Kars Ehlibeyt

  • Oturum Aç
  • Kayıt Ol
    Kayıt
    Yıldız işareti (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.
    İsim: *
    Kullanıcı Adı: *
    e-Posta: *
    Şifre: *
    Şifre Tekrarı: *
  • Arama Yap
Font Boyutu
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
ANASAYFA arrow KENAN ÇAMURCU arrow Tasviye Harekatı..
Tasviye Harekatı.. PDF Yazdır e-Posta
Hürriyet gazetesinin dışpolitika yazarı Ferai Tınç, NTV’de yayınlanan Yazı İşleri adlı programda (7 Ocak 2009) ABD ve İsrail’in Türkiye’den beklentisinin Hamas’a İsrail’in ateşkes şartlarını kabul ettirmek, hatta biraz daha ileri gidilerek “Hamas’ı İran’ın etki alanından çıkarıp sisteme dahil etmek” olduğunu söyledi. Tınç, son günlerde hükümetin Hamas’la da temasa geçmesinin arkasında böyle bir karar ve niyet olduğunu belirtti.
Türkiye'nin AKP hükümetiyle birlikte Ortadoğu'ya açılmasının (bazı laik yazarların iddia ettiği gibi) bir eksen kayması ya da Türkiye'nin Batılı kimliğinden kısmen de olsa vazgeçmesi anlamına mı geldiği tartışmaları arasında öne çıkan sonuç, Ankara'nın Ortadoğu'ya önceki dönemlerden farklı dozda yönelmesinin ardında ABD tarafından onaylanmış bir yeni açılımın yattığı yönündedir. Buna göre AKP iktidarı, Ortadoğu'da İran, Hizbullah, Hamas ve Suriye'den oluşan eksenin yanında yeralmayacak, aksine bu ekseni (hususen de İran'ı) dengeleyici bir rol oynayacaktır. Kriz anlarında da yine bu eksen lehine ve menfaatine değil, tarafsız görünerek ama esas itibariyle bu ekseni geriletmeye çalışan tarafın taleplerinin bu eksen içindeki takipçisi olacaktır.
Arap dünyasının en demokratik seçiminin yapıldığı Filistin’de yüzde 60’ı aşan bir siyasi destekle seçimi kazanan (Ocak 2006) Hamas, öteden beri “sistem” içine çekilmek isteniyor. Suudi Arabistan ve Mısır’ın eşgüdümünde yürüyen bu operasyonun Temmuz 2006’da İsrail’in Lübnan’a saldırmasıyla destekleneceği umuluyordu muhtemelen. Fakat İsrail ordusunun Hizbullah karşısında ağır bir yenilgi almasının Hamas’a hiç beklenmedik bir emsal oluşturmasıyla işlerin sarpa sardığı anlaşılıyor.
Galiba İsrail’in Lübnan saldırısından beklenen, Lübnan’da Hizbullah’ın tasfiye edilmesini sağlayarak hem “yeni Ortadoğu”ya direnen eksende önemli bir gedik açmak, hem de Hamas’ın gözünü korkutarak “sistem”e dönmeye zolamaktı. Doğrusu eğer Hizbullah İsrail karşısında yenilgiye uğrasaydı ve Lübnan siyasetinden tasfiye edilseydi belki Hamas’ın Filistin’de tutunması kolay olmayabilirdi. Ancak gelişmeler tam aksi yönde varlık bulunca hesaplar da alt üst olmuş oldu.
O kadar ki, Hizbullah’ın İsrail ordusunu püskürtmesi bölgede uluslararası siyasette olduğu kadar Lübnan iç siyasetinde de deprem yarattı ve iktidardaki 14 Mart koalisyonu bir anda muhalif koalisyon karşısında zaafa uğradı. Nitekim Hizbullah’ın zaferinden sonra gerçekleştirilen Doha toplantısında (Mayıs 2008) Hizbullah’ın mutabakat koşulları tüm maddeleriyle kabul edilip Lübnan’da siyaset buna göre yeniden yapılandırılınca Filistin’in İsrail işgalinden kurtarılması için mücadele etmek gerektiğini savunarak seçime giden Hamas’ın geri adım atmasını gerektirecek hiçbir neden kalmamıştı.
Hamas, yıllardır barış masalarında Filistin’in adım adım kaybedilişine karşı yeni bir ses, yeni bir soluk ve yeni bir umut olduğu için iktidara getirilmişti ve kurduğu hükümet mümkün olan en kısa zamanda Filistin’in işgalden kurtarılmasını sağlamalıydı.
Hamas’ın İsrail’le ateşkes ya da barış görüşmelerine başlayabilmek için öncelikli koşulu İsrail’in 1967 savaşından önceki sınırlara çekilmesi olunca ABD ve İsrail’in buradan “yeni Ortadoğu”ya varılamayacağını gördüğünü düşünebiliriz. Dolayısıyla seçimlerden bir yıl sonra, başlarında eski güvenlik şefi Muhammed Dahlan’ın bulunduğu Abbas’a bağlı silahlı güçlerin Hamas hükümetine karşı darbeye kalkışması sonuç vermeyince Haziran 2007’de Filistin’i ikiye böldüler. Bilindiği gibi, Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas ve Fetih partisi yöneticileri Batı Şeria’ya geçerek orada ABD ve İsrail’in yardımı, AB ve Türkiye’nin desteğiyle ikinci bir hükümet kurdu. Hamas yönetimindeki Gazze’nin bu şekilde yalıtılması, gelmekte olan felaketin habercisi gibiydi aslında. Nitekim bir yıl sonra da (Aralık 2008) İsrail’in tüm savaş kapasitesini kullandığı Gazze saldırısı patlak verdi.
Türkiye, TOBB eliyle yürüttüğü ticari ilişkilerini ve TİKA eliyle yürüttüğü siyasi ilişkilerini Abbas’ın yönetimindeki (ABD ve İsrail’in desteğindeki) Batı Şeria’ya kaydırdı. Bu değişikliğin izahı, İsrail izin vermediği takdirde Gazze’de hiçbir şey yapılamayacağı ve durum normalleşene dek böyle gidileceği şeklinde oldu.
Lübnan ve Filistin’de hayata geçirilemeyen Ortadoğu’ya nizam verme projesi en önemli iki ayağında böylelikle sekteye uğramış oldu. Projenin eşbaşkanı ve uygulayıcısı olan Türkiye’nin bu iki gelişmeden fazlasıyla etkilendiğini ve iş yükünün arttığını düşünmenin önünde bir engel yoktur. Nitekim Hürriyet yazarı Ferai Tınç’ın, Türkiye’nin Hamas’ı sisteme döndürme görevini yürüttüğünü açıklıkla belirtmesi, meselenin Hamas ile İsrail arasında ateşkes ya da barış sağlanmasından daha önemli hedefleri bulunduğuna işaret ediyor. Keza, Yeni Şafak yazarı İbrahim Karagül’ün, CNN Türk’te katıldığı (6 Ocak 2009) Tarafsız Bölge programında “Türkiye’nin Hamas’ı dönüştürdüğü” yorumunu aktarması, ne anlama geldiğini tam kestiremediği için bu açıklıkla ifade etmiş olabileceği bir saf kanaat olarak, BOP patronajının AKP dışpolitika yapıcılarından Hamas’la ilgili nasıl bir işlev beklediğine ilişkin hesap kitabı yeterince gösteriyor.
Ortadoğu’da böyle büyük hareketlenmeler olması elbette ki hiç tekin değildir. Üstelik bu meselenin iç halkasında Türkiye’nin yeralması, hem de Milli Görüş’ten kopup gelen muhafazakâr demokrat bir iktidarın döneminde bu hareketlenme ve projenin hayat buluyor olması çok daha kaygı vericidir.
Birbiri ardınca sıralanan verileri altalta yazıp bilançoya baktığımızda kabaca görünen odur ki, Ankara, muhafazakâr iktidar ve bu iktidara ilişik muhafazakâr sivil toplum gücüyle “yeni Ortadoğu”nun inşasında epeydir aktif rol üstlenmiş durumdadır.
Türkiye, bu işlevi bölgesel krizlerde “arabulucu”, “kolaylaştırıcı”, “çözüm arayan tarafsızlık” gibi modellerle yerine getiriyor.
Fakat sorunlarda oynamak istediği role bakınca Ankara’nın konumunun pek de tarafsızlık olmadığı açıkça görülüyor. AKP hükümeti, genellikle ABD ve İsrail karşıtı durumundaki tarafı ikna etmek, koşullara uymasını sağlamak ve barış adı altında direnişten vazgeçirmek için çalışıyor. Lübnan’da Hizbullah’a götürülen öneriler ABD-İsrail ekseninde yeralan odakların beklentilerinden oluşuyordu. Hamas’ın ikna edilmesi için gösterilen çaba da Hamas’ın istekleri için değil, karşı tarafın talepleri doğrultusundadır.
İsrail’in Gazze’ye saldırısına tepki veren Erdoğan’ın İsrail açısından caydırıcı olacak hiçbir adım atmadığına dikkat edilmelidir. Muhalefet liderlerinin haklı olarak dikkat çektiği gibi, Erdoğan, İsrail’i sıkıntıya sokacak hiçbir girişimde bulunmamıştır.
Keza hükümete ilişik medya ve sivil toplumda da benzeri bir davranış üslubu gözlemleniyor.
Mesela Gülen Hareketi, Gazze katliamını Filistin sorunu olarak görmüyor. Bu soruna tarihsel süreci içinde bakmıyor ve meseleyi İsrail-Hamas denklemi şeklinde takdim ediyor.
Gazze saldırısının onikinci gününde gelen yeni Ergenekon dalgasına bakarken “yeni Ortadoğu” projesini ve bu projenin Türkiye’den beklentisini ihmal etmek yanlış olacaktır.
Fakat burada tuhaf olan şudur ki, Ergenekon davasının gidişatına bakan kimi ulusalcılar, BOP’un ünlü “ılımlı İslam”ının Türkiye’deki iktidarı olarak AKP’nin ülkeyi adım adım “şeriatçı” bir siyasi rejime sürüklediğini öne sürüyorlar. Aynı çevreler, AKP’nin bölgesel rolünü de yine “ılımlı İslam” içinde tanımlayarak Ortadoğu’ya bu ideolojinin yayılması için işlev üstlendiğini öngörüyorlar. Ergenekon davasına konu olan kişilerin ise bu çerçeveye itiraz eden simalardan oluştuğunu, böylelikle Türkiye’de yapılmaya çalışılan değişimin önündeki direnç hatlarının kırılmak istendiğini savunuyorlar.
Ama aynı çevrelerin nasıl olup da “yeni Ortadoğu” ve “ılımlı İslam” ekseninin dışında kalan, hatta bu aksa karşı mücadele veren Hizbullah, Hamas, İran ve Suriye konusunda çok olumsuz fikirlere sahip olduğunu açıklamak kolay gözükmüyor.
Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon davasında sanık veya potansiyel sanık olarak hesaba katılan kesimler; Hizbullah, Hamas ve İran’ı bölgeyi dinselleştirmeye çalışan güçler olarak kabul ediyor ve bunu da “yeni Ortadoğu” ve “ılımlı İslam” ekseninin dışında düşünemiyorlar.
Muhtemelen Türkiye’de iktidarın dinî kimlik kökeninden geliyor olmasıyla bölgenin diğer dinî hareketleri arasında kabaca ve hızlı bir özdeşlik ilişkisi kuruyorlar. İki dinî kimliğin birbirinden çok farklı eksenlerde ve kamplarda yeralmasıyla ise ilgilenmiyorlar.
Bunun bir nedeni, belki böyle bir ayrımı farkedemiyor olmalarıdır. Çünkü din konu olduğunda topyekün itiraz tarafına geçtiklerinden ister ABD-İsrail operasyonlarına uyumlu ılımlısı olsun, ister bu ılımlı modele karşı sahihi olsun İslam’ın her türlü görünümüne karşı çıkabiliyorlar. Yahut İslam’ın ılımlısı ile sahihi arasında aslında fark bulunmadığını iddia ederek (böyle bir düşüncenin hiçbir temeli bulunmasa bile) kendilerini ikna ediyor da olabilirler.
Ya da Ergenekon davasının yürümesinden yana olan AKP yanlısı medya, sivil toplum kuruluşları ve toplum kesimlerinin iddia ettiği gibi, Ergenekon davasının sanıkları aslında ABD ve İsrail içindeki İslam karşıtı odakların Türkiye’deki uzantılarıdırlar.
AKP hükümetine karşı yapmaya çalıştıkları darbenin de aslında 28 Şubat 1997’de Erbakan hükümetine karşı yapılandan farkı yoktur. Hal böyle olunca Ortadoğu’da “ılımlı İslam”ı araç olarak kullanarak iktidar, rejim ve sınır değişiklikleri gerçekleştirmeye inanan Washington ve Tel Aviv’deki odaklara karşı farklı lobilerle birlikte çalışıyor olabilirler.
İşin burasının hayli karmaşık olması, ilişkiler ağının karmaşasından çok, galiba kafaların karışık olmasından kaynaklanıyor.
Ulusalcı çevreler, milli menfaatleri kollama ile dinî geleneklerin dışavurumlarına karşı çıkma arasına sıkışmış vaziyette, ne yapacaklarını bilmez haldeler. Dinî tezahürlere itiraz ettiklerinde kestirmeden Washington ve Tel Aviv’in rotasına oturuyorlar.
Fakat bu rotanın yeni emperyalizmle bağı üzerinden sorunları görmeye çalıştıklarında bu kez itiraz liginde İslam’la karşılaşıyorlar ve karşılarına İran, Hizbullah ve Hamas çıkıyor.
Ulusalcılardan ve Ergenekon sanıklarından bağımsız olarak ele aldığımızda hiç kuşku yok, Türkiye’de, bir zamanlar İmam Humeyni’nin “Amerikancı İslam” adını verdiği “ılımlı İslam” doktrinine dayanan köklü bir değişim projesi adım adım uygulanıyor. Bu doktrine göre Türkiye, NATO’nun görev, işlev ve faaliyet sahası güncellemesinde artık kanat ülke olmaktan çıkarılmıştır. Nitekim NATO’nun Haziran 2004 İstanbul toplantısında bu güncelleme gerçekleştirildi ve Başkan Bush bu değişikliği İstanbul Ortaköy’de, Boğaz Köprüsü ile Ortaköy Camii’nin dekoratif öğe olarak kullanıldığı fotoğrafı vererek açıkladı.
Türkiye’nin böyle bir role hazırlanmasının gereği, ülkenin küresel sisteme daha fazla entegre olması, ama bunu yaparken de kendi geleneksel değerlerine dayanmasıydı. AKP iktidarının böyle bir arayışta göreve hazır olduğunu göstererek parmak kaldırması Washington’da olumlu karşılık bulunca süreç başlamış oldu.
Muhafazakârların, Amerika’nın bölgeye zaten nizam vereceğini, kendileri işin içinde olmasa da yapılacak ve belki bu yüzden kendilerinin aleyhine gelişebilecek olan operasyonu lehlerine çevirebilmek için operasyonun parçası olmak gerektiğinden bahsettiğini biliyoruz. “Yeni Osmanlıcılar” denilen grup ise BOP’un içine sızıp bir tür simbiyotik yaşam türü gibi hareket etmeyi ve Osmanlı yüzyılının ideallerini harekete geçirmeyi seçenek olarak benimsedi. Kabuk tarafından bakıldığında bir tür Osmanlıvari küreselleşmeyi Ortadoğu bölgesine getirmeye çalışan BOP’un akış yönünü değiştirebilir ve onu doğrudan “yeni Osmanlıcılık”ın hizmetine koşabilirlerdi.
Ulusalcıların haklı olduğu nokta, bütün bunların ancak Türkiye’de laik rejimden vazgeçilmesiyle, ya da laikliğin yeniden tanımlanıp geleneksel ve dinî değerlerle çatışmayan yeni tür laikliğin inşa edilerek mümkün olabileceğiydi. Bunun için ilk yapılacak şey, eski laik kadroların tasfiyesi olabilirdi.
CHP lideri Baykal, bugün Ergenekon sanığı olarak gözaltına alınan, hapse atılıp mahkemeye çıkarılan (aralarında asker/sivil üst düzey bürokratların da bulunduğu) onlarca kişinin neden görevlerinden ayrıldıklarında değil de aradan geçen yıllar sonra bu muameleye maruz kaldıklarını soruyor. Baykal’a göre bunun cevabı, bu işin yapılmasının zamanının şimdi gelmesi ve operasyon için uygun zamanın tam da şu an olmasıdır.
Baykal haklıdır. Washington’ın bölgesel çıkarlarına uygun, geleneksel ve dinî değerlere dayalı değişim ve ülkenin küresel sisteme tam entegrasyonu için ilk yapılması gereken eski laik kadroların tasfiye edilmesidir ve bunun zamanı tam da şu andır.
Çünkü AKP ve onun çevresinde halelenmiş muhafazakâr kesimler, birinci iktidar döneminden çok daha kararlı (ve tedirginliklerinden kurtulmuş) olarak artık operasyonu hayata geçirebilecek güce erişmişlerdir.
Eski laik kadroların İslam konusundaki ürkütücü karşıtlıklarına bakınca halkın çoğunluğunun böyle bir operasyona ikna edilmesi hiç zor olmadı, olmuyor.
Son Ergenekon dalgasını yorumlayan Baykal, “projeyi yapanlar”, “uygulayanlar” ve “izleyici kalanlar” kategorilerinden sözetti. Sözkonusu rejim değişikliği sürecinin bunların tümü için de kötü sonuçları olacağını uyardı.
“Projeyi yapanlar”, BOP ve “ılımlı İslam” fikrinin sahipleri olarak Washington’ın başında olduğu, AB’nin proje ofisi olarak görev yaptığı, İsrail’i korumayı ve başkenti İsrail olan bir Ortadoğu kurmayı amaç edinmiş “uluslararası toplum”dan başkası değildir.
“Uygulayanlar”, muhafazakâr AKP hükümeti, iktidara ilişik sivil toplum, cemaatler, kurum ve kuruluşlar, kanaat önderleri, bürokratlar gibi öğelerden oluşan ve eski laik kadroların yerini almaya çalışan yeni kadrolardır.
“İzleyici kalanlar” ise başta TSK olmak üzere eski laik kadrolar ve her düzeyden laik yaşam biçiminin mensuplarıdır. Baykal, bu son kategoriye hitap ederken mümkünse rejimin zinde güçlerini harekete geçirmeyi, bu olmazsa siyasi alanın tüm aktörlerini CHP için seferber etmeyi amaçlıyor olmalıdır. Fakat her halükarda “izleyici kalanlar”ın öncüsü ve önderi TSK’dır. Baykal, TSK’nın siyasi rejimdeki değişim sürecinden masun kalmayacağını ikaz etmektedir.
Bir türlü cevabı bulunamayan soru şudur: Ergenekon davasına konu olan fikirler ve kişiler, Türkiye’yi, eski MGK Genel Sekreteri emekli general Tuncer Kılınç’a atfen öne sürüldüğü gibi Rusya ve İran eksenine oturtarak ABD yörüngesinden çıkarmak mı istiyorlar, yoksa aksine, 28 Şubat darbesi döneminde olduğu gibi Washington-Tel Aviv ekseninin uydusu mu yapmak niyetindeler?
Kılınç’a ilk tepki verenlerin AB proje ofisinin Türkiye dosyasını bir an evvel uygulamaya koydurmak için AKP iktidarına kesintisiz baskı yapan liberaller olması, Kılınç’ın ortaya attığı fikrin içinde Washington-Tel Aviv eksenine uydu haline gelme unsurunun bulunmadığını gösteriyor olabilir. Fakat bu kez, liberal ve muhafazakâr kesime sert tepki veren grubun da, tıpkı karşı oldukları liberaller ve muhafazakârlar gibi, ABD-İsrail ekseninin Ortadoğu’daki hegemonyasına son vermeye çalışan aktörlere (İran, Hizbullah, Hamas) karşı olması kafa karıştırıcıdır.
Yine, CHP liderinin de her defasında Türkiye’deki “ılımlı İslam” değişimini “Humeyni’nin İran’ı” kavramsallaştırmasına başvurarak izaha kalkışması, eğer İran’da yaşanan değişim hakkındaki cehaletinin ürünü değilse işin içinde bir bit yeniği olduğunun kanıtı sayılmalıdır. Zira 1979’dan bu yana İran’da yaşanan değişimin önemi, laik bir dikta olan şahlık rejiminden cumhuriyete geçilmesi kadar, yeni cumhuriyetin ABD’nin bölgesel hegemonyasına en sarsıcı darbeyi indirmesinden geliyor.
Oysa AKP yönetimindeki Türkiye’de yaşanan değişim, bunun tam aksine, Washington’ın bölgesel hegemonyasını ihya edecek proje kapsamında cumhuriyetin dönüştürülüp bir tür otokrasiye (belki oradan da meşrutiyet, hatta mutlakiyete doğru) yönelinmesidir.
Tüm bileşenleri hesaba katılarak bakıldığında ulusalcılar ile AKP iktidarı arasındaki kamplaşmanın ne kendi içinde, ne de birbirine karşıyken belli bir tutarlılık izlemediği gözlemlenecektir. O nedenle, ulusalcıların bir sözcüsünün Türkiye’yi Washington-Tel Aviv ekseninden çıkarmak gerektiğinden sözettiği konuşma içinde Hamas’ı PKK’ya benzetmesi ve Türkiye’nin ulusal güvenlik gerekçesiyle İsrail’le ittifak içinde olması gerektiğinden bahsetmesi şaşırtıcı gelmemelidir. Bu tuhaf, anlaşılmaz, üzerinde yeterince düşünülmediği belli analizi de genellikle emekli generaller yapmaktadır. Eski alışkanlıkla TSK’nın stratejik önermelerine dayanarak ve derinlemesine analizlere pek kafa yormayarak yaptıkları yorumlarda İsrail’in Hamas’a karşı savaşmasında Türkiye’nin PKK ile mücadelesine fazlasıyla benzeyen unsurlar bulabilmelerine şaşmamak lazımdır. Oysa bu tür benzetmelerle Türkiye’yi İsrail gibi işgalci bir ülke olarak konumlandırarak yola çıktıklarının farkında bile değillerdir. İsrail, BM kararlarıyla tespit edildiği ve tarihsel gerçeklerin gösterdiği gibi Filistin topraklarını işgal etmiş bir rejimdir. Hamas ise bu işgale karşı direnen siyasi bir partidir ve temsil ettiği Filistinlilerden son seçimlerde yüzde 60’ın üzerinde oy alarak hükümeti kurmuştur.
Hamas’ı PKK’ya benzeten emekli generaller, PKK’nın uğruna mücadele ettiği toprakları PKK’ya ait ama Türkiye tarafından işgal edilmiş topraklar olarak konumlandırdıklarının farkında mıdırlar? Halbuki doğru benzetme, İsrail’i kuran siyonist terör örgütleri (Irgun, Haganah, Stern vs.) ile PKK arasında olabilir. Çünkü bu örgütler, meşru toprak bütünlüğüne sahip olan Filistin ülkesini terör eylemleri yoluyla parçalayarak üzerinde İsrail adı altında bir devlet kurmayı başarmışlardır. PKK da meşru toprak bütünlüğüne sahip Türkiye topraklarını parçalayıp üzerinde bir devlet kurmak istemiyor mu?
Neye nereden bakması gerektiğini bilmeyen ulusalcılar, Ortadoğu’daki rejim ve sınır değişiklikleri operasyonunda rol almayı epeyce tahlil etmiş olan muhafazakârlar (ve liberaller) karşısında zihnen ve entelektüel bakımdan tutunabilirler mi?
Projeyi yapanlar, üzerinde epeyce çalışılmış bir fikri yeni milenyumla birlikte hayata geçirmeye koyuldular. Projeyi uygulayanlar, üzerinde epeyce çalışılmış bir master plan zemininde açık gedik yanlarını kapatarak yollarına devam ediyorlar. Projeyi izlemede kalanlar ise, ya yapacak bir şey olmadığından, ya da projeyi yapanların ağır tasfiye tehdidi altında bulunduklarından şimdilik seslerini çıkarmamayı maslahata uygun görüyorlar.
Halen bu kapsamlı proje 2001’den bu yana bir türlü ayaklarını Ortadoğu’ya basamadıysa bu engellemenin kahramanları İran, Hizbullah ve Hamas’tır. Zaten o nedenle son zamanlarda “İran nüfuzunun yayılması” gibi bir tehdidi sıklıkla duyuyor ve mesela “Hamas’ın İran’ın etki alanından çıkarılması” gibi bir hedefin herşeyden önemli hale gelmesini ibretle izliyoruz.
Hamas’ın dönüştürülmesi ise tıpkı Türkiye tecrübesinde olduğu gibi, İslamcılıktan muhafazakârlığa doğru evrilmenin adıdır ve ancak bu yolla İsrail’in normalleşmesine meşruiyet kazandıracak yeni bir siyasi kimlik inşa edilebilir.
Öyleyse stratejik soruların ilki şudur: Bu işi yapmayı gerekli gören ve bu misyona aday olan taraf, Ergenekon davasının fiili ve potansiyel sanıkları mıdır, yoksa onların karşıtı liberaller ve muhafazakârlar mı?
İkinci olarak, Ergenekon projesiyle eski laik kadroları tasfiyeye koyulan liberal-muhafazakâr ittifakı ile Ergenekon’a konu olan kadrolar arasındaki gerilim ve çatışmada ağırlıklı olan yön küresel proje midir, yoksa yerli, iç ve yatay çelişki mi?
Üçüncüsü, eğer TSK Ergenekon projesine itirazını kendine özgü tarzda gösterir de siyasi rejimin dişlilerine müdahale ederse bu, tamamen yerli ve iç dinamiğin harekete geçmesi anlamına mı gelecektir, yoksa küresel projenin bir başka boyutunun Türkiye’ye yansıması mı sözkonusu olacaktır?
Dördüncüsü, Ergenekon’a konu olan eski laik kadroların Ortadoğu’da İran, Hizbullah ve Hamas’a ama genel olarak da Rusya, Çin, Latin Amerika ve Uzak Asya kuşağına kadar uzanan alternatif küreselleşmeye zaman zaman gösterdiği anlaşılmaz tepki, mevcut BOP projesinin aktivistleri hakkında iyimser düşünmeye mi ya da Ergenekon’a konu olan eski laik kadrolardan kuşkulanmaya mı neden olmalı?
Beşincisi ve sonuncusu, Ergenekon’a konu olan eski laik kadrolar ve TSK, BOP projesine itiraz ederken Türkiye’yi bu projenin karşı kutbunda mı konumlandırmaya hevesliler, yoksa yine BOP içinde kalarak muhafazakâr-liberal ittifakının projenin eşbaşkanı veya ortağı olmaktan çıkarılmasını ve onların yerine (tıpkı 28 Şubat darbesinde olduğu gibi) kendilerinin geçirilmesini mi talep ediyorlar?
Eski laik kadrolar, ellerindeki iktidarı kaybetmemek için daha fazla laikliğe ve Batıcılığa sarıldıkça ortadaki meselenin aslında -merhum Ali Şeriati'nin söylediği gibi- "dine karşı din" durumu olduğunu hiç anlayamaz hale geliyorlar. Onların olan biteni anlayamamaları ise mevcut projenin mimarları ve uygulayıcılarının işlerini ziyadesiyle kolaylaştırıyor.
Mesele bundan ibarettir!
Fikritakip
 
< Önceki   Sonraki >

Duyurular:

Değerli site ziyaretcileri...

Sitemizin bütün bölümlerine erişmeniz için mutlaka üye olmanız gerekmektedir.

Ücretsiz Üyelik işleminizi yaparak :

Yardımlar Listesine,Sohbet Bölümüne,Soru ve cevap Bölümüne ve sadece üyelere açık olan bütün bölümlere ulaşabilirsiniz.

Üye olmanızı önemle rica ederiz.

Camimize Aşağıdaki Bankalar Aracılığıyla Bağış Yapabilirsiniz.

Yapı kredi Bankası Kars Şb : 805.08.264

T.C Ziraat Bankası Kars Şb :  476 28555-5001

Vakıfbank Kars Şb :               00158007263750310

  Web   : www.isiklicamii.org ve www.karsehlibeyt.org

e-mail  : Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

               Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

İletişim : 0474 223 35 38

 

Sorular ve Cevaplar

 

Hayvanlar'da Yeniden Dirilecek mi?

Kuşkusuz hesap ve cezanın ilk şartı akıl, şuur ve onun peşi sıra teklif ve mesuliyettir. B...

 

Aleviler Namaz Kılmaz mı?

Sorunun cevabına geçmeden önce Alevi sözcüğünün ne anlama ...

 

Neden Gusül Alırız?

İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: “Cenabet guslünün sebebi, temizlik...

 

Hz.Adem Cennetten Kovulmasaydı?

Soru:Hz. Adem (a.s) hata yapmasaydı ve yeryüzüne gelmeseydi soyu henüz cenn...

 

Din Nedir?

Soru:Din nedir? Hedefleri nelerdir? İnsanların yaşantısında din gerekli midir? ...

Hicri Takvim

Recep
2
ÇArsamba
1433 Hicri

Yazarlar

----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------

Ziyaretçi Defteri

aysel
SLAM CANLAR BEN BİR ALEVİ KZIYIM AİLEMDEN GİZLİ KENDİMCE NAMAZ KILIP A
adem aras
Dün Hac Ümresine yolcu ettiğimiz H. S. Mir Kasım Hocamıza ve gruptaki
Burak Küpeli
Esselâmû Aleykûm ve Rahmetullah.  
Bismillahirrahmanirrahim
memet ali kömek
AŞURA MÜNASEBETİYLE BAŞTA DEĞERLİ İMAM-I ZAMAN aĞAMIZ OLMAK ÜZERE BÜTÜ

Ziyaretçi Sayacı

Bugün328
Dün744
Bu Hafta1836
Bu Ay11499
Tüm Zamanlar383683
Şuanda 25 konuk çevrimiçi

Üye İstatistik

1000 Kayıtlı Üye
0 Bugün
0 Bu Hafta
6 Bu Ay
Son Üye: abdulkerım