onlardan ikisinin vakti de güneşin batmasından gece yarısına kadardır. Ancak bu (akşam), şundan (yatsıdan) önce kılınmalıdır.” (Vesâil-üş Şia C.3, S.115)

Yine o Hazret, Allah-u Teâlâ’nın “Güneşin batıya yönelmesinden gece karanlığının basmasına kadar namaz kıl ve sabah namazını da kıl ki, sabah namazı görülmektedir” âyetinin tefsirinde şöyle buyurmuştur: “Âyette geçen ‘Güneşin Dülûk’undan maksat güneşin batıya yönelmesidir. Gece karanlığının basmasından maksat ise gece yarısıdır. Âyetteki Kur’ân-ül Fecr’den maksat ise iki rekat sabah namazıdır.” (Vesâil-üş Şia C.3, S.116)

Yine Zürâre diyor Hz. İmâm Sâdık’a (a.s) öğle ve ikindi namazlarının vaktini sordum. Hazret şöyle buyurdular: “Güneş batıya yöneldiği zaman öğle ve ikindinin vakti girmiştir. Ancak bu (öğle), şundan (ikindiden) önce kılınmalıdır. Sonra onların vakti güneş batıncaya kadar devam etmektedir.” (Vesâil-üş Şia C.3, S.92)

Yine o Hazret bu sözüne daha da açıklık getirerek şöyle buyurmuştur: “Güneş batıya yöneldiği zaman öğle namazının vakti girmiştir. Ta ki, bir namaz kılanın dört rekatlık bir namaz kılabileceği bir süreye kadar. Bu süre geçtikten sonra öğle ve ikindinin vakti girmiştir. Ta ki, güneşin batmasına bir namaz kılanın dört rekatlık bir namaz kılacağı bir süre kalıncaya kadar. Güneşin batmasına sadece bu kadar bir süre kalınca artık öğle namazının vakti çıkmış ve güneş batıncaya kadar sadece ikindi namazının vakti kalmıştır.” (Vesâil-üş Şia, C.3, S.92)

Yine bir hadiste şöyle geçer: Hadisi nakleden diyor; ben İmâm’a öğle ve ikindi namazlarını unutup güneş batmasına az kala hatırlayan kimsenin ne yapması gerektiğini sordum. İmâm (a.s) şöyle buyurdular: “Eğer onlardan birisinin vakit dışına kalmasından korkmuyorsa, önce öğle sonra ikindi namazını kılmalıdır, ama eğer, böyle bir korkusu olursa, önce ikindiyi kılmalı sonra da hemen ardından öğle namazını kılmalıdır.” (Vesâil-üş Şia, C.3, S.94)

Yine Zürâre diyor ben Hz. İmâm Cafer-i Sâdık’a (a.s): “Dostlarımızla bizden birinin evinde toplanıyoruz. Bu arada bizden biri öğle diğeri ikindi namazını kılıyor. Bütün bunları da öğle namazının vaktinde yapıyoruz. Acaba bunun hükmü nedir?” dedim. İmâm (a.s): “Bunun bir sakıncası yoktur; Allah’ın hamd ve nimetiyle vakit geniştir” buyurdu. (Vesâil-üş Şia, C.3, S.95)

Bunlar gibi yüzlerce hadis Ehl-i Beyt imâmlarından bize ulaşmıştır. Bizim onları teker teker nakletmemiz olanaksızdır. Peki bu hadislerden ne anlaşılır? İşte bu hadisleri Hz. Resulullah’ın namaz kılma vaktini beyan eden hadislerle bir araya getirdiğimizde şu husus açıklık kazanıyor ki, Hz. Resulullah’ın namaz kıldığı vakitler bu namazların fazilet vaktidir. Bu namazların icza vakti ise âyet-i kerimede de beyan edildiği üzere yukarıda açıklandığı şekildedir. Ehl-i Beyt İmâmları’ndan namaz vakitleriyle ilgili nakledilen diğer hadislerden bazılarını da mülahaza ettiğimizde bu husus tam anlamıyla açıklık kazanır. Bir hadiste şöyle geçiyor: Zürâre diyor; “Hz. İmâm Sâdık’a (a.s): Ben oruç tutuyorum ve güneşin batıya yönelmesine kadar asla uyumuyorum. Güneş batıya doğru yönelince nafile namazımı kılıyor, sonra da öğle namazını kılıyorum. Sonra nafile namazımı kılıyor, daha sonra da ikindi namazını kılıp uyuyorum. Bütün bunlar henüz halkın namaz kılmasından önce olur” dedim. İmâm (a.s) şöyle buyurdu: “Ey Zürâre, güneş batıya yönelince, vakit dahil olur, ancak ben senin bu vakti daimi olarak vakit edinmeni sevmem” buyurdu.”(Vesâil-üş Şia, C.3, S.98)

Görüldüğü üzere İmâm (a.s) Zürâre’ye bu uygulamasının câiz olmadığını söylemiyor. Aksine, bu uygulamanın câiz olduğunu teyit etmekle birlikte, bunun fazilet vaktinin sevabından mahrum bırakacağından ona devamlı olarak böyle yapmamasını öğütlüyor.

Yine bir hadiste şöyle geçiyor: Zürâre diyor; “Ben Hz. Muhammed Bâkır’a (a.s) öğle vaktini sordum. Hazret şöyle buyurdu: “Öğle namazının vakti güneşin batıya meyletmesinden sonra meydana gelen gölgenin bir kol boyu uzayıncadır. İkindi namazının vakti ise, iki kol boyu uzayıncadır.” Sonra da şöyle buyurdu: “Hz. Resulullah’ın mescidinin duvarı o günlerde bir insan boyuncaydı. Hazret onun gölgesi bir kol boyu uzayınca öğle namazını, iki kol boyunca uzayınca da ikindi namazını kılardı.” Sonra İmâm şöyle devam etti: “Bir kol boyu ve iki kol boyu gölgenin uzamasının niçin ölçek alındığını biliyor musun?” Ben: “Niçin ölçek kabul edilmiştir?” dedim. İmâm: “Nafile namazı kılmak için ölçü koyulmuştur. Sen öğle namazının nafilesini gölgenin bir kol boyu uzamasına kadar kılabilirsin. Eğer gölgenin bu kadar uzamasına kadar nafile namazını kılmamışsan, artık nafile namazını bırakmalı ve farz namazını kılmalısın. Keza ikindi namazının nafilesini gölgenin iki kol boyu uzamasına kadar kılabilirsin. Eğer gölgenin bu kadar uzamasına kadar nafile namazını kılmamışsan, artık nafile namazını bırakmalı ve farz namazını kılmalısın” buyurdu.” (Vesâil-üş Şia, C.3, S.103)

Görüldüğü gibi bu hadiste de İmâm Hz. Resulullah’ın bu namazları ayırarak kılmasının hikmetine işaret etmiş ve bunun da onların nafilesinin kılınabileceği süreyi belirlemek olduğunu vurgulamıştır. O halde bu vakitler bu namazların fazilet vakitleridir. Bu süre zarfında bu namazları nafileleri ile birlikte kılmak mümkündür. Ama bu süreleri aşınca artık bu namazları fazilet vaktinde kılmak şansı kaybedileceğinden, İmâm nafilenin terk edilmesini ve bu namazların kendilerinin kılınmasını emrediyor. Çünkü bu namazları fazilet vakitlerinde kılmak onları nafileleriyle birlikte fazilet vaktinin haricinde kılmaktan daha faziletlidir. Yoksa bu vakitleri aşmak onları icza vakitlerinin dışında kılmak anlamına gelmemektedir. Ehl-i Beyt kanalından bu hususu pekiştiren yüzlerce hadis vardır. Ancak biz şimdilik bu kadarıyla yetiniyoruz.

Ehl-i Sünnet ekolüne gelince, ben bu hususta geniş bir araştırma yapmış değilim. Zaten Hz. Resulullah’ın (s.a.a) Kur’ân-ı Kerim’den sonra kendilerine uymamızı emrettiği Ehl-i Beyt’in açıklamasından sonra buna bir gerek de kalmıyor. Ama yine de bu ölçülerin Ehl-i Sünnet ekolü tarafından da kabul edildiğini göstermek gayesiyle Ehl-i Sünnet ekolünün önde gelen alimlerinden olan Kurtubî’nin yukarıda bahsi geçen, Allah-u Teâlâ’nın “Güneşin batıya yönelmesinden gece karanlığının basmasına kadar namaz kıl” âyetinin tefsirinde ortaya koyduğu tespitlerini aktaracağım.

Kurtubî mezkur âyetin tefsirinde şöyle yazıyor: “İbn-i Atiyye şöyle demiştir: “Âyette geçen “Dülûk” kelimesi lügatte meyletmek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla meyletmenin başlangıcı öğle vaktidir. Sonu ise, güneşin battığı andır. O halde öğle vaktinden güneş batmasına kadar geçen süreye “Dülûk” denir. Çünkü güneş bu süre zarfında meyil halindedir. Demek ki, Allah bu âyette “Dülûk” esnasında ve “Dülûk” vaktinde olan namazları zikretmiştir. Buna öğle, ikindi ve akşam namazı dahil olur. Akşam namazının gece karanlığı süresine dahil olması da sahihtir. Nitekim bir grup öğle ve ikindi namazlarının vaktinin öğle vaktinden güneş batmasına kadar devam ettiği görüşünü benimsemişlerdir. Çünkü Allah-u Teâlâ onların farziyetini “Dülûk”a (meyletmeye) bağlamıştır. Bu sürenin tamamında da “Dülûk” (meyletme) vardır. Bu görüşü Evzâi ve Ebu Hanife normal hallerde, Mâlik ve Şafii de zaruret halinde kabul etmişlerdir. Mâlik, İbn-i Abbâs’ın “Güneşin dülûku”ndan maksadın onun meyletmesi olduğunu, gecenin karanlığının basmasından maksadın ise gecenin karanlığıyla birlikte olduğunu” dediğini nakletmiştir. Ebu Ubeyde ise gecenin karanlığından maksadın gecenin siyahlığı olduğunu söylemiştir.

Ben diyorum ki, namaz vakitlerinin geniş olduğunu söylemek, daha tercih edilir bir görüştür. İmâm Ebu Muhammed Abd-ul Ganî b. Said’in tahriç ettiği Acleh bin Kindi’nin hadisinde İbn-i Zubeyr, Câbir’in şöyle dediğini nakletmiştir: “Hz. Resulullah güneşin batmasına az kala Mekke’den hariç oldu ve Saraf bölgesine varıncaya kadar akşam namazını kılmadı. Bu mesafe de dokuz göz irimi kadardır.” Bunun neshedildiği görüşü ise açık değildir. Dolayısıyla ulemamız Cebrail’in akşam vaktiyle ilgili hadislerini fazilet vaktine yorumlamışlardır. İşte bunun için ümmet akşam namazının güneş batmasıyla acele kılınması hususunda ittifak etmiştir.

İbn-i Huvayz şöyle demiştir: “Müslümanlardan hiç birinin camide cemaatla kıldığı akşam namazını güneşin batmasından sonra geç vakte ertelemesini göremezsin. Vaktin genişliğini belirten hadisler ise onun cevaz vaktini açıklamaktadır.” (Tefsir-i Kurtubî mezkur âyetin tefsiri)

Aziz kardeşim gördüğünüz gibi, sabah namazı dışındaki dört namazın vakitleri Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin arasında yaygın olan şimdiki vakitlerle sınırlı değildir. Âyet-i Kerime’de ve Hz. Resulullah ve Ehl-i Beyt İmâmları’nın hadislerinde de beyan edildiği üzere bunların vakitleri daha geniştir. Ancak sınırlı olan onların fazilet vakitleridir. Her ne kadar Hz. Resulullah ve Ehl-i Beyt İmâmları’nın genel uygulaması fazilet vakitlerine riâyet edecek şekilde olmuşsa da ümmete kolaylık yolu da açık bırakılmıştır. Zaten bizim fıkhımız da bundan gayrisini söylememektedir.

Namazların cem edilerek kılınmasına gelince, önceki yazımda bununla ilgili yeterli kaynak vermiştik. Dolayısıyla burada bu hususta Ehl-i Beyt kanalından gelen sadece bir hadisi nakletmekle yetineceğim. Hz. İmâm Cafer-i Sâdık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hz. Resulullah hiçbir mazeret olmadan öğleyle ikindi namazını öğle vakti cemaatla kılmıştır. Akşam ve yatsı namazlarını da hiçbir mazeret olmaksızın batıdaki kızartının kaybolmasından önce cemaatla birlikte kılmıştır. Bütün bunları ümmetine vakit hususunda genişlik sağlamak için yapmıştır.” (Vesâil-üş Şia, C.3, S.102)

Aziz kardeşim, işte biz Hz. Resulullah’ın ümmetine açık bu kolaylıktan istifade etmekteyiz. Dolayısıyla da bunun hiçbir mahzuru yoktur.

 

Soru: Bilhassa İmâmlar namazları nasıl kılmışlar; onu iyi bilmemiz gerekir. Şia’da namazlar 3 vakit deniyor, halbuki İmâmlar biliyoruz ki çok namaz kılıyorlardı. Zeyn-ül Âbidin 1000 rekat gecede namaz kılarmış. Bu kadar namaza ehemmiyet veren İmâmlar da mi 3 vakit kılmışlar. Bu birleştirme her zaman mümkün mü? Her zaman birleştirilip kılınır mı?

 

Cevap: Muhterem kardeşim bu sorunuzun bazı bölümlerine önceki bölümlerde gereken cevap verilmiştir. Diğer bazı bölümlerini de burada kısaca cevaplamaya çalışacağım.

Ehl-i Beyt’in namaza ne kadar ehemmiyet verdiği, geceleri sabahlara kadar namaz ve ibadetle geçirmeleri inkar edilecek şey değildir. Ancak bu ayrı şeydir, namazın nasıl kılınması gerektiği veya nasıl kılınmasının câiz olduğu ayrı şey. Önceden de geniş bir şekilde belirttiğimiz gibi namazların özel vakitleri vardır, müşterek vakitleri ve fazilet vakitleri. Biz, her fırsatta, ister Şîa, ister Sünnî kaynaklara dayanarak, namazların müşterek vakitte kılınmasının hiçbir sakıncasının olmadığını vurgulamakla birlikte, fazilet vakitlerinde kılınmasının daha faziletli ve daha çok sevaba mucip olacağını açık bir şekilde beyan ediyoruz. Caferi ilmihallerine bakan her kes de bunu açıkça görebilir. Ancak Allah ve Resulü’nün, özellikle bazı zaman ve zeminlerin de durumunu dikkate alarak ümmete lütfettiği bir ruhsat ve kolaylığı onların elinden almaya çalışmak, kraldan daha kralcı kesilmek olmaz mı?

Sonra, eğer hadislerde Allah Resulü’nün, her hangi bir zaruret olmadığı zamanlarda dahi, ümmete kolaylık olsun  diye böyle bir uygulamaya baş vurduğu açık açık beyan edildiği halde, hâlâ, bunun sadece zaruret zamanında câiz olduğunda ısrar edenlere şaşmamak elde değil doğrusu! Bu kardeşlerimiz bu yersiz ısrar yerine söz konusu hadisleri senet ve muhteva açısından çürütmeğe çalışsınlar (tabi eğer becerebilirlerse). Aksi takdirde bu tür ısrar ve itirazlar, abesle iştigalden başka bir şey değildir.

“İmâmların nasıl namaz kıldığını öğrenmemiz gerekir” diyorsunuz. Çok doğru. Keşke hep birlikte gayret edip de o İlâhî insanların her konuda nasıl davrandıklarını öğrenmeğe çalışsak. Fakat faraza onların bu konuda istisnasız daima her namazı kendi fazilet vaktinde kıldıklarını tespit etmekle birlikte, onların, müşterek vakitte kılmanın da hiçbir sakıncası yoktur dediklerini görürsek, bu ruhsattan istifade etmek isteyen kimselere de itiraz hakkımız yoktur. Evet Arapça biliyorsanız eğer bu hakikatleri Ehl-i Beyt’in hadislerinde açık bir şekilde kendiniz müşahede edebilirsiniz.

Bunları da beğenebilirsin Diğer Yazılar