Mısır ve Mısır’daki Şiilik

0
Mısır ülkesi 869/980 kilometre kare yüz ölçümü ve ortalama 75 milyonluk nüfusuyla bir kuzeydoğu Afrika ülkesidir.

Asya kıtasında bulunan Sina yarımadasının bir bölümü de bu ülkede yer almaktadır. Kuzeyinde Akdeniz’e, doğusunda Kızıldeniz’e kıyısı bulunan Mısır’ın, batısında Libya, güneyinde Sudan yer almaktadır. Mısır, Asya Kıtası’nda yer alan Sina Yarımadası üzerinden kuzeydoğusunda Filistin’le komşudur. Başkenti Kahire ve resmi dili Arapçadır.
Bu ülke İbranîler tarafından “Mısraim” adıyla anılmakta ve “Hummer” döneminde Yunanlılar tarafından “Egiptus” olarak adlandırılmıştır. Bu ülkenin eski insanları Ahdiatik kitabı esasına göre “Mısraim b. Ham b. Nuh”un çocuklarıdır. Mısır halkının ırkı Arap değildir, bilâkis Avrupa dillerinde kendilerine “Egypt” denilen Kıptî’dirler. Egypt kelimesi Kıptî kelimesiyle ilintili bir kelimedir.
Mısır, Ortadoğu ve Afrika ülkeleri arasındaki en kalabalık ülke olma özelliğini taşımaktadır ve halkının çoğunluğunu Müslümanlar oluşturmaktadır. Mısır halkı genellikle Nil Nehri kıyısında yaşamaktadırlar. Mısır halkının yarısı şehirlerde yaşamaktadır. Bunların çoğunluğu da Kahire, İskenderiye ve bu şehirlerin varoşlarında yaşamaktadır.

Mısır, uzun bir dönem Mısır’ı elinde bulunduran İngilizlerden bağımsızlığını ikinci dünya savaşından sonra kazandı. Bu ülke siyasi ve kültürel açıdan orta doğu ve Arap dünyasının en önemli ülkelerinden biridir. Bir çok Mısır vatandaşı, uluslar arası ve bölgesel kuruluşların başkanlığını yapmıştır.

“Resulullah’ın (s.a.a) Ehl-i Beyt’i (a.s) İslam tarihinin cihadını oluşturdu. Tarihin bu kahramanlarından biri Seyyid-i Şüheda Hz. Ebu Abdullah Hüseyin (a.s)’dır. Kendisi “La ilahe illallah” kelimesinin hakimiyeti için cihat etti. Hüseyin, Mustafa ve Hatice’nin evladı, Ali ve Fatıma’nın oğlu, Hasan-ı Mücteba’nın kardeşidir. İslâm dini Onun cihadı sayesinde diridir.”

Bu sözleri birkaç yıl önce el- Ezher camisinin imamı “Şeyh Muhammed Ferhat” imam Hüseyin’in (a.s) doğum günü münasebeti ile Cuma Namazının birinci hutbesinde söylemişti. Mısır halkı imam Hüseyin’in (a.s) doğum gününü 28 Rebiussani’de kutlamaktadırlar. El- Ezher camisinin cemaat imamı Cuma namazının birinci hutbesini Ehl-i Beyt’in (a.s) ilahi özelliklerini ve Hz. Hüseyin ve onun değerli ailesinin tanıtımına ayırmıştı. Kendisi nebevî hadislere dayanarak şunları söyledi: “Fatıma’yla dostluk, Peygamberle dostluktur. Fatıma’yla düşmanlık Peygamberle düşmanlıktır.” Ayrıca Mahşer gününe değinerek şöyle söyledi: “o gün kulaklara şöyle bir çağrı gelir: “Ey mahşer halkı gözlerinizi kapatın, çünkü Fatıma buradan geçecek. Sonra Fatıma 70 bin evlâdıyla birlikte oradan geçecek.”

Ehl-i Beyt’in (a.s) muhabbeti yüzyıllar önce hatta Fatımi devletinden önce Mısır Müslüman halkının kalp ve canına işlemiştir. Bunun geçmişi İslam’ın ilk yıllarına Mısır’ın İslam ordusu tarafından fethine kadar ilerlemektedir. Bu orduda Hz. Ali’nin dostları olan “Ebu Zer Gaffari”, “Miktat b. Esvedikendi” ve “Ebu Eyüp Ensari” bulunmaktaydı. Bu kişiler aleni bir biçimde Hz. Ali’yel Mürteza’nın sevgi ve dostluğunu savunur ve halkı Hz. Ali (a.s) yönüne davet ederlerdi. Halkı sevgi ve muhabbete davet konusunda hiçbir zaman geri kalmamışlardır.[1]

Tarih-i Şia kitabının yazarı şöyle yazmakta: “Eğer Şia mezhebi İslam dininin Mısır’a girdiği ilk günden itibaren Mısır’a girmiştir, dersek abartmış olmayız.”[2] Bazıları Mısır halkının Hz. Ali ve ailesine olan sevgisini “Muhammed b. Ebu Bekir”in Hz. Ali (a.s) tarafından Mısır valiliğine atanmasına bağlamaktadırlar. Ama tarihsel kanıtlara bakılırsa hatta Hz. Ali (a.s) halife olmadan önce bile Hz. Ali ve ailesinin sevgisi Mısır Müslümanlarının gönlünde taht kurduğu yönündedir.

Hz. Ali (a.s) Şialarının –Hz. Ali hilâfete gelmeden önce- Mısır’da yayılmasının delillerinden biri Makrizi’nin şu sözünde yatmaktadır. Bu konu hakkında şöyle yazmaktadır: “Kays b. Said Ensari Mısır’a gönderildiğinde hicri 37 yılının rebiulevvel ayında Mısır’a ulaştı. Mısır halkı o günden sonra Hz. Ali’nin askeri ve ordusundan oldular.”[3] İbni Esir’de 36 Hicri olayları hakkında şöyle yazmaktadır: “Hz. Ali’nin (a.s) elçisi halka hutbe okuyup konuşma yaptıktan sonra halkı Hz. Ali’ye biat etmeye çağırdı. Halk ayağa kalkarak Hz. Ali’ye biat ettiklerini açıkladılar. Mısır düzene girdikten sonra Hz. Ali adamlarını Mısır’a gönderdi.”[4]

Söylendiği gibi Muhammed b. Ebu Bekir ve Kays’ın Mısır’ın idaresi için gönderilmesi ve onların Ehl-i Beyt’e olan aşk ve muhabbeti, halkın Ehl-i Beyt’in faziletlerini öğrenmesine ve tanınmasına sebep olarak Şia’nın manevi nüfusunun orada yayılmasına sebep oldu. “Amr b. As”ın orada hükümeti ele geçirmesinden sonra –kendisi habis ve Peygamber Ehl-i Beyti’nin muhalifi olan bir kişiydi- Mısır’da çok geniş kapsamlı olarak halkı Ehl-i Beyt’ten (a.s) uzaklaştırmak için faaliyetlerde bulundu. Bir çok insan öldürülerek, hapse atıldı bir kısmı da sürgün edildi. Bunlara rağmen Hz. Ali’nin dostları oldukça fazlaydı.

Markizi şöyle yazmakta: “Hz. Ali (a.s) şehit olduktan sonra Muaviye hükümeti ele geçirdiğinde Mısır’ın asker ve soyluları Osman taraftarı idi, ama halkın çoğunluğu Hz. Ali’nin dostlarından sayılmaktaydı.”[5]

Emevi hükümeti Şialar ve Ehl-i Beyt (a.s) taraftarları için oldukça zor ve acı doluydu. Bu dönemde Hz. Ali’ye küfredip, sövme işi oldukça yayılmış ve Ali dostları da inzivaya çekilmişti. Gerçi bunlar aleni bir biçimde peygamber ailesini himaye edecek bir güce sahip değillerdi, ama Ehl-i Beyti’n sevgisi onların gönüllerinde yer edinmiş ve onların yolunu sürdürmeye vefalı idiler. Abbasiler döneminde de bu durum devam etti. Gerçi iktidarlarının ilk günlerinde imam Hüseyin’in (a.s) intikamını alma vaadiyle meydana çıkmış, ancak kısa bir süre sonra alevi ve Şialara karşı çeşitli zulüm ve sitemi reva görmüşlerdi.

Mısır halkının kendisine biat ettiği Mısır’a giden ilk alevi “Ali b. Muhammed b. Abdullah”tır.[6] Kendisi Hz. İmam Hasan Mücteba’nın (a.s) torunlarındandır. Ali b. Muhammed, Mısır’da Şia’nın ihya edilmesi için çaba sarf etti, ama Abbasilerin zulüm ve sitemleri karşısında başarılı olamadı. Mısır’da gerçekleştirilen alevi kıyamları Şiaların Mısır’daki konumunu güçlendirerek onların inzivadan çıkmasını sağlamıştır, ancak Şiaların Hz. Ali’nin halifeliği dönemindeki görkem ve ihtişamını geri getiremedi. Fatımilerin çıkışı, Ehl-i Beyt’in (a.s) muhabbetinin halkın gönlünde yeniden şahlanışına sebep oldu. Fatımiler İsmailiyye fırkasından ve kendilerini Hz. Zehra’nın (s.a) neslinden bilmekte olduklarından silsilelerini Fatımi olarak adlandırmışlardı. İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şehadetinden sonra Onun takipçileri altı fırkaya bölündü. Bu fırkalardan biri İsmaili fırkası idi. Onların düşüncesine göre imam Cafer Sadık (a.s)’dan sonra büyük oğlu olan İsmail imamete gelmiştir. İsmail’in Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) hayattayken 145 hicri yılında öldüğünü inkar ederek “O ölmedi ve ölmeyecektir. O kaim olan Mehdi’dir ki ümmetin kurtuluşu için geri dönecektir.”[7] Diyorlardı.

Fatımi devletinin ilk halifesi kendisini “Muhammed b. İsmail b. Cafer Sadık”ın neslinden bilip, Hz. Zehra’nın (s.a) soyundan olduğunu söyleyen “Ubeydullah el- Mehdi”dir. 301 yılında “İskenderiye”yi ele geçirerek Mısır’ı fethetme niyetini aşikar ederek, 308 yılında Fatımi devletinin temelini Tunus’ta attı. Kısa sürede Mısır’ı da ele geçirdi.

Fatımiler kendilerini Şia ve Ehl-i Beyt’in muhibbi olarak bilirlerdi. Her ne kadar hak mezhep olan on iki imam Şia’sından ayrılsalar da kendilerini halife yerine imam olarak tanıtmaktaydılar. Bununla Şialıklarını ifade etmek istiyorlardı.

İslami İşler Yüksek Kurulu Üyesi ve “el- İmam Cafer Sadık (a.s)” kitabının yazarı “Abdulhalim el- Cendi” Fatımi hükümeti ve İmam Cafer Sadık’la (a.s) olan ilişkileri hakkında şöyle yazmakta: “İmam Cafer Sadık (a.s) İslam tarihinde alim ve bilgin olan tek imamdır. Dünya tarihi O’nun dini, fıkhi, sosyal ve iktisadi düşünceleriyle sağlamlaşmıştır. Buna göre devlet ve ülkeler ihtişamla kurulabilmiştir. Mısır, firavunların döneminden sonra tarihin en görkemli hükümetinin bu topraklarda kurulduğuna şahittir. Bu devletin sınırları Atlas Okyanusu sahillerinden Süveyş Körfezine kadar uzanmaktaydı. Bu hükümet yani Fatımi hükümeti eğer Türk orduları tarafından durdurulmasaydı, Himalaya zirvelerinden Asya kıtasının kalbine kadar inecekti.”[8]

Merhum “Dehhuda” Fatımilerin ilk halifesi hakkında şöyle yazmakta: “Ubeydullah b. Muhammed Fatımi Alevi”, İmam Cafer Sadık’ın (a.s) çocuklarından, Mağrip’te Alevi devletinin kurucusu, imamı ve Mısır’daki Fatımilerin ceddidir. Nesebi konusunda ihtilaflar vardır. Kendisi Suriye’nin Salime bölgesinde sükunet etmekteydi. Sonra adamlarının çoğunu İmam Zaman’ın (Hz. Mehdi a.s) zuhurunu halka müjdelemeleri ve ona davet etmeleri için Mağrip’e (şimdiki Fas ve etrafı) göndermiştir.”[9]

Mısır’ı tamamıyla tasarruf eden ilk Fatımi halifesi “Emiru’l Mu’zeddin lillah” olmuştur. “Cevher” adındaki Ordu komutanı bu başarıyı gösterebildi. Ondan önce Fatımi ordusu Mısır’ın tamamını kontrolü altına alamamıştı. Mısır’ın fethi 358 H. K. Yılında gerçekleşti. “Mu’zeddin lillah” Kahire’yi kurdu. O tarihten sonra Kahire Mısır’ın başkenti olarak kaldı. Kendisi Şia mezhebinin Mısır’da yayılması için özel gayret sarf etti. Onun döneminde ezan Şiaların okuduğu tarzda okunmaya başlandı. Miras, talak, Cuma namazı, alış veriş hükümleri gibi konularda Şia fıkhına göre amel edilmekte Ehl-i Beyt’in (a.s) övgüsü yayılmaktaydı. Bu dönemin en önemli kuruluşlarından biri “el- Ezher Üniversitesi” olmuştur. Buranın kurulmasının amacı burada Şia fıkhının öğretilmesiydi. Buranın adı da Hz. Zehra’nın adından alınmıştır. (Ezher kelimesi, Zehra kelimesinin erkek kipinden gelmiş şeklidir.)

“Emiru’l Mu’zeddin lillah” bu büyük medreseyi kurarak çok büyük bir alanı vakıflaştırdı. Kendisi ve öteki Fatımi halifeleri oranın vakıf alanını genişlettiler. Halifelerin tek amacı ise Al-i Muhammed’in (s.a.a) fıkıhı ile Şia mezhebinin orada okutulması içindi.”[10]

Ehli sünnetin büyük alimi “Celalettin Suyuti”nin belirttiğine göre “Emiru’l Mu’zeddin lillah” Kahire’yi ele geçirip bu ülkedeki kıtlıkta olan halka yardım ettikten sonra Resulullah’ın (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’inin (a.s) menkıbelerinin anlatılması için emir verdi. Hatiplere emrederek Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a), Hz. Ali (a.s), Hz. Fatıma (s.a), Hz. Hasan (a.s) ve Hz. Hüseyin’in (a.s) menkıbelerini anlatmalarını istedi.

Fatımilerin diğer bir halifesi olan “el-Hakim biemirillah” seleflerinden daha fazla Şia mezhebinin yayılması için çaba sarf etti. Onun zamanında fıkıh ve lügat ilminin okutulması için “daru’l- hikme” adında bir fakülte kuruldu. Burası kısa bir zamanda asrının en büyük kütüphanesine dönüştü.

Fatımiler Şia mezhebinin yayılması için çaba göstermelerine rağmen öteki mezheplere de saygı ve ihtiramla yaklaşmaktaydılar. El- Ezher üniversitesi çeşitli mezheplerden İslam ulemaları, ve hatta Hıristiyan düşünürleri ile İslam düşünürleri arasındaki münazara ve söyleşi merkezi konumundaydı.

Merhum “Seyfi Azad” “Tarihi Hulefayı Fatımi” kitabında şöyle yazmakta: “el- Ezher üniversitesi sadece Fatımilerin davet merkezi değildi, bilakis Şafii, Hanefi ve öteki ulemalar da orada toplanırdı… Fatımiler ilim ve hikmet konularında taassup etmez, Şia ve Sünni ulemaya karşı hoşgörülü davranırlardı.”[11]

“el-Hakim biemirillah” kendi zamanında iki Maliki alimini fıkıh talimi için davet etti.”[12]

Fatımiler döneminde Ehl-i Beyti’n (a.s) şehadet ve doğum günlerinde yas ve kutlama meclisleri yaygınlaştı. Kutsal kabirlerin ziyareti ve özellikle Aşura günü yas meclisleri yayıldı. Kahire’de olan “Makam-ı Re’sul İmam Hüseyin (a.s)”, “Hz. Zeyneb’e nispet verilen kabir” ve “Seyyide Nefise’nin kabri” Al-i Muhammed’in (s.a.a) muhabbetinin halkın nezdinde artmasının ana unsurlardandır. Bu ziyaret yerleri günümüzde de Ehl-i Beyt (a.s) âşıklarının ziyaret yerleridir.

Mısır Müslümanlarının başlıca ziyaret yerlerinden biri “Meşhed-i Re’su’l Hüseyin (a.s)”dır. Mısırlıların inancına göre Hz. İmam Hüseyin’in (a.s) mübarek kesik başlarının orada defnedildiği yönündedir. Mısır halkı Fatımiler döneminde bu mekana oldukça itibar ve şeref vermekteydiler, özellikle Aşura günleri orada toplanır mersiye okur, matem tutar ve türbenin yanında deve, sığır ve koyun kurban ederek Hz. Hüseyin’e (a.s) olan sevgilerini dile getirirlerdi. Fatımi devletinden sonra bu gelenekler kalksa da günümüzde de Aşura günü, cami imamları özellikle el- Ezher camisi kanlı Kerbela kıyamı hakkında konuşur ve Aşura şehitlerini ihtiramla anarlar.

Aynı şekilde İmam Hüseyin’in (a.s) doğum günü yıldönümünde Mısır’da üç gün kutlama şenlikleri düzenlenmektedir. Buhreler, Sufiler ve dervişler olmak üzere çeşitli mezhepsel fırkalar bu kutlama şenliklerine katılır ve İmam Hüseyin (a.s) hakkında şiir, meddahi ve kasideler okurlar…

Bazı tarihçilere göre İmam Hüseyin’in (a.s) mübarek kesik başı önceleri Kudüs’te defnedilmiş, sonraları Kahire’ye götürüldüğü yönündedir. Bu konu hakkında “Makrizi” şöyle yazmaktadır: “Efdal b. Emir el- Cuyuş” Kudüs’ü ele geçirdikten sonra “Askalan”a girdi. Orada İmam Hüseyin’in (a.s) kesik başının defnedildiği bir harabe vardı. Efdal, İmam Hüseyin’in (a.s) kesik başını topraktan çıkararak ona koku sürerek, özel bir sepete koyarak Onu Askalan’daki en güzel eve koydu. Başın defnolunduğu harabeyi de onararak abat etti. Bu harabe yerin onarımı bittikten sonra, mübarek kesik başı kendi sinesinin üzerine koyarak o şekilde yaya olarak onu kendisiyle birlikte Kahire’de şu anda bulunan “Meşhed-i Re’su’l Hüseyin (a.s)” yerine ulaştı. Başın Askalan’dan Kahire’ye yaya olarak götürülmesi Hicri Kameri yılının 548’inin Cemadiuluhra ayının sekizinde Pazar günü gerçekleşti. Denilir ki mübarek kesik baş defnedildiği yerden çıkarıldığında gördüler ki baştan kan akmakta ve kanı kesilmiyor ve misk kokusu gibi bir koku ondan çıkıyor.”[13]

İbni Betute’de bu konu hakkında şöyle yazmakta: “Şerif mezarlardan bir diğeri de şanı yüce, mukaddes meşhet “Meşhed-i Re’su’l Hüseyin (a.s)”dir. Onun için çok büyük ve muazzam bir bina yaparak gümüşle onu süslemişlerdir. Gerçekte böyle bir yer hakkıyla yapılmıştır.

Kudüs’te ünlü bir meşhet vardır. Çünkü Hüseyin b. Ali (a.s) Kahire’ye taşınmadan önce oradaydı. Bugün bile orada Masum İmamların (a.s) türbeleri dışında Ehl-i Beyt (a.s) için büyük bir bina bulunmaktadır.”[14]

Meşhed-i Re’su’l Hüseyin (a.s)’ın camisinin duvarlarının üzeri Ehl-i Beyt’in (a.s) methi hakkında bir çok ayet ve hadisle işlenmiştir. Örneğin “kul la eselikum aleyhi ecren ille’l meveddet fil kurba”[15] ayeti oraya yazılmıştır. Bunun kendisi halkın peygamber Ehl-i Beyti’ne olan şiddetli muhabbetini göstermektedir.

Bu yazılardan bir diğeri de şöyledir: “Re’sül Hüseyin makamı Mısır’ın kabesidir.”[16]

Kahire’nin ziyaret yerlerinden bir diğeri de Hz. Zeyneb’in (s.a) kabri şerifleridir. Bazı tarihçilerin görüşüne göre Hz. Zeynep (s.a) Mısır’da bir süre yaşadıktan sonra orada vefat ederek Kahire’de defnedildi. Bazılarına göre Hz. Zeyneb’in (s.a) Şam’da vefat edip gömüldüğü yönündedir. Bir grup ise hazretin Medine’de defnedildiği yönündedir.

Hz. Zeyneb’in (s.a) Mısır’a seferini işaret eden en önemli kitaplardan biri “Yahya b. Hasan Hüseyni el- Abideli el- A’reci”nin yazdığı “Ahbaru’z Zeynebat” kitabıdır. Ayetullah uzma Necefi Mer’eşi (r.a) bu kitaba yazdığı mukaddimede bu kitabın güvenilir bir kitap olduğunu vurgulamıştır. Bu kitapta Hz. Zeyneb’in (s.a) Mısır’a gittiği ve Recep ayının ortasında 62 veya 63 hicride Mısır’da vefat ettiği yazmaktadır. Ayetullah Gazi Tabatabai’ de (r.a) Hz. Seyyid-i Şühedanın ilk kırk günü adlı kitabında “Ahbaru’z Zeynebat” kitabını teyit ederek Hz. Zeyneb’in Mısır’a gittiğine dair 12 başka kaynak getirerek Hz. Zeyneb’in Kahire’de vefat ettiğini ifade etmektedir. Öte yandan bazı araştırmacılar “Ahbaru’z Zeynebat” kitabının senetlerinde kuşku duyarak, Hz. Zeyneb’in (s.a) Mısır’a gittiğini reddetmekte ve Onun Şam’da olduğunu vurgulamaktadırlar.

Hz. Zeyneb’in (s.a) Kahire’ye gittiği meşhurdur. Hz. Zeynep, bir müddet dönemin Mısır Hakim’inin özel danışmanı olarak atanarak “Sahibetu’ş Şura” lakabını aldığı yönündedir. Mısır’da kaldığı dönem zarfında İslami ilimler ve Kur’an-ı Kerim üzerine toplantılar yaparak kadınlara ders verdiği yönündedir.

Mısır halkı Hz. Zeyneb’in (s.a) zerihini öperek hacetlerinin kabul olması için ona tevessül etmektedirler. Şialar gibi Ehl-i Beyt’in (a.s) matemini tutarak ağıt yakmaktadırlar.

Gelinlerin Hz. Zeyneb’in (s.a) türbesinde tavaf etmeleri geleneksel bir sünnettir. Kadınlarla erkeklerin tavaf ettikleri yerler bir birinden ayrıdır. Oradaki güzel koku oranın ruhani ortamını güzelleştirmektedir. Mısır halkının çoğunluğu Şafii olmasına rağmen bazıları Şialar gibi kolları yanlarında eli açık olarak namaz kılarak namaz sonrası “tekebellellah” derler.

Bir çokları Hz. Zeyneb’in (s.a) hareminin inkar edilemeyecek parlak ve aydınlatıcı keramete sahip olduğuna inanmaktadır. Şayet bundan dolayı gün boyu zerihin etrafı bir an olsun boş kalmamaktadır.

Kahire’nin teberrük sahibi mezarlarından bir diğeri de “Seyyide Nefise” kabridir. Seyyide Nefise, Hasan b. Zeyd b. Hasan b. Ali b. Ebu Talib’in (a.s) kızıdır. Mısır halkı bu alime ve abide hanımefendiye oldukça ihtiram göstermektedir. Burada toplanarak toplu olarak zikir ve ziyaret etmektedirler. Bu haremin duvarlarından birinde “İftitah” duasının bir bölümü yazmaktadır: “Allahumme ene nerkebu ileke fi devletin kerimetin…” dua güzel bir tabloya yazılmıştır. İlginç olan şu ki duanın altında şöyle yazmaktadır: “Mehdi’ye takdim edilir.” Haremin içinde de Ehl-i Beyt’in (a.s) methini anlatan ayetler yer almaktadır. Seyyide Nefise’nin babası Abbasi halifesi tarafından beş yıl Medine’nin hakimi idi. Sonra tutuklanarak hapse atıldı ve tüm mallarına el konuldu. Seyyide Nefise İshak adındaki (İmam Cafer Sadık’ın oğlu) kocasıyla birlikte Mısır’a gitti. Hicrî Kameri yılının 208’inde orada vefat etti. Kendisi keramet sahibiydi. Duaları kabul olurdu. Muazzam bir kadın, söz ve siması gökyüzünün merdiveni, evi ise öksüz ve sahipsizlerin sığınak yeriydi.

Seyide Nefise vefat ettiğinde kocası İshak onun cesedini Medine’ye götürmek istedi. Halk gözyaşları içinde evinde toplanarak ondan onu götürmemesini ve Nefise’nin meşhedinin Mısır’da olmasını istediler. Sonra Nefise’yi yaşadığı evde defnettiler. O, Ramazan ayında vefat etmiş, oruçlu halk o şekilde ona gözyaşı dökmüştü.[17]

Mısır toplumu oldukça dindar bir toplumdur ve kendi kimliklerinin sadece İslam olduğunu savunmaktadırlar. Kahire kadınlarının çoğunluğu kapalıdır. Genellikle Kur’an sesi dükkanlardan ve yollardan duyulur. Mısır halkının vahhabiler gibi Şialara karşı mezhebi taassubu yoktur. Mısır yazarlarının çoğunluğu tarih boyunca İslâm dininin doğduğu yıllar ve özellikle Peygamberin (s.a.a) halifesi konusunda insaflı bir yaklaşım sergilemişlerdir. Mısırlı yazar “Abdulfettah Abdulmaksut”’un kaleme aldığı “el- İmam Ali b. Ebu Talip” kitabı buna şahitlik etmektedir. Mısırlı yazarların bir çoğu altıncı İmam Cafer Sadık (a.s)’ın ilim ve bilgisini belirtmişlerdir.

Kahire dışında Mısır’ın bir çok bölgesinde de Ehl-i Beyt’in (a.s) muhabbetinin izleri görülmektedir. “Said” bölgesinde özellikle “Kena” ve “Esevan”da İmam Cafer Sadık’a nisbet verilen “Ceafire” diye bir topluluk yaşamaktadır. Ceafire, Mısır’da iki milyon kadardır. Bunlar Sünnilerle birlikte yaşamakta ve düşünceleri Şia’nın düşüncelerine yakındır.

“Buhre”ler de Afrika’da yaşayan İsmaili Şialardan bir gruptur. Bunların Mısır’ın bir çok yerinde yaşamaktadırlar. Fransız araştırmacı “Jean Kludpen Rood” bu topluluk hakkında şöyle yazmakta:  Doğu Asya’da Şia üç gruptur bunların tamamı “Gucurati”dirler ve dilleri de Gucurati’dir. Bunlardan biri “Buhre” adında İsmaili’dirler. Bunlar oldukça fazla servet elde etmişlerdir ve genellikle okumuş ve mühendis olmuşlardır. Kahire’de yatırımlar yapmışlardır. Bunların görüşüne göre Hz. Zeyneb’in (s.a) kabri Şam’da değil, Kahire’dedir. Ayrıca İmam Hüseyin’in mübarek kesik başı da Kahire’dedir.[18]

İran İslam İnkılabının ardından kötü niyetli eller ve tefrika peşinde koşan kişiler –Vahabilerden olsun batı taklitçisi gruplardan olsun- Mısır halkının gönlündeki Ehl-i Beyt (a.s) aşkını silmek için oldukça çaba sarf ettiler. Bu doğrultuda bir çok yazılar yazılarak, konuşmalar tertiplendi. Ama Mısır halkının Şii vicdanları aynı şekilde diri kaldı.

Ehl-i Beyt (a.s) tarih boyunca cihat, fedakârlık, Allah sözünün desteklenmesi, azamet ve cesaretle Müslümanları garanti altına almıştır ve bu asırda da O’nların muhabbeti Müslümanların birliğine sebep olacak ve dünya şirk ve küfür düzenlerinin yıkılmasını sağlayacaktır. İnşallah.
——————–

[1] — Tarih-i Şia, Allâme Muhammed Hüseyin Muzaffer, tercüme Doktor Seyyid Muhammed Bakır Hücceti, s. 285

[2] – Adı geçen eser, s. 257

[3] – Adı geçen eser, s. 258. Hattat’ın nakliyle, 4/149

[4] – Adı geçen eser, s. 258, Kamil’in nakliyle, 3/160

[5] – Adı geçen eser, s. 258. Hattat’ın nakliyle, 4/151

[6] – Ali b. Muhammed b. Abdullah b. Hasan b. Ali b. Ebu Talip aleyhi selam

[7] – Grmetiyan Kıyamı, Doktor Hüseyin Ali Mümtehin, s. 9

[8] – el- İmam Sadık (a.s), Abdulhalim Cendi, Arapça nüshası, s. 4

[9] – Grmetiyan Kıyamı, Doktor Hüseyin Ali Mümtehin, s. 58

[10] – Şia Tarihi, Allame Muhammed Hüseyin Muzaffer, s. 271 dipnot

[11] – Tarih-i Hulefa-i Fatımi, s. 28, Grmetiyan Kıyamından alıntı

[12] – en- Nücumu’z Zahire, c. 6, s. 172, Grmetiyan Kıyamından alıntı

[13] – Şia Tarihi, Allame Muhammed Hüseyin Muzaffer, s. 280 dipnot

[14] – er- Rahile, s. 21 ve 34

[15] – Başka bir açıdan Mısır, Cemile Kedyur, s. 49

[16] – a.g.k, 49

[17] – a.g.k, s. 49

[18] – el- İmam Sadık (a.s), Abdulhalim Cendi, Arapça nüshası, s. 4 ve 5

Bunları da beğenebilirsin Diğer Yazılar