Kars Ehlibeyt

  • Oturum Aç
  • Kayıt Ol
    Kayıt
    Yıldız işareti (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.
    İsim: *
    Kullanıcı Adı: *
    e-Posta: *
    Şifre: *
    Şifre Tekrarı: *
  • Arama Yap
Font Boyutu
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
ANASAYFA arrow KENAN ÇAMURCU arrow İslamcılığın tarihsel yürüyüşü
İslamcılığın tarihsel yürüyüşü PDF Yazdır e-Posta
ImageAKP yöneticilerinin “yalan söyleyen tarih utansın” ve “ulu hakan Abdulhamit Han” eksenindeki edebiyat birikimiyle yetiştiğine kuşku yok. Bu kültürel iklim içinde ateist laik kesimler cumhuriyeti vurguladıkça onların hiyerarşi ve önem sıralamasında Osmanlıyı öne almalarının önemli nedenlerinden biri budur. Tabii ki bunu yaparken kronolojik gerçeğin avantajından yararlanıyor ve konunun “cumhuriyet mi, Osmanlı mı” tartışması olmadığını söyleyebiliyorlar. Bu elbette ki küçük bir akıl oyunudur ve sahici düşünceyi gizlemeye imkân sağlayan tarihsel gerçek olarak uzun yıllar işlev görmüştür.
Gerçek düşünce şudur ki, Abdulhamit ulu hakandır ve Vahdettin hain asla değildir. Hatta Atatürk’ü görevli olarak gizlice Anadolu’ya göndermese ülkenin istiklali de mümkün olmayacaktı.
Abdulhamit’in elindeki güçlü meşruiyet, Filistin topraklarını Osmanlının borçlarına mahsuben bile olsa Siyonistlere satmamasından ve son deminde imparatorluğu 30 yıl boyunca ayakta tutmasından geliyordu. Oysa Abdulhamit’i deviren İttihatçılar, cumhuriyetle sonuçlanacak süreci başlatırken koskoca imparatorluğu paramparça edebildiler. Neticede Filistin de Siyonistlerin eline geçti.
Bu düşünce biçiminin İslamcılığın ideolojik birikimini mi yansıttığı pek tartışılmış bir konu değildir. Zira tarihsel bakımdan Abdulhamit eksen alındığında onun karşısındaki tüm kişi ve akımların gayri meşru sayılmaları kaçınılmaz oluyor. Ya da en azından, Hz. Ali’ye karşı Muaviye’nin isyanı ve bu isyanda Ali’ye karşı silaha sarılan sahabelerin durumu hakkında sükutu öneren Sünni öğretide olduğu gibi, Bediüzzaman Said Nursi’nin veya Mehmet Akif’in Abdulhamit’e karşı tutumlarını derin bir sessizlikle geçiştirmeyi çıkış yolu olarak görüyorlar.
Hilafetin kaldırılmasına destek veren Seyyid Bey’in ya da liberal eğilimli Said Halim Paşa’nın zaten bu hesaba dahil edilmiyor olması zihinlerde herhangi bir parazite yolaçmıyor.
Bu düşünsel maceranın İslamcılık hanesine kaydedilmesine bugüne kadar ciddi bir itiraz yükseldiğini bilmiyoruz. Oysa muhafazakârlık ile İslamcılık arasındaki derin farklılığın gösterilmesi -özellikle de AKP iktidarı döneminde- sözkonusu tarihsel kültür ve düşünce mirasının da ayıklanması bakımından hayli önem taşıyor.
Abdulhamit eksenli tarih yorumu ve okumasının neden ortaya cumhuriyetçi siyasal düşünce çıkaramadığının ipuçlarını da belki bu tahlil sırasında bulmak mümkün olabilir.
İran’da 1979 devriminden sonra şahın saltanat rejiminden cumhuriyet rejimine geçilmesinin Türkiye’de laiklerin olduğu kadar İslami kesimlerin de neden dikkatini pek çekmediği tam da bu nedenle ilginç bir uygulama alanı olarak görülebilir.
Ulemanın önderliğiyle gerçekleşen İslam devrimi, neden klasik İslami teorideki halife, imam ve benzeri yönetim modellerini ihya etmedi de (kaldı ki İran’da bunları öneren de vardı) modern dünyanın cumhuriyet fikrini benimsedi?
Tarihsel bir spekülasyon yapılacaksa mutlaka söylenmesi gereken şudur ki, İran’da eğer İslam devriminden sonra İslamcı akım değil muhafazakârlar iktidara gelseydi İran bugünkü gibi bir İslam cumhuriyeti değil muhtemelen monarşik demokrasi (ya da demokratik monarşi) olacaktı. Fakat İmam Humeyni’nin başındaki devrim hareketi, hem reformist karakteri, hem de saltanata karşı siyasal tercihiyle meşrutiyet ulemasından aldığı anayasal hareketin bayrağını 1979’da cumhuriyete taşıdı.
Türkiye’de mutlakiyet-meşrutiyet-cumhuriyet sürecinin İslam uleması, Müslüman entelektüeller ve halkın geniş kesimlerinin kesintisiz desteğinde yürümemesi, cumhuriyetin, başlangıçta dinî mecrada ilerleyişini sürdürmekle birlikte kimi zaman ateist, ama mutlaka pozitivist temelde yeşerip varlık bulmasına neden olmuştur. Bu görünür nedenin muhafazakârlar kadar İslamcıları da cumhuriyet fikrine uzak tuttuğu düşünülebilir. Fakat İslamcıların, nasıl olup da monarşist muhafazakârlar ile aynı safta ve zaviyeden cumhuriyet fikrine soğuk baktıkları anlaşılması kolay bir şey değildir. Burada akla yatkın en tutarlı izah, İslamcıların kendi tarihsel fikrî köklerinden kopması olabilir. Bu kopuştan sonra muhafazakârlık gibi eklektik bir tutum mümkün olabildiği gibi, İslamcıların liberal, neoliberal, frankofon, anglosakson vs. kesimlerin insan kaynağını oluşturması da imkan dahiline girdi.
İslamcı düşünce geleneğinin Mehmet Akif, Bediüzzaman Said Nursi, Said Halim Paşa gibi isimlerden tevarüs edilen mirası içinde meşrutiyet ulemasının saltanat karşıtı görüşlerinin, bu isimlerin, hayatlarının laik cumhuriyet dönemindeki bölümlerinin baskın anıları karşısında nisyana bırakılmış olması geçerli bir açıklama gibi gözüküyor. Dolayısıyla toplumsal ve fikrî bir hareket olarak İslamcılığın bu boyutunun zaman içinde eriyerek cumhuriyet karşıtı tutumun serpilmesinin önü açılmış olabilir.
Halbuki hızlı bir okumayla bile görebildiğimiz odur ki, Osmanlı’da mutlakiyet, meşrutiyet ve cumhuriyet yürüyüşü zaten devam ediyordu. Bu serencam içinde İslamcılar saltanattan yana değil, milli iradeyi ortaya çıkaracak yöntemden yanaydılar. Birinci Meclis’in oluşumunda ve devamında en hararetli desteğin, katılımın ve gayretin İslamcılardan gelmesi boşuna değildir.
Nitekim ilk yıllarında cumhuriyet, İslamcı ve laik kadroların içinde bulunduğu bir koalisyon tarafından inşa edilerek öncelikle ve sadece egemenliğin kaynağı sorusunu cevaplamış, bu kaynağın saltanat değil, milli irade olduğunu tespit etmişti. 1924 anayasası da bunu kayıt altına aldı. Nasıl ki o günkü İslamcılar bu ilkeye itiraz etmemişlerse, bugünkülerin de aslında aynı ilkeye itiraz etmemeleri gerektiğini belirtmeliyiz. Bu ilkenin ortaya çıkışında laik kadrolardan çok, İslamcı ulema ve mütefekkirlerin entelektüel katkısının etkili olduğu da bir gerçektir. Çünkü laik kadrolar, entelektüel olmaktan çok politik kimlikleri nedeniyle İslam’ın kaynaklarına dayalı entelektüel katkı yapabilecek derinlikte de, hassasiyette de değillerdi. Onlar, İslamcıların aksine, ülkenin tarihsel birikimini milli iradenin etkili biçimde ortaya çıkmasını sağlama yönünde seferber etmeye de inanmıyorlardı. Başından beri imparatorluk topraklarından laik ve seküler, mümkünse de ateist bir devlet çıkarmayı arzu ediyor, hatta -bazı anılara bakıldığında- Atatürk’ün bile dinin içinden konuşmasından çok da mutlu olmuyorlardı.
Mesele, egemenliğin kaynağının saltanat değil milli irade olduğunu kayda geçirmek olunca cumhuriyetin laiklikle zorunlu ilişki içinde olması da gerekmiyordu. Anayasaya laikliğin 1937’e kadar girmemesinin bununla ilgisi vardır. Ayrıca bu ilkeyi Atatürk’ün değil, o hasta yatağında yatarken ateist laik kadroların ya da modernleşme politikalarının ve batılılaşmanın gereğinin bu olduğuna inanan politikacıların anayasaya not ettiğini de unutmamak gerekir. Yine 1937’de anayasaya giren laikliğin çerçevesi ile cumhuriyetin kuruluş yıllarında din-devlet ilişkisine bakışa ayar veren “örfi alan” fikri birbirinden çok farklıdır.
Yasamanın naslara göre tümdengelim yoluyla değil, ibaha alanında toplumsal ihtiyaçlara göre tümevarım yoluyla yapılması meselesi, Hanefi fıkhının önemli ilkelerinden biri olarak aslında Meclis’i ve siyaseti, Osmanlının içi boşalmış dinî kurumlarının vesayetinden çıkarmayı hedefliyor olmalıdır. En azından İslamcılar, toplumun dinî anlayış, siyaset ve devlet alanlarında yenilenmesine kapı aralayabilmek için böyle bir vesayetin ortadan kaldırılmasına sıcak baktıklarını değerlendirebiliriz.
Cumhuriyet ile laiklik arasında bahsedilen türden doğrudan ilişki kurulmadığı için ne cumhuriyetin kuruluşunda ne de 24 anayasasında mevcut manada laiklik ilkesine rastlamıyoruz. Ama buna rağmen örfi alana ilişkin tartışmalar çok erken bir vakitte ve üstelik de İslamcılar arasında zaten yapılıyordu. Çok sonraları bu ilkenin anayasaya girmesini müteakiben laiklik ilkesinin pozitivist kadrolar tarafından dinî hayatın sınırlandırılması prensibi olarak ikame edildiğini söyleyebiliriz. Bu kırılma noktasında artık “laik devlet”, Müslüman çoğunluğu kendisine düşman görmekten dahi çekinmemiştir.
Bugün AKP kadrolarının cumhuriyetle barışık olmamasından bahsederken bu tarihsel ve fikrî birikimi yoksaymak mümkün olmasa gerektir. Üstelik de AKP kadroları İslamcı değil muhafazakâr olduklarından, bugün yapılacak bir entelektüel tartışmada kendi fikri köklerini keşfederek cumhuriyet fikrine neden uzak durduğunu sorgulayacak tarihsel ve düşünsel desteğe de sahip değildir.
Aslına bakılırsa muhafazakârlığın neden ilkesel, ahlaki ve vicdani değil de siyaseten doğruların yanında durduğunun, neden her halükarda gücün ve iktidarın gölgesine sığındığının izahını da bu labirentte bulabiliriz. Hiçbir fikri temeli, tarihsel dayanağı ve toplumsal karşılığı bulunmayan muhafazakârlık, her iktidar döneminde kendisine uygun yer tutma telaşı içindedir. Onun için herşey pazarlığa tabidir, her duruma uyum sağlayabilir, hüviyetsizliği nedeniyle her politik kimliğin içinde kolaylıkla kendine alan açabilir.
Hiçbir ilkesel, ahlaki ve vicdani itirazı olmadığı için kavgası da yoktur, uğruna mücadele vereceği bir hülyası ve davası da.
Türkiye’de halen AKP iktidarını İslamcılığın günümüzdeki temsilcisi olarak görüp gösterenlerin böylesine kaba hatları olan bir resim üzerinden siyaseti anlamaya çalışmaları beraberinde derin bir karmaşayı da getiriyor. Ama galiba bundan da vahimi, İslamcılığın toplumsal kesimleri sayılan sivil toplum unsurlarının AKP iktidarına entegre olarak varlıklarını sürdürmeye çalışmaları nedeniyle İslamcılığın farklılığının iyice görülmez ve farkedilmez hale gelmiş olmasıdır.
Bu sivil toplum unsurları mı İslamcılığı bırakarak AKP iktidarıyla özdeşleştiler, yoksa artık İslamcılık bu özdeşlik nedeniyle başkalaşmış, dönüşmüş ve muhafazakârlaşmış olarak mı yoluna devam ediyor belli değildir.
Herşeye karşın bu satırların yazarı, bir ilke, ahlak, vicdan, ihya, ıslah ve tecdid hareketi olarak İslamcılığın bu olmadığını daima hatırlatmayı kendisine ödev edinmiştir. Bedeli ne denli ağır olursa olsun!
 
< Önceki   Sonraki >

Duyurular:

Değerli site ziyaretcileri...

Sitemizin bütün bölümlerine erişmeniz için mutlaka üye olmanız gerekmektedir.

Ücretsiz Üyelik işleminizi yaparak :

Yardımlar Listesine,Sohbet Bölümüne,Soru ve cevap Bölümüne ve sadece üyelere açık olan bütün bölümlere ulaşabilirsiniz.

Üye olmanızı önemle rica ederiz.

Camimize Aşağıdaki Bankalar Aracılığıyla Bağış Yapabilirsiniz.

Yapı kredi Bankası Kars Şb : 805.08.264

T.C Ziraat Bankası Kars Şb :  476 28555-5001

Vakıfbank Kars Şb :               00158007263750310

  Web   : www.isiklicamii.org ve www.karsehlibeyt.org

e-mail  : Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

               Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

İletişim : 0474 223 35 38

 

Sorular ve Cevaplar

 

Hayvanlar'da Yeniden Dirilecek mi?

Kuşkusuz hesap ve cezanın ilk şartı akıl, şuur ve onun peşi sıra teklif ve mesuliyettir. B...

 

Aleviler Namaz Kılmaz mı?

Sorunun cevabına geçmeden önce Alevi sözcüğünün ne anlama ...

 

Neden Gusül Alırız?

İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: “Cenabet guslünün sebebi, temizlik...

 

Hz.Adem Cennetten Kovulmasaydı?

Soru:Hz. Adem (a.s) hata yapmasaydı ve yeryüzüne gelmeseydi soyu henüz cenn...

 

Din Nedir?

Soru:Din nedir? Hedefleri nelerdir? İnsanların yaşantısında din gerekli midir? ...

Hicri Takvim

Recep
2
ÇArsamba
1433 Hicri

Yazarlar

----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------

Ziyaretçi Defteri

aysel
SLAM CANLAR BEN BİR ALEVİ KZIYIM AİLEMDEN GİZLİ KENDİMCE NAMAZ KILIP A
adem aras
Dün Hac Ümresine yolcu ettiğimiz H. S. Mir Kasım Hocamıza ve gruptaki
Burak Küpeli
Esselâmû Aleykûm ve Rahmetullah.  
Bismillahirrahmanirrahim
memet ali kömek
AŞURA MÜNASEBETİYLE BAŞTA DEĞERLİ İMAM-I ZAMAN aĞAMIZ OLMAK ÜZERE BÜTÜ

Ziyaretçi Sayacı

Bugün324
Dün744
Bu Hafta1832
Bu Ay11495
Tüm Zamanlar383679
Şuanda 23 konuk çevrimiçi

Üye İstatistik

1000 Kayıtlı Üye
0 Bugün
0 Bu Hafta
6 Bu Ay
Son Üye: abdulkerım