İsmailik!

0

İsmaililer  Allahu Teâlâ’nın iki âlemi yarattığına inanmaktadırlar. Akaidleri Muhakkik Tusi, İsmaililerin itikatlarını Kavaidu’l Akaid adlı eserinde şöyle açıklamaktadır:

Emr ve Halk Âlemlerinin Yaratılışı
İsmaililer “Kun-olmak” kelimesi ile tabir edilen bir haki­kat vasıtasıyla Allahu Teâlâ’nın iki âlemi yarattığına inan­maktadırlar.
1- Gayb ve Emr âlemi olan batın âlemi akılları, nefisleri, ruhları ve tümel hakikatleri kap­samaktadır. Bu âlemin Al­lah’a en yakın varlığı birinci akıldır.
2- Halk ve şahadet âlemi olan bu zahir âlem ulvi ve süfli (aşağıda bulunan, bayağı ve düşük) eczalar ile feleki cisim­leri kapsar. Bu âlemin en büyük varlıkları olarak sırayla; arş sonra kürsü ve ardından diğer cisimler gelir. Bu iki âlem kemalden noksana doğru indiği gibi nok­sandan da kemale doğru hareket eder ve ilahi emir olan “Kun” kelimesiyle son bulur. Dolayı­sıyla varlık âleminin başı ve sonu Allah’tır.

İmamet ve Nübüvvet
İmam emr âleminin mazharıdır ve imamın hücceti birinci aklın (tümel akıl) mazharıdır. Peygamber tümel nefsin maz­harı olduğundan aynı zamanda imamdır. İmam hâkim, batın âleminin hâkimi ve başkalarının muallimidir. Kimse onun vasıtası olmadan Allah hakkında gerekli bilgiye sahip ola­maz. Peygamber zahir âleminin hâkimidir ve onun vesile­siyle şeriat güç kazanır. Peygamber veya şeriatının olmadığı hiçbir dönem yoktur. Nitekim imamın da olmadığı veya ol­mayacağı bir zaman dilimi söz konusu değildir. Allah’ın kulları üzerindeki hücceti tamamlanıncaya kadar İmam gaybete de çekilebilir. Ancak bu dönemde imamın da­veti zahirdir.[1]

Nübüvvet ve İmametin Mertebeleri
Yeryüzünde bir natık vardır. O da melek vesilesiyle ilahi kanunları alan ve bunu açıklayan şeriat sahibi peygamberdir. Natık birinci aklın –ki semada daveti başlattı- yeryüzündeki ben­zeridir.
Aynı şekilde yeryüzünde bir vasi de vardır ve o peygam­berin direk varisi olan imamdır. Nü­büvvet sırrının emini mahlasıyla imamın özel görevi tevildir. Yani zahiri gizli anlamıyla açıklar ve aslını ortaya koyar. Vasi, birinci akla oranla ikinci akıl mesabesindedir.
Bununla beraber Esas İmamın varisi olan başka bir imam da vardır. Onun görevi irtibatları zorunlu olan zahir ile batın arasındaki ilişkiyi sağlamaktır.
Nübüvvetin yedi dönemi vardır. Nübüvvet döneminin her merhalesi yani her gaybet dönemi bir natık ve bir vasi aracı­lığıyla açılır ve yedi kişiden oluşan imamlar onların vasileri olurlar. Sonra son imam (yani kaim) ya da kendisine kıya­met imamı denilen bu imam tarafından bu dönem sona erdi­rilir. Bu imam “Mukim” imamdır ve peygamberi gönderecek kimsedir.
Ulu’l-Azm altı peygamberin dönemleri şu şekildedir; Adem (a.s.)’ın döneminin imamı Şis idi. Nuh (a.s.)’ın dö­neminin imamı Sam idi. İbrahim (a.s.)’ın döneminin imamı İsmail idi. Musa (a.s.) döneminin imamı Harun (a.s.) idi. İsa (a.s.)’ın döneminin imamı Şemun idi. Hz. Muhammed (s.a.a)’in döneminin imamı Hz. Ali idi.
Onun yedinci natık’ı, kıyamet imamının kendisidir. O yeni bir şeriat getirmeyecektir. Sa­dece ilahi emirlerin zahir­lerin­deki gizli batınları bunun gereksinimi olan devrim ve deği­şim ile aşikâr kılacaktır.[2]
İsmaililere göre imametin aşağıda belirtilen dört merha­lesi vardır:
1- Mukim İmam: Natık peygamberi gönderecek kimse­dir. Bu imametin en yüksek derece­sidir. Buna “Rabbu’l-Vakt” da denilmektedir.
2- Esas İmam: Bu imam peygamberin vasisi, halifesi, sırlarının emini ve yardımcısıdır. Mustakar imamların silsi­lesi bu imamın soyundan devam eder.
3- Mustakar İmam: Bu imam, kendisinden sonraki imamları belirleyen imamdır. İsmaililere göre imamın se­çimi birincisi veraset ikincisi de Mustakar imamın ataması olmak üzere iki şekilde gerçekleşir.
4- Mustadvî İmam: Bu kimse Mustakar imamın niyabe­tinde imamet işleriyle ilgilenir ama kendisinden sonra imam belirleme hakkına sahip değildir. Bu imama “Naibu’l-İmam” da de­nilmektedir.[3]

Bâtınilik ve Tevil
İsmaililerin dini ahkâm ve maarifteki en açık özellikle­rin­den biri batınilik ve tevildir. Bu gruba göre ilahi şeriatın zahir ve batın olmak üzere iki boyutu vardır. Bunun batınını imam ve onun vasisi bilebilir. İlahi şeriatta belirtilen her şey batıni hakikatler için misal ve sırdır. Ör­neğin İsmaililer taha­reti batıniyeye muhalif mezheplerden teberi olma, teyem­mümü öğretme izni olan kimseden ilim öğrenme, namazı imama dua etme, zekâtı layık olan kimselere ilim öğretme, orucu batından kaçınan zahiricilerden marifeti saklama ve haccı da ilim için hicret etme olarak tevil etmişlerdir.[4]
Bu gibi tevillerden dolayı İslam uleması İsmailileri İslam inancı için büyük ve ciddi bir teh­like olarak algıladı.[5] Hatta bunları İslami fırkalardan biri olarak kabul etmekten bile sakındı­lar. Üstat Murteza Mutahari bu hususta şöyle de­mektedir:
“Bâtıniler batıni düşünce çerçevesinde o kadar İslami dü­şünceyle oynadılar ki İslam’ı de­ğiştirdiklerini bile söyleye­biliriz. Bu yüzden çağdaş dünyada yaşayan Müslümanlar onları Müslüman gruplar arasında zikretmeye yanaşma­maktadırlar. Otuz yıl önce Kahire’de kurulan İslami Mez­hepleri Yakınlaştırma Birliği’ne Şia’nın İmamiye ve Zeydiye mezhepleri ile Ehl-i Sünnet’in Hanefi, Şafii, Maliki ve Han­beli mezhepleri buraya temsilciler gönderdiler. İsmaililer her ne kadar buraya temsilci göndermek için ça­baladılarsa da diğer Müslüman tem­silciler tarafında bu kabul edilmedi.”[6]
Henry Corben İmamiye ve İsmailiye irfanı arasındaki far­kın beyanında şöyle demektedir:
“İmamiye irfanı, şeriatın batın ve zahirinin birliğine inan­maktadır. Fakat İsmaili irfanı, bü­tün zahiri hükümlerin gizli batıni hükümlerinin olduğuna inanmaktadır. Bu hükümlerin an­lamlarının zahiri hükümlerden üstün olduğunu ve bu mez­hebe tabi kimselerin ruhi gelişiminin buna bağlı olduğunu söylemektedirler. Dolayısıyla İsmaililere göre zahir tama­men soyulması gereken bir kabuktur. Bu da İsmaililerin yaptığı tevilin kendisidir. Yani bu yolla şeriatın hü­kümlerini gerçek hükümlerine döndürdüklerine inanmakla beraber şer’i hüküm ve görevleri batıni çerçevede görenler için bu hü­kümlerin ortadan kalktığını söylemektedirler.”[7]
Allame Tabatabi de İmamiye ve İsmailiye mezhepleri ara­sındaki farkı şu sözlerle açıkla­maktadır:
“On iki imam Şia’sı (İmamiye) ile İsmailiye arasındaki temel farklılıklar şunlardır; İsmaililere göre; İmam yedi te­mel etrafında dönmektedir ve nübüvvet Hz. Muhammed (s.a.a) ile son bulmamıştır. Şer’i hükümlerin değiştirilmesi ve şer’i sorumlulukların ortadan kaldırıl­masında herhangi bir engel yoktur. Hâlbuki on iki imam Şia’sı Hz. Muhammed (s.a.a)’in son peygamber olduğuna inanmakta ve onun on iki vasisinin olduğunu söylemektedir. Şeriatın zahirini mu­teber ve ortadan kaldırılmayacağına inanmakta ve Kur’an için hem zahir hem ba­tın olduğunu ispatlamaktadırlar.”[8]

İsmaili Âlimler
İsmaililerin birçok inhirafına rağmen İsmaili mezhebi te­veccühe mazhar nispeten felsefi ve kelami bir mezheptir. Bu mezhebin ta­raftarları arasında önemli düşünürler göze çarp­maktadır ve bunlardan geriye birçok değerli eser kalmıştır. Burada bazı İsmaili âlimlerin adlarını ve kaleme aldıkları ilmi eserleri zikredeceğiz.
1- Fatımi halifesi el-Muazze’nin kadılar kadısı Ebu Ha­nife Şii adıyla meşhur Ebu Hanife Numan bin Sabit (ö. 363 h.k). Fıkıh alanında Deaimu’l-İslam adında meşhur bir eseri var­dır. Kaleme aldığı diğer eserleri ise “el-Mecalis ve el-Muemerat” ile “İftitahu el-Dave ve İbtidau el-Devlet” adlı eserlerdir.
2- Ebu Hatem Razi (ö. 332 h.k), İlamu’l-Nübüvvet adlı bir eseri vardır.
3- Hicri dördüncü yüzyılın ikinci yarısında vefat eden Ebu Yakup Secistani. Derin bir ilmi vardı ve yirmiden fazla kitap kaleme aldı. En önemli eseri Keşfu’l-Mahcub’tur.
4- Hamididdin Kirmani (ö. Takriben 408 h.k), derin ve te­veccühe mazhar birçok kitap ka­leme aldı. Fatımi halifesi El-Hekim’in taraftarlarından biri olduğu için Durzilerle müca­dele hakkında bazı kitaplar da yazdı.
5- Mueyyid Şirazi (ö. 470 h.k) de batıni öğretiler hak­kında Arapça ve Farsça birçok kitap kaleme aldı. Mecalis ve Divan onun önemli eserlerindendir.
6- Meşhur Fars şair Nasır Hüsrev (ö. 481 h.k) İsmaililerin önemli şahsiyetlerinden biridir. Camiu’l-Hikmeteyn, Vechi Din, Havanu İhvan adlı kitapları meşhurdur.
Fatımiler döneminden sonra İsmaililer arasında birçok ki­tap kaleme alan bazı yazarlar or­taya çıktı. Yeni Yemeni dö­nemi adıyla meşhur dönemde bazı büyük İsmaili âlimler zahir oldu ve İsmaili ilahiyat ve imamet hususunda seriler halinde kitaplar kaleme aldılar. Burada bu dönemin âlimle­rinden bazılarının adını zikretmekle yetineceğiz.
1- İbrahim bin Hasan Hamidi (ö. 557 h.k)

2- Hatem bin İbrahim (ö. 612 h.k) 3- Ali bin Muhammed el-Velid (ö. 612 h.k), yazdığı bir­çok eserin yanında Gazali’nin ka­leme aldığı el-Mustezhiriye adlı esere cevap niteliğinde Dameğu’l Batıl adlı kitabı ka­leme aldı.  4- Hüseyin bin Ali (ö. 657 h.k). İsmaililerin ilahiyatı ve kıyamet düşüncesi hakkında özet bir kitabı basılmıştır. 5- İdris Amaduddin Yemeni, (ö. 872 h.k), Önemli bir İsmaili tarihçi ve filozof unvanıyla kendisinden sonraya çok önemli eserler bırakmıştır. Bu dönemden sonra Hindi dönemi gelmektedir ki bu dö­nemin en önemli şahsiyeti yedi bü­yük ciltte kitabını kaleme alan Hasan bin Nuh Hindi Behruşi’dir. Bu dönemde kaleme alınan onlarca kitap ismi kaydedil­miştir ki maalesef bunlar bulunama­dığı için araştırmacılar için unvan olmaktan öteye geçememiştir.Alamut İsmaililerinin Eserleri Alamut İsmaililerinin mezhebi (İran’da Nezari İsmailileri) hakkında kaleme alınan eserlerin geneli İmamiye mezhebi­nin tabilerinin kaleme aldığı eserlerdir. Bunlar ara­sında Hacı Nasret­tin Tusi’nin kaleme aldığı iki risalesi de göze çarp­maktadır ki bunların en önemlisi “Revdetu’l-Tes­lim” adlı eseridir. Alamut’un düşmesinden sonra İsmaili mezhebi tasavvuf kisvesi altında varlığını sürdürdü. Bu dönemden sonra ta­savvuf edebiyatında bir tür müphemlik oluştu. Görünüşe göre Kahistani (ö. 720 h.k) tasavvufi ıstılahları kullanarak İsmaili inancı anlatan ilk kişidir. Seyyid Suhrab Veli Bedehşani (ki Hicri 856’da yazmakla meşgul oldu) ve Ebu İshak Kahistani’den İsmaililerin felsefeleri hakkında çok önemli eserler geriye kalmıştır. Hayr Khah Herevi (Hicri 660’tan sonra vefat etti) aktif bir yazardı. En önemli eseri “Kelamı Pir”dir. Bu eser Ebu İshak Kahistani’nin “Haft Fasl” adlı eserinin şerhi mesabesindedir ve Hacı Nasrettin Tusi’nin Revdetu’l-Teslim adlı eseriyle Alamut İsmaililerin klasik felsefelerini açıklayan en iyi eserler­dir. İkinci Ağahan Şah Ali Şah Hüseyni’nin büyük oğlu Pir Şahabettin Şah Hü­seyni’den (1850–1881) geriye birkaç risale kalmıştır ki bunlar İsmaili tasavvufu çok güzel bir şekilde özetlemiştir.[9]Fatımiler ve Karametiler Fatımiler ve Karametiler İsmaili mezhebinin iki fırkası­dır. Karametilerin ortaya çıkışı husu­sunda daha önceki dersleri­mizde gerekli bilgileri vermiştik. Bu dersimizde Fa­tımilerin ortaya çıkışı Karametilerin geçmişleri ve bu iki­sinin birbi­riyle olan ilişkisini ele alacağız.Fatımilerin Nesepleri Fatımi fırkasının ve Fatımi devletinin kurucusu Ebu Mu­hammed Übeydullah el-Mehdi’dir (ö. 322 h.k). Kar­şımıza çıkan ilk soru onlara neden Fatımi denildiğidir. Zira bu ıstı­lah onların Peygamber efendimiz (s.a.a)’in kızı Hz. Fatıma’ya mensup olduklarını göstermektedir. Bu hususta farklı görüşler dile getirilmiştir. Bazıları kesin bir dil ile onların Hz. Fatıma ile olan nis­petlerini inkâr etmişlerdir. Duhuviye bunların önde gelenle­rindendir. O, Yadi ez Karamete-i Bahreyn ve Fatımiyan adlı eserinde bu hususta birçok delil zikretmiştir. Delillerinden biri de şudur; Bağdat’taki Abbasi halifeleri ve Kurtuba Emevileri birincisi Hicri 402’de diğeri de Hicri 444’te olmak üzere iki defa bu hane­danın Hz. Fatıma ile olan nispetlerini inkâr ettiler. Öbür taraftan Durzilerin mukaddes kitapla­rında Abdullah bin Meymun’un Fatımi halifelerinin ceddi olduğu açıkça belirtilmiştir.[10] Bazıları da bu hanedanın Hz. Fatıma ile olan nispetlerinin doğru olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Corci Zeydan bu hususta şöyle demektedir: “Fatımi hâkimler önceleri Afrika’da yönetimi elerinde bulunduruyorlardı ve devlet merkez­leri Mehdiye idi. Bu Şii hâkimler kendilerini Hz. Fatıma’nın oğlu Hz. Hüseyin’in nesebinden biliyorlardı. Fakat Abbasi halifelerinin taraftar­ları olan tarihçiler onların Hz. Fatıma ile olan nispetlerini inkâr ediyorlardı. Ancak bize göre büyük bir ihtimalle bu hanedan Hz. Fatıma’nın soyundan geliyordu ve bazı tarihçi­lerin bunu yalanlamalarının tek nedeni Abbasi taraftarlığı dışında başka bir şey değildi.”[11]   Bazıları bu hususta kesin bir görüş belirmenin imkânsız olduğuna inanmaktadırlar. Nitekim S. M. Stern bu hususta şöyle demektedir: “Fatımilerin resmi bir senedine göre Fatımi halifelerinin nesepleri Muhammed bin İsmail’e ulaşmaktadır. Fakat konu hakkındaki farklı ve çelişkili beyanlar bu meseleyi girift bir mese­leye dönüştürmüştür. Fatımi halifelerinin muhalifleri bu hanedanın nesebinin Hz. Fatıma’ya ulaştığını kabul etme­mişlerdir. Bilakis bu fırkanın kurucusunun Abdullah bin Meymun Kaddah olduğunu söylemişlerdir. Bazı imamlar da Fatımilerin yalandan kendilerini Hz. Ali’ye nispet verdikle­rini dile getirmişlerdir. Tabi bu görüşün kindarların uydur­ması olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ancak İsmaili hare­ketinin farklı fırkalarının yanında Kadahi fırkasının da oldu­ğunu gözden kaçırmamak gerekir. Bundan ötürü bu gibi farklı karineler inceledikten sonra tek ve kesin bir görüşe varmak mümkün değildir. Zira konu hakkında kesin ve ikna edici herhangi bir senet elimizde bulun­mamaktadır.”[12]  Bir grup da Müstevdi imam ile Mustakar imam arasın­daki ayrımdan yola çıkarak bu sorunu çözmüş ve şunları söyle­mişlerdir; Her ne kadar Fatımi silsilesinin kurucusu Übey­dullah el-Mehdi Hz. Fatıma’nın soyundan gelmiyorsa da ondan sonra iş başına gelen Fatımi halifeleri gerçekten Fatımidir ve Übeydullah, Said bin Hüseyin bin Abdullah bin Kaddah’ın kendisidir. Meymun Kaddah ve evlatları Müstedvi imamlar idiler. Übeydullah el-Mehdi de Müstedvi imam idi ve imamet görevini evlatlığı el-Kaim’e (ikinci Fa­tımi halifesi) bıraktı. Bunun nedeni İsmaililerin gerçek imamlarının Mutezid Abbasi’nin korkusundan Şam’ın Selemiye’sinde mahsur kalmalarıydı. Bundan ötürü Müstedvi imam olan Hüseyin imamet emanetini gerçek sa­hibi el-Kaim Biemrullah Fatımiye ulaştırması için imamet görevini oğlu ve hücceti olan Said’e teslim etti.[13]   Fatımi Halifelerinin Sayısı Fatımi devleti Hicri 292’de kuruldu ve Hicri 567’de Eyyubiler tarafından ortadan kaldırıldı. Onlar bu süre zar­fında Afrika ve diğer bazı bölgeleri yönettiler. Fatımi devle­tinin yıkıldığı güne kadar 14 halifesi oldu ki bunların isim­leri aşağıda verilmiştir: 1-      Übeydullah el-Mehdi (ö. 322 h.k) 2-      El-Kaim Biemrullah (ö. 334 h.k) 3-      El-Mansur (ö. 341 h.k) 4- El-Muazuddinullah (ö. 365 h.k). O, Hicri 362’de Ka­hire’yi ele geçirdi ve Fatımilerin merkezini Mehdiye’den Mısır’a taşıdı. Böylece Ahşidiyanlıların ve Abbasilerin Mı­sır’daki etkilerine son verdi. 5- El-Azizbillah (ö. 386 h.k) 6- Hâkim Biemrullah (ö. 411 h.k) 7- Zahir Liizazidinillah (ö. 427 h.k) 8- Mustensir Billah (ö. 487 h.k). Atmış yıla yakın Fatı­mi­ler devletini yönetti. Zehebi “Bu kadar uzun süre bir dev­leti yöneten hiçbir halife ve yöneticiye rastlamadım” demiş­tir. 9- Musteli Billah (ö. 495 h.k) 10- Amir Biâhkamillah (ö. 524 h.k). O, beş yaşında salta­nat tahtına oturdu ve kendisinden sonra bu makama oturacak oğlu olmadığı için amcasının oğlu saltanat tahtına oturdu. 11- Hafız Lidinillah (ö. 544 h.k). (Abdülmecit bin Mu­hammed bin Mustensir Billah, Amir’in amcasının oğlu idi.” 12- Zafer Billah (ö. 549 h.k) 13- Faiz Binesrullah (ö. 555 h.k)
14- El-Azid Lidinillah (ö. 567 h.k). (O, Abdullah bin Yu­suf bin Hafız Lidinullah idi).

Fatımiler ve Şia Öğretilerinin Yayılması
Corci Zeydan bu hususta şöyle demektedir:
“Fatımi halifeleri her hususta Abbasi halifelerine tabi olan yöneticilerdi. Fakat dini konu­larda Abbasi halifelerine karşı şiddetli bir şekilde muhalefet ediyorlardı ve Şii imam­ların fet­valarıyla amel ediyorlardı. Aziz Billah Fatımi’nin veziri Yakup bin Kels, İsmaili mezhebin fıkhı hakkında Sa­hih-i Buhari’nin yarısı kadar olan ve içinde birçok bölümün bu­lunduğu bir kitap kaleme aldı. Kendisi bu kitaptan ders veri­yordu ve bu kitabı öğrenen herkese ödül veri­yordu. Aziz Billah vezirinin dersine katılan 35 fakihe aylık bağlamıştı. Vezirin kitabı dışında başka bir fıkhi kitap okuyan kimseler devletin takibi altındaydı.
Diğer Fatımi halifeleri de Şia mezhebini yaymaya çok önemli veriyorlardı. El-Zahir halife olduğu zaman (h.k 411) Mısır’da sadece Muhteseru’l Vezir ve Deaimu’l-İslam ki­taplarının okunmasını emretti. Bu kitapları ezberleyenlere ödüller veriyordu.”[14]

Şia öğretilerine saygı hususunda da çok titizdiler. Aşura gününü genel tatil ilan etmiş ve bu­günde yas merasimleri tutuyorlardı. Hatta bazen halife çıplak ayaklarla matem tu­tanların ara­sına katılıyor ve herkese yemek veriyordu. Aynı şekilde Gadir-i Hum gününü de resmi bay­ram ilan ettiler. Bugünde devlet büyükleri ve halk halifenin meclisinde top­lanıyor ve hatip, peygamberin Gadir-i Hum’da okuduğu hut­beyi okuyordu. Bugünde evlilik ve nişan mera­simleri yapılı­yordu ve fakirlere yemekler veriliyordu. Halife ve devlet büyükleri tarafında bayramlık olarak çok büyük meblağlar dağıtılıyordu. Buna benzer merasimler Peygamber Efendi­miz (s.a.a)’in, İmam Ali’nin, Hz. Fatıma’nın, İmam Ha­san’ın ve İmam Hüseyin’in do­ğum günlerinde de gerçekle­şiyordu. Bazıları şunları söylemişlerdir; Fatımiler, Hafız Lidinullah’ın (ö. 544, Amir Biâhkamillah’ın amcasının oğlu) hilafeti ve Ebi Ala Efzeli’nin vezareti döneminde Şia’nın İmamiye mezhe­bine geçtiler. Fakat 526’da vezirin öldürül­mesiyle tekrar İsmaili mezhebine döndüler. Her halükarda İmamiye mezhebi Fatımi halifeleri zamanında hiçbir sınır­lamayla karşı karşıya kalmadı ve onların hem İmamiye ve hem İsmailiye mezheplerine bağlı olmaları hususunda delil ve karineler vardır. Tabi bazı kimseler onların İmami olma­larını daha önemli bilmişler­dir.[15]Karametilerin Geçmişi Karametiler isyancı ve maceracı bir gruptu. İsyanlarının iki boyutu vardı. İlk başlarda sa­dece Abbasi devletine saldı­rı­yorlardı. Sonraları normal halka da saldırmaya başladılar ve feci katliamlar gerçekleştirdiler. Tarihçilerin naklettikleri bu isyanlar aşağıda zikredilmiştir: Hemdan Karamet, Alevi önderlerinden biri tarafında halkı İsmaili mezhebe davet etmek için Vasıt bölgesinin civarla­rına gönderilmişti. Bölge halkını oluşturan Nıbti Arapları ve Sudanlı­ların hepsi fakir­diler ve Abbasi devletine ve zengin­lere muhalif idiler. Bu yüzden bölge halkı Karametilerin davetini kabul ettiler. Hemdan Karamet Kufe’ye yakın bir yerde bir merkez kurdu ve buraya Daru’l-Hicre adını verip tebliğ merkezi unvanıyla kullandı. Taraftarlarından topladığı paralarla fakirlikle mü­cadele etti ve umumi müesseseler kurdu. Sloganı taraftarları arasında vahdet ve eşitlikti. O, bu yolda cinsiyeti, sınıfı ve dini engel görmüyordu. Nihayet daveti Vasıt’ı aştı ve uzak ve yakın Arap beldelerine ulaştı. Aynı şekilde Ebu Said Cennai adı bir şahıs Hicri 286’da Bahreyn’in Ahsa bölgesinde ayak­landı ve halkı Abbasi devletine karşı isyana davet etti. Hatta Bağdat’ta bile bir grup gizlice onu savundu. Mutezid kendi hilafeti döneminde Bahreyn’de Karameti hareketi çok yayıldı­ğından bu grubu ortadan kaldırmak amacıyla bir orduyu Bahreyn’e gönderdi. Fakat bu ordu yenilgiye uğradı. Ebu Tahir (Ebu Said’in oğlu 301–332) Karametilerin ön­derliğini ele geçirdiği zaman Karametiler daha da güçlendi­ler. Bazen Kufe, Basra ve Hicaz’a saldırılar düzenlediler. Ebu Tahir bütün bu saldırılarda galip geliyordu. Mekke’ye yaptığı saldırılarının birinde Kabe’nin saygınlığını görmez­likten geldi ve hacıları öldürdü. Tarihçilerin dediklerini göre açlıktan ölenler dışında ölülerin sayısı üç bin kişi idi. Bu ölümlerden dolayı halk güvenliklerini kay­betmiş ve yollar emniyetsiz hale gelmişti. Ebu Tahir Mekke’ye yaptığı diğer saldırıda feci katliamlar yaptı ve Karametiler on iki gün bo­yunca şehri yağmaladılar. Hatta Haceru’l Esved’i bile çaldı­lar.     Hicri 327’de Ebu Tahir ile Abbasi devleti arasında barış anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre Ebu Tahir hacıları koruyacağını söz verdi. Bunun karşılığında hacılardan yıllık haraç alacaktı. Bu anlaşmadan sonra Karametilerin saldırı­ları bitti. Ebu Tahir’in 332’de ölmesinden sonra kardeşi tahta oturdu ve barışçıl bir siyaset izledi. Hicri 339’da Abbasi devletin­den aldıkları yüksek meblağ ve değişik istekler kar­şılığında Haceru’l-Esved’i Mekke’ye geri gönderdiler.[16] Karametilerin Yenilgisi ve Ortadan Kalkmaları Önceden de belirttiğimiz gibi Karameti hareketi Hemdan Karamet tarafında Irak’ın Vasıt şehrinin yakınlarında ortaya çıktı. Ardında bu hareketin bir kolu Ebu Said Cennayi’nin önder­liğinde Bahreyn’de güç kazandı. Karametiler hareketi Bahreyn’de Hicri dördüncü yüzyıla kadar etkin idiler. Hicri 378’de Beni Muntefik Akili kabilesinin reisi Asgar, Karametileri ağır bir yenilgiye uğrattı. Ahsa’yı muhasara etti, Katifi yağmaladı ve buradan elde ettiği gani­met­leri Basra’ya götürdü. Bundan sonra ziyaret yollarının hâkimi­yeti diğer kabile reislerinin eline geçti ve onlar bu yollardan vergiler almaya başladılar. Karametiler ise bu olayla birlikte sınırlı mahalli bir güç oldular. Devletin yıkılmasından sonra Karametiler, Fatımilerin İsmaili inançlarını benimsediler ve ortadan kalktılar. Eli­mize ulaşan bazı senetlere göre Şebaş adlı biri ve hanedanı Basra’nın etraflarında ve dağınık kabileler arasındaki Karametilerin içinde birçok taraftara sahipti. Bu da o za­mana kadar Güney Irak’ta henüz Karametili İsmaililerin olduğunu göstermektedir. Fakat Hicri 378’den sonra bu grup hakkında elimize ulaşan kesin bilgiler yoktur. Bahreyn Karametileri Hicri 459’da Eval adası sakinleri­nin ayaklanmasından ve Karameti deniz kuvvetlerinin yenil­gisinden sonra bu ada üzerindeki hâkimiyetlerini kaybettiler. Beni Amir bin Rebi kabilesi Hicri 470’te Karametiler devle­tine tamamen son verdiler.[17] Karametilerin etkin oldukları diğer bölgelerden biri de Su­riye idi. Hicri 277’de Zekereviye, Suriye çöllerinde ve Beni Alihas kabilesi içinde Karametilerin ortaya çıkışını ilan etti. O, Hicri 289’da Dımeşk muhasarasında öldürüldü ve Ebu Abdullah Ahmet adıyla meşhur kardeşi onun halifesi oldu. O da Hicri 291’de Bağdat’ta yakalanıp öldürüldü. Görünüşe göre Karametilerin Suriye’deki merkezleri Selemiye şehri idi. Fakat Ehl-i Sün­net’in eserleri dışında Hicri 288’de Karametilerden sonra bu bölgede gelişen olay­lar hakkında hiçbir bilgimiz yoktur. Suriye Karametileri her­hangi bir faaliyet göstermeden veya ilişki içinde oldukları Durzilerle herhangi bir çatışmaya girmeden durduruldular. Karametiler içindeki küçük bir grubun kaleme aldıkları nash hattı dışında bir şey elimize ulaşmamıştır. Sadece Karametilerin dini faaliyetleri hakkında -bizlere herhangi bir bilgi ver­mese de- Raşididdin Senan Suri’nin (Hicri sekizinci yüz­yıl), Mahmud Fani Hindi’nin (Hicri on birinci yüzyıl) yazıları ve Hurufilerden geriye kalan Türkçe ve Farsça me­tinler bu­güne kadar gelmiştir. Karametileri Hicri 266’da Mansur Yemeni tarafında Ye­men’de faaliyete başladılar. Fakat Zeydi mahalli yöneticile­rin duruşları karşısında yetersiz kaldılar. Sadece Sena’nın Selihi ve Necran’ın Mukrimi gibi küçük emirliklerini ele geçirebildiler. Karametiler hareketi Hicri 260’ta İran’da Half adındaki şahsın önderliğinde Rey şehrinde faaliyetlere başladı. Son­raları bu hareketin faaliyetleri Merv, Talakan ve Gorgan’a uzandı ve bu bölgelerin yöneticileri Karametiliği benimse­diler. Sonraları Nezari İsmaililerinin merkezi olacak olan Dilmestan, Muhammed Nesefi Berzegi’nin hâkimiyetine geçti. O, Samani yöneti­cilerini Karametiler hareketine davet etti. Ölümü Karametilerin siyasi ümitlerini yok etti.Fatımiler ve Karametiler İlişkisi Araştırmacılar ve dinler tarihi uzmanları arasındaki ihti­laflı konulardan biri Fatımiler ile Karametiler arasındaki ilişkinin incelenmesidir. İbni Rezam (İsmaili düşmanlığı temayülleri vardır) ve onun yolundan giden kimseler iki grup arasında fark görmemişlerdir. Onunla aynı dönemlerde yaşayan Taberi gibi Müslüman tarihçiler de bu konu hak­kında açık bir görüş be­lirtmemişlerdir. Fakat yeni İsmaililer, Karametilerle her türlü ilişki kurulmasının yanlış oldu­ğunu söylemişlerdir. Fatımiler ile Karametilerin bir olduğunu veya en azından bunların birbirine çok yakın iki grup olduklarını dile getiren en eski eser Sabit bin Senan Sabii’nin kitabıdır. Sabit’in mutaas­sıp olduğunu veya Fatımileri kötülemek için onları Karametiler gibi bidatçi fırkalara mensup kıldığını söylemek doğru değildir. Zira Fatımilere karşı hiçbir husumet içine girmemektedir; daima Ubeydullah’a Alevi Fatımi demekte ve bu durum hususunda şüphe içinde olduğuna dair bir şey söylememektedir. Sabit bu iki grubun bir olduğunu kesin bir şekilde dile getir­memektedir ve sadece karineler ve olası ihtimallerle yetinmektedir.[18] Her halükarda araştırmacıların görüşlerine ve tarihi be­yanlara dikkat ettiğimizde bu iki dini ve siyasi grubu aynı görmek doğru değildir. Onlar imamet meselesinde birbirle­riyle ihtilaf etmişlerdir. Zira Karametiler Muhammed bin İsmail’in son imam olduğuna, hayatta olduğuna, gaybete çekildiğine ve bir gün tekrar geri döneceğine inanıyorlardı. Fakat Fatımiler bu akideyi reddedip imametin İsmail’in ev­latlarından devam edeceğine inanıyorlardı. Bu iki mezhebî grup arasındaki bir diğer ihtilaf da bunla­rın devrim algılarında yatan farklı­lıklardadır. Fatımiler Af­rika’ya ve bilhassa Mısır’a hâkim olduktan sonra tarihi düş­manları olan Abbasi devleti ile düşmanlıklarını bir tarafa bırakmış ve hatta bazen yakın ilişkiler kur­muşlardır. Böylece devrimci yöntemlerinden geri adım atmışlardır. Halbuki Karametiler Ab­basi hilafetinin toprakları içinde yer aldıkları için daima Abbasi devleti ile mücadele etmek zorunda kal­mış bu yüzden başlangıçtaki devrimci yapılarını koruyup hedefleri uğruna müca­deleye devam etmişlerdir.[19]   Öbür taraftan, her ne kadar Fatımiler, Karametilerin Ab­ba­silerle olan mücadelelerinden ra­hatsız değillerdiyse de onla­rın halka saldırılarını ve yağmalarını hiçbir şekilde be­nim­seme­mişlerdir. Fatımiler böylesi vahşice saldırıları kını­yor­lardı. Tarihçiler Fatımiler ile Karametiler arasında askeri çatışma olduğunu nakletmişlerdir. Nitekim Hicri 358’de Zilhicce ayında Fatımilerin Mısır’ı ele geçirmelerinden üç ay sonra Asım’ın, Kesri ve Suhar adlı amca çocuklarının komutası altındaki Karameti ordusu Remleh’e saldırdı. Ahşidiyanları yendiler ve aralarında yaptıkları anlaşmaya binaen Karameti kuvvetleri geri çekildiler. Hicri 359’da Karametilerden geriye kalanlar ile Ahşidiyanlar Fatımi ordu­suna karşı yenildiler. Asım Hicri 360’ta Azludevlet ve Ebu Tağlab Hemdani’nin yardımına koştu ve Dımeşk ile Remleh’i bir defa daha ele geçirdi. Fatımi ordusunu oradan kovdu ve her yerde Abbasileri savundu. O hatta Kahire’yi de muhasara etti ama Hicri 361’de ortaya çıkan bir sorundan dolayı Ahsa’ya geri döndü…[20]
Velhasıl Fatımiler ve Karametiler her ne kadar İsmail ve Muhammed bin İsmail’in imame­tine inanıyorlardıysa da imametin Muhammed bin İsmail’in evlatlarında devam et­mesi husu­sunda hemfikir değillerdi. Aynı şekilde devrim ve siyasi strateji hususunda da ihtilafları vardı. Bu ihtilaflar iki grup arasında bazı çatışmalara neden oldu. Gerçi bu çatış­malar sürekli değildi. Bazen iki grup arasındaki ilişkiler çok normal ve hatta bazı durumlarda samimi oluyordu.
Ali Rabbani Gülpayigani
———————————

[1] Kavaidu’l Akaid, s. 114–116.

[2] Tarih-i Felsefe-i İslami, C. 1, s. 125–126.

[3] Tarihu el-Firak el-İslamiye, s. 186.
[4] A.g.e, s. 193.

[5] El-Fark Beyn el-Firak, s. 282.

[6] Aşinayi ba Ulume İslami, Kelam ve İrfan, s. 21.

[7] Tarih-i Felsefe İslami, C. 1, s. 135, 136.

[8] Şia der İslam, s. 69.

[9] Tarih-i Felsefe İslami, Henry Corben, C. 1, s. 107–109 ve s. 122–125 ayrıca Bkz: Murteza Mutahari, Aşinayi ba Ulume İslami, Kelam ve İrfan, s. 22.

[10] Tarih-i Şii, s. 213.

[11] Tarih-i Temedune İslami, s. 846.

[12] Nehzete Karamete, s. 28–29.

[13] Tarih-i Şia ve Fırkahaye İslami, s. 213–214.

[14] Corci Zeydan, Tarih-i Temedune İslami, s. 448–449.

[15] Tarih ek-Şia, Şeyh Muhammed Hüseyin Muzaffer, s. 188–191.

[16] Zuhuru’l-İslam, C. 4, s. 132–134, Nehzete Karameti, s. 81–82 ve s. 44–47, Tarih-i Şii ve Fırkahaye İslam, s. 216–217, Tarih-i Edebiyate İran, C. 1, s. 582–585.

[17] Nehzete Karameti, s. 51–52. Dehaviye Karameti devletinin Hicri 474’te ortadan kalktı­ğını söylemektedir. A.g.e, s. 71.

[18] Nezhete Karameti, s. 10, Dr. Yakup Ajendi’nin önsözü.

[19] A.g.s, s. 49–50.

[20] A.g.e.

Bunları da beğenebilirsin Diğer Yazılar