KENAN ÇAMURCU
Obama’nın ziyareti..... | Obama’nın ziyareti..... |
|
|
|
|
ABD Başkanı Barak Hüseyin Obama’nın ziyaretini, 1999’da gerçekleşen Bill Clinton’ın ziyaretiyle karşılaştıran değerlendirmemde
Obama’nın ziyaretinin de Clinton’ınki kadar önemli olmakla birlikte birincisinin kurucu ziyaret, ikicisininkinin ise güncelleme ziyareti olacağını belirtmiştim. Öyle de oldu. Obama’nın Türkiye’de yaptığı bütün konuşmalarda, 1999’da masaya konan değişim ve reform hedeflerine atıfla bugünün şartlarına uygun hatırlatmalar ve yönlendirmeler sözkonusuydu. İki ülke arasındaki ilişkilerin “stratejik ortaklık” varsayımından, “model ortaklık” tespitine geçmesini de aynı güncelleme içinde ele almak gerekir. Çünkü “stratejik ortaklık”, Amerikan tarafının kayda geçmediği, AKP yönetiminin zikretmeyi özellikle önemli bulduğu bir kavramsallaştırmaydı. Erdoğan hükümeti, bu kavramla ülke içindeki iktidarının küresel karşılığını muhaliflerinin gözüne sokmuş oluyordu. Fakat Erdoğan’ın Bush hükümetinden görebildiği taltif sadece “BOP Eşbaşkanlığı”ndan ibaret kaldı. Ama bu ünvanın iç siyasete tercümesi, hep ABD ile stratejik ortaklığa sahip olunduğu şeklinde yapıldı. Öyle görünüyor ki Obama bu yanlış anlamayı yeni bir kavramsal ilişki önerisiyle düzelterek “model ortaklık”tan sözetti. İçi boş bırakılmış ve her türlü şekilde doldurulmaya müsait bir model önerisi yani! Sırasıyla gidersek; öncelikle ABD başkanının Türkiye’den İslam dünyasına hitap etmediğini, gündemi ve muhatabının Ankara olduğunu kayda geçmeliyiz. Tıpkı 1999’da Clinton’ın yaptığı gibi, Obama da Türkiye’nin değişmesi gerektiğinden bahsederek bu işin yönünü ve güzergahını gösteren beyanlarda bulundu. Tahran’ı hedef alan açıklamaların da aslında Türkiye ile ilgili olduğunu belirtelim: Tahran’a, eğer bölgesel dengeleri ve Amerika’nın hegemonik nüfuzunu sarsacak girişimlerini durdurmayıp Amerikan politikalarına yakınlaşmazsa (nükleer program, Rusya ile ilişkiler, bölgesel yakın temaslar vs.) bölgesel ağırlığı Türkiye’nin lehine etkilemeye başlayacağı sopasını; Türkiye’ye de, Tahran’ın etki menzilinden uzak durduğu sürece (model ortak, laik demokratik Türkiye mesajları vs.) ABD’nin tam desteğinin arkasında olacağı havucunu gösterdi açıkça. Obama’nın, İran’a, AKP iktidarı döneminde uluslararası siyasi ve ekonomik sisteme tam entegre olmuş Türkiye’den seslenerek, bu küresel sisteme katılması halinde milletler camiasının saygın bir üyesi olabileceğini söylediğini aklımızdan hiç çıkarmayalım. Belki de “model ortaklık”, tüm aktörleriyle bütün bir Ortadoğu’ya ABD-Türkiye ilişkilerinin emsal gösterilmesi anlamına geliyordur ve Türkiye’nin BOP sonrası yeni bölgesel rolü de bu ilişki biçimini bölgenin her köşesine taşımaktır. Bir diğer mesele bölgesel güvenlik (aslında ABD’nin güvenliği) ile Türkiye’nin güvenlik konsepti arasında doğrudan ilişki kurmasıydı. Dolayısıyla Türkiye, kendi güvenliğiyle ilgili olarak PKK’yı gündeme getirdiği her defasında Washington da el-Kaide’yi masaya koyarak, aslında güvenliğin sadece Türkiye’yi ilgilendiren yönü olmadığını, dolayısıyla Türkiye’nin farklı güvenlik sorunlarına ve onların siyasi/diplomatik yansımalarına muhatap olmadan kendi işini görme “kurnazlığı”nı asla kabul etmeyeceğini söylemiş oldu Obama. Bu yaklaşımın Bush döneminden bakiye köklü bir politika olduğu anlaşılıyor. Bendenizin Türkiye’nin Irak politikaları üzerine televizyonlarda veya yazılı basında yaptığım bütün yorumlarda dile getirdiğim bu problematik, Türkiye’nin dışpolitika mimarisi içinde anlamazdan geldiği ama aslında çok önemli bir meseledir ve Amerikalılar da onu bıkıp usanmadan her defasında Ankara’nın önüne koymaktadır. Türkiye, Irak’tan ya da ABD’den PKK sorununun çözülmesini talep ettikçe onlar da Türkiye’ye içinde el-Kaide’nin de yeraldığı diğer güvenlik çerçevesini gösteriyor ve Ankara’nın her bakımdan bu çerçeveyi içselleştirmesini bekliyor. Obama bu kez, Bush’tan miras bu söylemi tekrar etmekle kalmadı, Türkiye’deki Kürtlerin eğitim, sosyal haklar ve temsil gibi sorunlarının da çerçeveye artık dahil edilmesi gerektiğinden sözetti. Yani Türkiye, bir zamana kadar sadece terör boyutuyla soruna çözüm arıyorken ve belki de o haliyle üstesinden gelebilecekken bu işin uzamasının kaçınılmaz sonucu olarak başka şeylerle de karşı karşıyadır bundan böyle. Ankara’nın el-Kaide işine girmekte isteksiz davranmasının tabii ki Irak politikası içinde Sünnilerle yakın ilişki kurma denemelerinin payı büyüktür. Epeyce bir süre Irak siyasetine Sünni tribünden giriş yapmaya çalışan Ankara, el-Kaide mahreçli terör eylemlerine askeri veya siyasi tavır almaya kalkışarak elindeki enstrümandan olmak istemezdi kuşkusuz. Ama böyle davranmakla hem Iraklı Şiileri küstürdü, hem de Amerikalılarda güven bunalımına neden oldu. Yoksa Amerikalılar, 2007’den itibaren Irak’ın güvenliği ve istikrar meselesini Iraklıların ev sahipliğinde sadece İran’la niye konuşsun? İran, Türkiye’den farklı olarak bölgesel güvenlik konseptinin içine hiç çekinmeden ve kolaylıkla el-Kaide’yi de, PKK ve PEJAK’ı da, Halkın Mücahitleri’ni de koydu ve Irak’ın güvenliği ile İran’ın güvenliğini birbirinden ayırmadı. O nedenle iki zıt (Amerika ve İran), iki müttefikten (Amerika ve Türkiye) çok daha anlamlı ve müşterek zeminleri test etme yollarını arayabildiler. Üçüncüsü, Obama’nın çok kere tekrarlayarak laik demokratik Türkiye’den vurguyla sözetmesi, mevcut muhafazakâr iktidara ne kadar yakınsa, onun politik karşıtlarına da o kadar yakın olduğunu yeterince anlaşılır bir dille ifade etmesini sağladı. Buradan anlaşılan odur ki, yeni Amerikan yönetimi, Türkiye’nin İslam ülkesi kimliğiyle bölgesel sorunlarda rol almasını istemiyor. Kimbilir, belki de Türkiye’nin bölgenin öznesi olarak sorunlarla ilgilenmesinin dönüştürücü etkiye yolaçmasından korkuyorlardır. Başbakan Erdoğan’ın, Obama ile birlikteyken yakın dostluk simgelerini gerekli gereksiz ve abartılı biçimde kullanması (iki elle tokalaşmalar, sırt sıvazlamalar, sarılmalar, öpüşmeler, elele yürümeler vs.) mevcut muhafazakâr iktidarın dosta düşmana yeni Amerikan yönetimiyle de hayli yakın olduğu mesajını verme saikinden kaynaklanıyor kuşkusuz. Bunun işe yarayacağından dilediğimiz kadar şüphelenmeye hakkımız var. Çünkü Obama’nın azınlık hakları, Kürtler, değişim, reformlar, laik demokrasi, Müslüman ahaliye sahip olmanın Müslüman ülke olmayı gerektirmediği, İsrail’in Ortadoğu’da sorunların sebebi olmadığı gibi temalarla donattığı konuşmalarının hiçbiri mevcut muhafazakâr iktidar ve onun sivil toplumunun işine yarayacak öğelerden oluşmuyor. Zira iktidar ve onun sivil toplumu, Türkiye’nin değişmesiyle ilgili bütün unsurları aslında iktidara gelmenin ve onu korumanın kültürel iklimi olarak kullanıyor sadece. Zaten muhafazakâr iktidar da kültür ürünü gibi özel serada üretilmiş ve sürdürülmeye çalışılan bir iktidar türü değil mi? Böyle olduğu için küresel güçlerin destek ve himayesine aşırı ilgi göstermiyor mu? Muhafazakâr iktidarın muhafazakâr medyasında Obama’ya gösterilen yüksek duyarlıklı ve kompleksli ilgi, AKP milletvekillerinin TBMM’de Obama’nın elini sıkmak için adeta birbirini ezmesi, herşeyde gizemli, sırlı ve açığa vurulmamış bir yön arayan hastalıklı muhafazakâr refleksin Obama’nın “Hüseyin” adını (gizli Müslüman olduğunu hissettirmenin ötesine geçerek) kullanmaya dikkat ve özen göstermesi ve diğer acaiplikler hep bunun göstergesi değil mi? ABD’yi benimsemede doz aşımı seviyesine Obama sayesinde geçen muhafazakâr çevreler, 60’lı yıllardan bu yana belki ilk kez “ehl-i kitap” Amerika ile özdeşleşme fırsatını yakalamış durumdalar. ABD’yi tenkit ve protesto eden muhaliflere öfkelerini de yine ilk kez (gizli Müslüman!) Obama sayesinde ağızlarını doldurarak açığa vurma imkanını bulmuş oluyorlar. Obama’nın Bush dönemine devr-i sâbık yapıp yapmayacağına bakarak yeni döneme ilişkin fikir edinebileceğimizi uyaranlardan biri olarak, muhafazakâr medyada yazan, kimi sözde Amerikan emperyalizmine karşı kalemlerin Obama ile birlikte nasıl duygusallaştıklarını (Yeni Şafak’ta sözde muhalif dışpolitika yazarı, Obama’nın konuşmasına hayran olduğunu sıkılmadan söyleyebildi!) ibretle izliyorum. Obama’nın, 2001’den başlayarak Ortadoğu’yu cehenneme çeviren, binlerce insanın canına kıyan, insanları kaçıran, zulmeden, işkenceden geçiren eski Amerika’yı sorguladığını, soruşturduğunu ve mağdurlara iade-i hak yaptığını gören duyan var mı? Tek işittiğimiz, Amerika’nın imajının bozulduğu ve Obama’nın bunu düzeltmek için elinden geleni yapacağı, öyle değil mi? Oysa o imajın fiyatı, 2 milyona yakın Müslümanın canı, kanı! Yüzbinlerce dul, yetim ve mülteci; harap edilmiş Irak, Filistin ve Lübnan… Obama işte bu kanlı mirasın koltuğuna oturmuş, hâlâ İran’a, “uluslararası siyasi ve ekonomik sisteme katılarak uluslar camiasında saygın yerini alması”nı teklif ediyor, aksi takdirde İran’ın en önemli tehdit olmayı sürdüreceği şantajında bulunuyor. ABD Başkanı Obama’nın sistemi güncelleyen Türkiye ziyaretinde en ilginç vurgusunun “laik demokratik Türkiye” üzerine yaptığı çeşitlemelerden oluştuğunu kayda geçmeliyiz. Bu vurgunun zeminini ise şöyle inşa etti: Amerika, Hıristiyanların çoğunlukta olduğu bir ülke olmasına rağmen buraya Hıristiyan ülke denmiyor. Türkiye de çoğunluğu Müslüman olan bir ülke olmakla birlikte İslam ülkesi olarak anılmamalı, bunun yerine yurttaşların değerler üzerinden kendilerini ait hissettikleri laik bir demokrasi olmalı. Obama’nın burada “değerler”in içine din ve kültürü koymadığı, seküler değerlerden meydana gelen manzumenin yurttaşlığın kimliğini oluşturması gerektiğine dikkat çektiği anlaşılıyor. Çerçeveyi böyle tanımlamamızın önemli sebebi, yine Obama’nın Türkiye’nin cumhuriyete geçiş serüvenine getirdiği yorumdur: “Türkiye birinci dünya savaşında teslim olabilirdi, ya da imparatorluk olarak yoluna devam edebilirdi. Ama o farklı bir gelecek benimsedi.” Açıkçası burada Türkiye’nin küresel ve bölgesel rol bahsinde haddini bilmesi gerektiğine ilişkin güçlü bir ima vardır. Yeni Osmanlıcılık yakıştırmaları eşliğinde Ortadoğu turları atan AKP’li yetkililerin, yeni bir imparatorluğa hevesleniyorlarsa yol yakınken bundan vazgeçmeleri önerilirken, aslında kasdedilen, yeni milenyumla birlikte yürürlüğe giren Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamındaki nâzım plan içinde biçilen rol ne idiyse onunla yetinilmesidir. Obama’nın, bu kanaatkâr rolü temellendirirken de modern Türkiye’nin kuruluşu sırasındaki laik demokratik ülke vaadine sâdık kalınmasını hatırlatması hayli manidardır. Cumhuriyet gazetesi çevresinin çocuksu heyecanla hemen üzerine atladığı bu beklentinin, Türkiye’nin laik kalmasından çok, küçük kalmasıyla ilgili olduğunu anlayan anlamıştır herhalde. Yeni Amerikan başkanının birleşik ve barışık Avrupa rüyasına Türkiye’nin de eklenmesi gerektiğinde sözetmesinin Türkiye ile ilgisi, 1999’da çerçevesi belirlenmiş değişim ve reform sürecinin kontrol altına alınması, takip edilmesi ve yönetilmesi meselesidir. Obama, Türkiye’de demokrasinin dinamik olması ve ileriye doğru hareket etmesi icabını AB’nin değişim ve reform paketlerine endekslerken de bunu gösteriyor gibidir. Yeni Amerikan Başkanı, “Dünya Türkiye’nin reformlarını saygıyla izliyor” derken Brüksel’deki yetkililerin klişesini kullanmış; Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, azınlıkların hakları, Kürtlerin hak ve özgürlükleri, Ermenistan’la ilişki, Ermeni soykırımının tartışılması vs. gibi konularda da Brüksel’in nam-ı hesabına iş takibi yapmayı ihmal etmemiştir. Görünen odur ki, AKP iktidarının 7 yıllık performansı Brüksel için olmadığı kadar, Washington için de ikna edici değildir. Araya giren Bush hükümetleri döneminde önceliklerin değişmesi nedeniyle Erdoğan, halkın desteğine malolabilecek, Brüksel’in dayattığı değişim ve reformlardan kaytarma fırsatı bulduysa da işte 10 yıl aradan sonra “değişim” ödeviyle tekrar Ankara’ya gelen ABD Başkanı, işi kaldığı yerden alarak AKP iktidarının önüne koymuştur. Bu meselede uyumlu davranmamanın bedelinin ne olacağını 1999-2002 sürecini mutfakta geçiren Erdoğan’dan daha iyi kimse bilemez! Obama’nın Erdoğan’ı cesaretlendirmek için kendi ülkesinde siyahlara ve kızılderililere reva görülen zulme göndermede bulunması, değişmenin kolay olmadığını ama herkesin değişmesi gerektiğini söylemesini bendeniz hep 1999-2002 sürecinin “nimet”leriyle ödüllendirilmiş Erdoğan’a gözdağı olarak okuyorum. Tekrar dışpolitika alanına dönersek; Obama’nın temsil ettiği yeni Amerikan yönetimi, Bush hükümeti gibi, Türkiye’nin İsrail’in güvenlik kaygılarının yanında durmasını, buna bağlı olarak da İsrail’in Ortadoğu’da karşılaştırmalı üstünlüğüne son veren İran’ın nükleer programına karşı çıkması gerektiğini söyledi. Obama da, tıpkı Bush gibi, İran’ın nükleer kapasiteye erişmesinin Türkiye’nin güvenlik konseptinde tehdit olarak kayda geçmesini istiyor. Orada “nükleer silah” tabirinin kullanılmasının hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü Washington’ın bu “nükleer silah” propagandasını müttefiklerini korkutmak için kullandığını herkes biliyor. ABD yönetimini asıl huzursuz eden, İsrail’in denetimsiz ve kontrolsüz nükleer silah kapasitesinin Ortadoğu’da oluşturduğu korku, caydırıcılık ve üstünlüğün İran’da daha nükleer enerji üretme aşamasında bile buharlaştığının gözlemlenmiş olmasıdır. İran’daki nükleer kapasite, enerji üretme mecrasında akarken bile İsrail, bölgenin devlet dışı iki organizasyonu tarafından (Hizbullah ve HAMAS) iki kara savaşında hezimete uğratılmıştır ve bu gelişme, İsrail’in akıbeti konusunda Washington’ı kara kara düşündürmektedir. Hele de İran’dan gelen, eldeki nükleer teknoloji bilgisini tüm bölge ülkeleriyle paylaşmaya hazır olduğu çağrısı Ortadoğu’da Amerikan hegemonisine kesin olarak son verecek bir gelişmenin habercisi olmaktan başka hangi anlama gelebilir? Obama, Türkiye’den “nükleer İran”ı tehdit olarak kabul etmesini isterken gerçekte kendi hegemonisiyle ilgili krizi çözmeye çalışıyor. Bunları söylerken verilen tek rüşvet, İsrail’in işgalini meşrulaştırmaktan başka anlamı olmayan “Filistin devleti”dir. 1948’de İsrail’in kurulmasına izin veren BM kararı içinde zaten varolan bu rüşvetin, bugüne kadar neden verilmediği, hatta aksine İsrail’in savaşlar, terör eylemleri, işgaller ve etnik arındırmalarla büyümesini sürdürdüğünün hesabını vermesi gereken Obama, İsrail’in güvenlik kaygılarından bahsedebiliyor ve teskin edici müsekkin olarak da “Filistin devleti” işini takip edeceğini vadediyor. Bu meselenin Türkiye’nin gündemine girebilmesinin tek yolu da, sözkonusu rüşveti reddeden ve Gazze zaferinden sonra eskisinden daha yüksek sesle esaslı bir çözümden sözetmeye başlayan HAMAS’ı etkisizleştirmek olsa gerektir. Bu da Washinton-Brüksel hattında, HAMAS’ın İran’ın çevresinden kopartılıp masaya oturmaya razı edilmesi, sisteme dahil edilmesi ve merkeze çekilmesi formülüyle gösteriliyor. AKP dışpolitika mimarisinde rol alan unsurların veya bu mimariyi destekleyen kimi yazarların “HAMAS’ın sisteme dahil edilmesi”nden sıklıkla sözettiklerini hatırlayalım! Obama’nın devraldığı Ortadoğu siyasetini daha iyi anlamak isteyenler onun Ankara’dan İran’a yaptığı şu şantaja veya tehdide göz atabilirler: “İslam Cumhuriyeti’nin liderlerine dedim ki, müşterek çıkarlarımıza dayanarak İranlılar üzerlerine düşeni yapmalıdır. Onların refah ve güvenliğe yönelmelerini istiyoruz. İran, daha iyi bir gelecek mi istediğine, yoksa silahlara mı yöneleceğine karar verecektir.” Mesele tam da budur, ne az ne çok! Ya Amerikan çıkarları için istihdam edileceğiz, ya da bu çıkarları tartışıp bölge için uygun olmayanları geri çevireceğiz. Ama o zaman da silahla mukabele edilmeyi göze alacağız! “Ya refah ve güvenlik, ya da silah” söyleminin Bush’un “ya bendensin, ya da düşmanım” söyleminden zerre kadar farkı yoktur. Bunu söyledikten sonra “İslam’la savaşmayacağım” taahhüdünün kıymeti kalır mı? Nitekim Obama’nın “ABD İslam’la savaşta değildir” sözünü Bush da söylemişti ama öldürdüklerinin tümü Müslümandı. Saldırdığı ülkelerin tamamı İslam ülkeleriydi. Hedef aldığı bütün coğrafyalar Müslümanlara ait olanlardı. Obama da daha şimdiden Afganistan ve Pakistan’ı hedef alıyor ve bu konuda girişilmesi muhtemel saldırıları meşrulaştırmak üzere bu iki ülke topraklarının el-Kaide için güvenli bölge olmasına izin vermeyeceklerini önceden açıkça ilan ediyor. Hem de bu tehdidini, Afganistan ve Pakistan’ı biraraya getirmekle övünen Türkiye’den yapıyor! ABD’nin yeni yönetiminin, Müslüman dünyayla ilişkisinin terörü dışlamaktan ibaret olmadığı, bundan sonra da olmayacağı; fırsatları kullanmak ve ortak zeminler yaratmak gerektiği değerlendirmesinin de yeni bir şey olmadığını hemen hatırlatalım. Bush döneminde BOP’un bir bacağı askeri güç kullanarak Müslüman coğrafyayı dize getirmek ve orada demokrasi inşa etmek ise, diğer çok önemli bacağı da sivil topluma destek vererek Müslüman toplumların iç dinamiklerle modernleşmesini sağlamaktı. BOP’un Stalinist modernleştirme yöntemi, hem askeri güçle işgal, hem de sivil girişimlerle içeriden dönüştürmeye odaklıydı. Askeri kısmı NATO veya müttefik güçler koalisyonuyla yürütüyorken, sivil ayağı Gelecek Vakfı marifetiyle icra ediyordu, ediyor. Gelecek Vakfı, İslam ülkelerinin bütçe ve yönetim kurulu üyeliği katılımıyla oluşturulmuş bir şemsiye oluşumdur, merkezi de Beyrut ve istanbul’dur. Beyrut bacağının arkasında 2005’teki “sedir devrimi” ile iktidara gelmiş Amerikancı 14 Mart koalisyonu, İstanbul ayağının gerisinde ise “ak devrim”le iktidara gelmiş Amerika destekli AKP iktidarı bulunuyor. İslam dünyasında Amerikan hegemonisine direnen tüm güçlerin “ihanet” olarak nitelediği Gelecek Vakfı’nda Türkiye, AKP dışpolitika mimarisinin başındaki büyükelçi Davutoğlu’nun atamasını sağladığı isimler tarafından temsil ediliyor. Abant Platformu’ndan, Gönüllü Teşekküller Vakfı’na kadar iktidara yakın veya iktidarın uzantısı bir dizi STK’nın bilerek veya bilmeyerek Gelecek Vakfı şemsiye altında rol oynadıklarını belirtelim. Zaten iktidarın güdümündeki medyanın bu kuruluşlarla yakın temas ve ortak hareketlerinin dikkatten kaçmayacak kadar koordineli ve ahenk içinde olmasından da bu ilişki gözlenebilir. Obama’nın, müşterek zeminin teröre karşı çıkmaktan ibaret olmadığını elindeki işlevsel enstrümanlara bakarak dile getirdiğini böylelikle hatırlatmakta yarar vardır. Obama’nın Türkiye ziyareti, kuşkusuz sistem kurmayan, ama 1999’da kurulmuş sistemi güncelleyen bir ziyaretti. Bu güncelleme sırasında öyle anlaşılıyor ki aslında muhafazakâr çevrelerin dilinden düşmeyen “Türkiye’nin büyüklüğü” ile ilgili tasavvura da açıklık getirmeyi ihmal etmedi. Obama’ya göre “Türkiye’nin büyüklüğü” herşeyin ortasında olmasından kaynaklanıyor. Yani Türkiye adeta terazinin tutamağıdır, sapıdır. Türkiye’nin büyüklüğü “herşeyin ortasında olması”ndan kaynaklanıyorsa ve Batı ile Doğu burada birbirinden ayrılmıyor, bu orta noktada birleşiyorsa tarafsız, renksiz, kokusuz, kimliksiz, hüviyesiz, iddiasız, idealsiz, davasız bir ülke mi olmalıyız? Ancak böyle kalmakla mı büyük ülke olabiliriz? Terazinin tutamağı isek ne kendimiz gibi olabileceğimiz, ne de herhangi bir haksızlık karşısında taraf tutabileceğimiz anlamına gelmez mi bu? Hatta Müslüman ülke olma hakkımız dahi elimizden alınmıyor mu böylelikle? Soru listemiz hayli kabarık ve kuşkularımız da bir o kadar çok. Eğer NATO genel sekreterliğine Hz. Peygamber’e hakaret edilen ülkenin başbakanının getirilmesinde tuhaflık bulmayanlardansak hiçbir şeyden şüphelenmemiz gerekmez. Muhafazakâr çevreler ve onların medyası gibi Türkiye’nin “bölge lideri” olduğuna inanmaya devam edebilir, Obama’nın yeni dönemde bunun için en iyi Amerikan başkanı olduğunu varsayabiliriz. Yok eğer bütün bunların tıpkı küresel sanal ekonomi gibi kocaman bir yalan olduğunu kavramışsak basiret kabiliyetimize dayanarak çevremizde olan bitene daha dikkatli bakmaya başlamanın zamanıdır artık. Ajans5.com |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Değerli site ziyaretcileri... |
|
Sitemizin bütün bölümlerine erişmeniz için mutlaka üye olmanız gerekmektedir. Ücretsiz Üyelik işleminizi yaparak : Yardımlar Listesine,Sohbet Bölümüne,Soru ve cevap Bölümüne ve sadece üyelere açık olan bütün bölümlere ulaşabilirsiniz. Üye olmanızı önemle rica ederiz. Camimize Aşağıdaki Bankalar Aracılığıyla Bağış Yapabilirsiniz. Yapı kredi Bankası Kars Şb : 805.08.264 Web : www.isiklicamii.org ve www.karsehlibeyt.org e-mail : Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. İletişim : 0474 223 35 38 |
| Recep |
| 2 ÇArsamba |
| 1433 Hicri |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
| Bugün | 326 |
| Dün | 744 |
| Bu Hafta | 1834 |
| Bu Ay | 11497 |
| Tüm Zamanlar | 383681 |
![]() | 1000 Kayıtlı Üye |
![]() | 0 Bugün |
![]() | 0 Bu Hafta |
![]() | 6 Bu Ay |
![]() | Son Üye: abdulkerım |