Kars Ehlibeyt

  • Oturum Aç
  • Kayıt Ol
    Kayıt
    Yıldız işareti (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.
    İsim: *
    Kullanıcı Adı: *
    e-Posta: *
    Şifre: *
    Şifre Tekrarı: *
  • Arama Yap
Font Boyutu
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
ANASAYFA arrow KENAN ÇAMURCU arrow BM Irkçılık Konferansı
BM Irkçılık Konferansı PDF Yazdır e-Posta
Tarihin bazı dönüm noktası ve kavşak anları vardır. O kırılma kesitlerinde alınan kararlar, takınılan tavırlar ve ortaya konan politikalar belki tarihin akışını değiştirecek boyutta etkili olabilirler. Ama değiştiremeseler de sonraki çağlarda nesillerin meselelere doğru tarafından bakabilmelerini sağlayacak ölçekte işlev görebilirler.
Mesela Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’na sürüklenmesini hazırlayan bir dizi karar ve politika böyledir. Başka zaman olsa bu kadar büyük etkisi olmayabilecek siyasi hatalar, işte o keskin ve hassas dönemde öyle sonuçlar doğurabilmiştir.
Keza, son Osmanlı padişahının İngiliz gemisiyle İstanbul’u terketmesi de bu tasnife verilebilecek misallerdendir.
Müslümanların halifesi olan Osmanlı padişahı, işgal altındaki İstanbul’u başka ülkeye mülteci olarak terketmek yerine, Mustafa Kemal ve diğer kurmayların başında Anadolu’ya geçip Osmanlı memalikine ve İslam dünyasına cihat çağrısı yapsaydı acaba uluslararası gelişmeler ne yönde seyrederdi? Bu farklı tavrın sonucu ne olursa olsun en azından bugün biz, padişahın neden İngiliz gemisiyle gitmek zorunda kaldığını laik muhaliflere izah etmekle meşgul tarih tartışmalarından başka bir birikimin üzerinde duruyor olacaktık.
Yahut mesela Abdülhamit, dönemin reelpolitiğini başka türlü değerlendirip de, kendisini birkaç kez ziyaret etmiş olan Herzl’e sonunda Filistin topraklarına Avrupalı Yahudilerin yerleşmesi ve özerklik için izin verseydi acaba bugün Filistin’in işgalinden sözedebilecek miydik? Nitekim Girit’in işgalinden bahsedebiliyor muyuz?
Tarihsel anlar ve kader belirleyen kararlar bahsinde bugünün en mühim bunalımı Filistin’de yaşanandır ve Kudüs meselesidir.
Eğer siyonist rejimin savaş, işgal ve yayılmacılık güzergahında devam eden varlığıyla ilgili bugün bir kanaate sahip olmaz, bir şey söylemez ve harekete geçmezsek tarihin en keskin ve hassas anını kaçırmış olabiliriz.
Bu asrın Müslümanları arasında, yaşadığı dünyayı hakkıyla idrak edenler ile edemeyenler arasındaki farkı sorunlar hiyerarşisini nasıl kurduğuna göre çıkaracaksak öncelikle Müslüman zihnin Filistin meselesini nasıl algıladığına bakmalıyız.
Kudüs meselesini sorunlar ve öncelikler hiyerarşisinin tepesine koymayan bir idrak ve tasavvur dünyasının siyonist manipülasyona fazlasıyla açık olduğundan hiç kuşku duyulmamalıdır. Zaten bazı Müslümanlar ile diğer bazı Müslümanlar arasında meselelere bakışaçılarındaki akıl almaz, bâriz ve açık ara farklılığın sebebi de budur.
Bazı Müslüman duyarlılıklar tüm insanlığı sürekli olarak siyonizmin saldırılarına ve manipülasyonlarına karşı ikaz edip akılları arı duru tutmaya çabalarken, diğer bazı Müslümanlar siyonizmle işbirliği yapıyor, ortak hareketler geliştiriyor ya da onların zihin yönlendirmesiyle hatt-ı hareketini belirliyorsa bu iki zihinsel durum arasındaki fark, tarihin kavşak noktasında ferasetle kararını vermiş kişi ile, zifiri karanlıkta çakan şimşekte yol bulmaya çalışan, o kavşağın mecraları karşısında kalakalmış kişi arasındaki fark kadardır.
Merhum İmam Humeyni, 1979’da görkemli bir devrimle nihayet bulacak kıyamına başladığı 1963’te, şahın saltanat rejiminin İsrail’e sağladığı himayeye isyan ederek tarihin en hassas anındaki görevini yerine getirirken başkaları ile arasındaki büyük farkı da ortaya koymuş oluyordu. 1979’daki İslam devrimi ile saltanat rejimine son verdikten itibaren ilk yaptığı iş de, başkenti İsrail olan bir Ortadoğu kurulmasının en önemli askeri, ekonomik ve lojistik destekçisi olan İran’ı, iki dünya savaşı boyunca Filistin’i tırtıklayan ve sonunda da asıl sahiplerinden çalan siyonistlere dünyayı dar edecek ‘İslamî İran’ haline getirmesiydi.
İmam Humeyni’nin kurduğu cumhuriyet, ABD’nin liderliğindeki Batılı güçler ve bölgesel kukları tarafından Saddam üzerine saldırtılmasına rağmen Tel Aviv’in nefes almasını güçleştirmeyi başarabildi. Savaş şartlarında dahi kıt imkanlarını ve desteğini Filistin davasının ayakta kalabilmesi için seferber etti. Rahmetli Humeyni’nin bu tarihsel müdahalesi sayesinde bir milliyetçilik ve ulus devlet davası olan Filistin meselesi, yeniden, olması gereken mecraya döndü ve dünya Müslümanlarının en önemli, en hassas, kader belirleyen, dinleri ve inançlarıyla ilgili sorun hüviyetine rücu edebildi.
İran Cumhurbaşkanı Ahmedînejad, işte bu mirasın uzun tarihine ve birikimine yaslanarak önceki gün (20 Nisan 2009) İsviçre’nin başkenti Cenevre’de BM’nin düzenlediği “Durban Irkçılıkla Mücadele Konferansı”nda yaptığı önemli konuşmasıyla bir kez daha tarihin en keskin anında insanlık haysiyetini kurtaran müdahalesini gerçekleştirdi.
İran Cumhurbaşkanı Dr. Mahmud Ahmedînejad’ın, Birleşmiş Milletler’in Cenevre’de düzenlediği Durban Irkçılık Konferansı’nda yaptığı konuşmaya yeryüzünün en ırkçı rejimi olan İsrail’i teşhir etmekle başlaması ve uygar dünyanın nasıl olup da bir halkın elinden ülkesinin çalınmasına bu kadar kayıtsız kaldığını sorgulaması işte böylesine güçlü bir arkaplana, birikime ve tecrübeye dayanıyor. Ahmedînejad konuşmaya başladığında, önceden planlandığı yetkililerce itiraf edilen salonu terketme eyleminin tepkisi de gerçekte bütün umudunu İsrail’le ilgili resmi tarihe bağlamış Batı dünyasının eldeki efsaneyi kaybedip hegemonyasından olma korkusuyla izah edilebilir.
Birleşmiş Milletler’in, İsviçre’nin başkenti Cenevre’de düzenlediği Durban Irkçılık Konferansı’na, İsrail’in eleştirilme ihtimali nedeniyle İsrail, ABD, Kanada, Avustralya ve Hollanda’nın katılmaması; katılan Batılı ülkelerin temsilcilerinden çoğunun da Ahmedînejad’ın konuşmaya başlamasıyla birlikte salonu terketmesi, NATO’nun başına Hz. Peygamber’e hakareti düşünce özgürlüğü sayan Danimarka Başbakanı Rasmussen’in getirilmesi ile aynı anlamları karşılıyor. (Rasmussen’in genel sekreterliğine atandığı yeni NATO’ya ilişkin analizimiz için “Yeni NATO’nun Ergenekon’una neden ihtiyaç duyulacak?” başlıklı yazımıza bakılabilir.)
Bu anlamın bizim için can yakan tarafı ise, NATO’nun yeni kimliğinin “teröre karşı savaş” olarak belirlendiği 2004 zirvesinin İstanbul’da yapılmış olması (Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığını göğsünü gererek heryerde söylediği günler!) ve 2009’da da bu yeni kimliğin başına, yine İstanbul’da, Hz. Peygamber’e hakareti özgürlükler içinde değerlendiren bir ismin getirilmesidir.
Irkçılık Konferansı’na katılmayan ülkelerin gerekçelerinden birinin de İslam’a hakaretin ırkçılık kapsamına alınma ihtimaline tepki göstermeleri olduğunu da hatırlatalım.
Cenevre’de düzenlenen Irkçılık Konferansı, Obama’lı yılların nasıl ilerleyeceğine ilişkin önemli bir gösterge olarak not edilmelidir. Konferansı boykot eden yeni Amerikan yönetimi, bütün vaatlerine rağmen ne diyalog, ne uzlaşma, ne de mutabakatla yol alma yanlısı olmadığını; kendi politikalarını kabul etmeyen hiçbir farklılığa tahammüllü davranmayacağını daha ilk örnekte ortaya koymuştur.
NATO’nun başına Hz. Peygamber’e hakaret etmeyi düşünce özgürlüğü sayan Rasmussen’in getirilmesi için üye ülkelere danışılmaması, NATO’daki üçüncü orduya sahip Türkiye’nin hiçbir gelişmeden haberdar bile edilmemesi ve bir emrivakiyle Rasmussen’in Ankara’ya kabul ettirilmesi, sanıldığının tersine, Obama yönetiminin, Bush dönemindeki tek yanlılıktan hiç farklı olmayacağının en önemli kanıtıdır.
Irkçılıkla Mücadele Konferansı’na İsrail’in eleştirilebileceği kaygısıyla katılmayan ABD’nin, Ortadoğu’nun temel meselesi olan Filistin sorunu konusunda Filistinli Müslümanların haklarını koruyan çözümlere onay vereceğini kim söyleyebilir ki!
Her fırsatta İran’ı tehdit eden ve saldırı planından sözetmediği gün geçmeyen, ama buna rağmen BM tarafından aleyhinde bir tek kınama kararı bile çıkartılamayan İsrail ise, İsviçre Cumhurbaşkanı Hans-Rudolf Merz konferans öncesinde Ahmedinejad’la görüştü diye bu ülkedeki temsilcisini geri çağırıyorsa Washington ve Tel Aviv’in Filistin’in işgali hakkında ne düşündükleri ve bu meseleyi nasıl konuşmak istedikleri açıkça ortadadır.
Amerika ve İsrail, tıpkı Fetih’e yaptıkları gibi, HAMAS’ı masaya çekerek yıpratıcı ve bıktırıcı müzakereler döngüsüne sokmak, bu yolla Filistin meselesinin bir işgal ve saldırganlık konusu olduğu gerçeğini gözlerden kaçırmak ve HAMAS’ı bu faydasız süreçte tüketmek istiyor. Bunun sağlanabilmesi için ilk iş, İsrail’in saldırgan, mütecaviz, işgalci ve ırkçı bir rejim olarak tanımlanmamasıdır. Bu nedenle ABD ve İsrail Cenevre’deki toplantıyı boykot etmiş ve yine bu nedenle, İsrail’in bu ontolojik özelliklerini hatırlatan Ahmedînejad bazı Batılı ülke temsilcilerinin salonu terketme eylemiyle protesto edilmiş ve üç tane Fransız Yahudisi üniversite öğrencisi de palyaço kıyafetiyle saldırganca eylem düzenlemiştir. Bunların tümü önceden planlanmış eylemlerdir ve tek amacı da, tarihin bu anında çok etkili bir müdahalede bulunacak Ahmedînejad’ın mesajını perdeleyebilmektir. Fakat herşeye rağmen salonda kalan ve Ahmedînejad’ın konuşmasını dinleyenlerin uzun alkışlarla verdiği desteğe bakınca çok önem verdikleri amaçlarına ulaşamadıkları görülüyor.
Bununla birlikte Irkçılık Konferansı’nda Batılı ülkelerin temsilcilerinin Ahmedînejad’a karşı sergiledikleri tutum, İslam dünyasının yeni bir bunalım dönemine doğru hızla ilerlediğinin işaret fişeğidir.
İlki 2001’de Güney Afrika’nın Durban kentinde gerçekleştirilen “Irkçılığa Karşı Birlik” konferansının Cenevre’deki gözden geçirme konferansı her ne kadar “herkes için saygınlık ve adalet” sloganıyla düzenlenmiş olsa da konu İsrail olduğunda bu kuralın hiçbir şekilde işlemediği anlaşılıyor. Oysa Batı dünyası ile İslam dünyası arasındaki adeta tek sorun da İsrail’in Filistin topraklarında sürdürdüğü işgal; Lübnan ve Suriye’ye yönelik yeni işgal savaşları, İran’a yönelik nükleer tehditler ve Batılıların bu tehditlere arka çıkması değil mi? Hatta Birleşmiş Milletler bile İsrail’in hiçbir saldırısına karşı koyamıyorsa, BM Genel Sekreteri İsrail’in saldırısı altındaki Gazze’ye giremediyse dünyada “herkes için saygınlık ve adalet” nasıl sağlanabilir?
ABD, Almanya, Kanada, Avustralya, İtalya ve Hollanda İsrail karşıtı bir platforma dönüşebileceği gerekçesiyle konferansı boykot ediyorsa ve konferansın önkoşulu İsrail’i ırkçı bir rejim olarak gösteren hiçbir konuşmanın yapılmamasıysa dünyada ırkçılığa karşı mücadelenin kararlılığı nerede kalır?
İran Cumhurbaşkanı Ahmedînejad’ın Cenevre’de yaptığı konuşma bu nedenlerle tarihe müdahale boyutunda önemlidir ve kendisinden çok şey beklenen yeni Amerikan yönetimi döneminde dünyanın yeni bunalımlara gebe olduğunu ortaya çıkarması bakımından stratejik kabul edilmelidir.
Ahmedînejad, Batılı ülke temsilcilerinin tahammül edemediği konuşmasında aslında herkesin bildiği hakikatleri dile getirmekten başka bir şey söylemedi:
Dünya birkaç yüzyıldır büyük zulümler gördü. Bilim adamları ölümle cezalandırıldı, insanlar hayvan gibi avlanarak köleleştirilip Avrupa ve Amerika’ya gönderildi, ülkeler işgal edilip kaynakları yağmalandı, iki büyük savaşta yaklaşık yüz milyon insan hayatını kaybetti, savaşın galipleri kendilerini dünyanın fatihi olarak görüp milletlerin hukuklarını görmezden geldiler. Hangi mantık BM Güvenlik Konseyi’nde kendilerine veto ayrıcalığı tanımalarını kabul edebilir? İkinci dünya savaşından sonra holokostu suistimal edip tecavüzle ve ordu salınarak bir millet avare hale getirildi ve onların ülkesine Avrupa, Amerika ve başka ülkelerden göçmenler yerleştirildi. İşgal edilen Filistin topraklarında tamamen ırkçı bir rejim kurdular ve Avrupa’daki ırkçılığın zararlarını telafi etme bahanesiyle en şedid ırkçıları dünyanın bir başka noktasında, yani Filistin’de egemen kıldılar.
Bu sözlerde tarihî gerçeklere aykırı bir bilgi ve iddia var mı?
Dünya tarihinin son birkaç yüzyılı bu şekilde cereyan etmedi mi?
Dünyanın en ırkçı, belki de tek ırkçı rejimi İsrail değil mi?
Siyonizmin doğuşu, düşünceleri, idealleri ve yaptıkları ırk ayrımcılığının açık örnekleriyle doluyken İsrail ve ABD, siyonizmin ırkçılık olarak tanınmasına engel olmak için neden bu kadar gayret gösteriyor?
Ahmedînejad bu gerçekleri dile getirdiğinde neden yanlış bir şey yapmış oluyor?
Kudsül-Arabi gazetesi, Ahmedînejad’ın hakikatten başka bir şey söylemediğini ve Ahmedînejad’ın konuşması sırasında salonu terkeden Batılı ülke temsilcilerinin İsrail’in ırkçılığına alenen destek verdiklerini gösterdiğini yazdı. Gazeteye göre Batılı heyetlerin davranışı, onların düşünce ve ifade özgürlüğü konusundaki sahte hassasiyetlerine ilişkin de bir kanıt oldu.
Değişmeyen gerçek şudur: İsrail, ırk ayrımcısı ve etnik arındırmacı bir rejimdir ve Filistinlilere yönelik kesintisiz politikalar bu yargıyı kanıtlayan yüzlerce misalle ispatlanabilir. Dünya Bankası’nın raporuna göre Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimciler, bu toprakların asıl sahipleri olan Filistinlilerden dört kat daha fazla bu bölgenin imkanlarından yararlanıyor. Benyamin Netanyahu kabinesi, Filistinlilerin işgal altındaki topraklardan sürülüp çıkarılması gerektiğini savunuyor ve bu hükümetin dışişleri bakanlığını yürüten faşist “İsrail Evimiz” partisinin lideri Avigdor Liberman bu işin acilen hayata geçirilmesi için baskı yapıyor.
Farsnews haber ajansının analizine göre Cenevre’de düzenlenen protesto mizanseni, İsrail’in, bir destek şemsiyesi oluşturabilmek için krizi tırmandırma oyununun bir parçası. Fakat öyle anlaşılıyor ki hesapta olmayan bir şekilde konferans salonunda kalanlar Ahmedînejad’a uzun alkışlarla destek olunca bu komplo beklenen etkiyi gösteremedi.
Bu maceradan çıkaracağımız ilk sonuç şudur ki, Batı dünyası bundan böyle Müslüman dünyaya karşı Bush döneminden aşağı kalmayacak boyutta psikolojik baskı uygulayacaktır. Bu psikolojik savaşın kurmak istediği karşıtlık ise, İslami değerlerin tartışılması adı altında hakaret bile düşünce özgürlüğü içinde kabul edilirken, İsrail’e en küçük eleştirinin soykırım suçu kapsamına alınmasından oluşacaktır.
İran Cumhurbaşkanı Ahmedînejad böylesine mühim bir kavşakta uluslararası bir ortamda İsrail’i ırkçı siyonist bir rejim olarak kayda geçirmekle gerçekten son derece tarihî bir görevi yerine getirmiş oluyor.
Türkiye ise yeni dönemin bunalımını kavrama ve tavır gösterme konusunda hızla geriye düşüyor. İktidarın Washington’ın boykot ettiği Irkçılıkla Mücadele Konferansı’na gözlemci sıfatıyla katılması, bütün önceliklerini ve duyarlılıklarını ABD’nin politikalarına göre ayarladığını gösteriyor. Nitekim İsrail’in Gazze’ye saldırması üzerine 2009 Ocak ayında Katar’da düzenlenen toplantıya devlet bakanı seviyesinde katılmışken, Washington-Tel Aviv ekseninin menfaatlerini temsil eden Şerm el-Şeyh toplantısında cumhurbaşkanı ve dışişleri bakanı seviyesinde temsil edilmişti.
Güney Kafkasya krizinde de Azerbaycan’ın, Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan denkleminin içinde kalmaya zorlanması, bu olamayınca da Azerbaycan’ın kusurlu ilan edilmesi yine Washington’a çıpalı dışpolitikanın tezahürlerinden biridir. Gürcistan’ın “gül devrimi”, Ukrayna’nın “turuncu devrimi”, Lübnan’ın “sedir devrimi” gibi renkli devrimler sona ererken Türkiye eski dönemin önermelerine sadakat göstermeyi sürdürüyor.
NATO’nun genel sekreterliğine Rasmussen’in atanması karşısında direnememesinin baş sebebi de budur.
Cenevre’de düzenlenen Irkçılıkla Mücadele Konferansı’nda Batılıların İsrail konusunda ortaya koyduğu kesin inançlı ve radikal tavır, İslam dünyasının yeni döneme çok dikkatli ve uyanık hazırlanması gerektiğini gösteriyor. İran Cumhurbaşkanı’nın böyle önemli bir kavşak noktasında ortaya koyduğu tavır da, umalım ki öngörülebilir vadede, ama hiç olmazsa sonraki nesiller için meseleye nasıl doğru yerinden bakacaklarını işaretleyen bir sabite olacaktır.
İşte böylesine gündönümü bir anda Erbakan’ın İran’da üst düzey temaslarda bulunmasının yüksek anlamını ayrıca bir kenara not etmek gerekir. (Erbakan’ın İran gezisiyle ilgili analizimiz için “Erbakan’ın yumuşak gücü ve Türkiye-İran işbirliğinin derin çerçevesi” başlıklı yazımıza bakılabilir.)
 
< Önceki   Sonraki >

Duyurular:

Değerli site ziyaretcileri...

Sitemizin bütün bölümlerine erişmeniz için mutlaka üye olmanız gerekmektedir.

Ücretsiz Üyelik işleminizi yaparak :

Yardımlar Listesine,Sohbet Bölümüne,Soru ve cevap Bölümüne ve sadece üyelere açık olan bütün bölümlere ulaşabilirsiniz.

Üye olmanızı önemle rica ederiz.

Camimize Aşağıdaki Bankalar Aracılığıyla Bağış Yapabilirsiniz.

Yapı kredi Bankası Kars Şb : 805.08.264

T.C Ziraat Bankası Kars Şb :  476 28555-5001

Vakıfbank Kars Şb :               00158007263750310

  Web   : www.isiklicamii.org ve www.karsehlibeyt.org

e-mail  : Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

               Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

İletişim : 0474 223 35 38

 

Sorular ve Cevaplar

 

Hayvanlar'da Yeniden Dirilecek mi?

Kuşkusuz hesap ve cezanın ilk şartı akıl, şuur ve onun peşi sıra teklif ve mesuliyettir. B...

 

Aleviler Namaz Kılmaz mı?

Sorunun cevabına geçmeden önce Alevi sözcüğünün ne anlama ...

 

Neden Gusül Alırız?

İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: “Cenabet guslünün sebebi, temizlik...

 

Hz.Adem Cennetten Kovulmasaydı?

Soru:Hz. Adem (a.s) hata yapmasaydı ve yeryüzüne gelmeseydi soyu henüz cenn...

 

Din Nedir?

Soru:Din nedir? Hedefleri nelerdir? İnsanların yaşantısında din gerekli midir? ...

Hicri Takvim

Recep
2
ÇArsamba
1433 Hicri

Yazarlar

----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------

Ziyaretçi Defteri

aysel
SLAM CANLAR BEN BİR ALEVİ KZIYIM AİLEMDEN GİZLİ KENDİMCE NAMAZ KILIP A
adem aras
Dün Hac Ümresine yolcu ettiğimiz H. S. Mir Kasım Hocamıza ve gruptaki
Burak Küpeli
Esselâmû Aleykûm ve Rahmetullah.  
Bismillahirrahmanirrahim
memet ali kömek
AŞURA MÜNASEBETİYLE BAŞTA DEĞERLİ İMAM-I ZAMAN aĞAMIZ OLMAK ÜZERE BÜTÜ

Ziyaretçi Sayacı

Bugün322
Dün744
Bu Hafta1830
Bu Ay11493
Tüm Zamanlar383677
Şuanda 23 konuk çevrimiçi

Üye İstatistik

1000 Kayıtlı Üye
0 Bugün
0 Bu Hafta
6 Bu Ay
Son Üye: abdulkerım