İslâm Açısından Din Siyasetten Ayrı mıdır?

0
 Her şeyden önce siyasetin anlamını açıklamak gerekir ki, bu açıklama ışığında din ile siyaset ilişkisi açıklığı kavuşsun. Burada siyaset kavramı için iki ihtimal söz konusudur:

  1- Amaca ulaşmak için hile yapmak, aldatmak ve mümkün olan her türlü araçtan istifade etmek (amaç aracı meşru kılar) anlamında siyaset.

Açıkça bilindiği üzere bu anlamdaki siyaset, kelimenin gerçek anlamıyla siyaset olmadığı gibi, hile ve aldatmacadan başka bir şey değildir ve din asla böyle bir siyasetle uyuşmaz.

2- Bir toplumu çeşitli alanlarda İslâm’ın gerçek ilkeleri doğrultusunda yönetmek ve işlerini düzene koymak anlamında siyaset.

Bu anlamdaki siyaset, Müslümanların işlerini Kur’ân ve sünnet ışığında idare etmek olup asla dinden ayrı sayılamaz.

Şimdi dinin bu anlamdaki siyasetten ayrı olmadığının ve devlet teşkilinin gerekliliğinin bazı delillerine bakalım:

Dinin siyasetten ayrı olmadığının açık kanıtı, peygamberliğinin inişli çıkışlı döneminde Resul-i Ekrem’in (s.a.a) izlediği metottur. Allah Resulü’nün sözlerini ve davranışlarını incelediğimiz zaman Hz. Peygamber’in, davetinin başlangıcından itibaren Allah’a iman esasına dayalı, İslâm’ın plân ve projelerini hayata geçirebilecek güçlü bir devlet kurmayı amaçladığı gün gibi ortaya çıkmaktadır.

İşte Hz. Peygamber’in (s.a.a) bu yöndeki gayretlerini gösteren bazı karineler:

     Hz. Peygamber, İslâm Devletinin Kurucusu

1- Allah Resulü (s.a.a), davetini açığa vurmakla görevlendirildiği zaman çeşitli yöntemlerle, vereceği mücadelenin çekirdek kadrosunu oluşturmaya ve Müslüman güçleri bir araya getirmeye başladı. Bu bağlamda uzaktan veya yakından Kâbe’yi ziyaret etmeye gelen kimselerle görüşerek onları İslâm’a çağırıyordu. Bu arada “Akabe” denilen yerde Medine halkından iki grupla görüşüp konuştu. Onlar da, kendisini Medine’ye davet edeceklerine ve savunacaklarına dair Hz. Peygamber’e biat ettiler.[1] Böylece Hz. Peygamber’in İslâm devletini kurma cihetindeki ilk siyasî adımları atılmış oldu.

2- Allah Resulü (s.a.a), Medine’ye hicret ettikten sonra güçlü ve büyük bir ordu kurmaya teşebbüs etti. Bu ordu, Hz. Peygamber’in hayatı döneminde birbirinden farklı seksen iki savaşa katıldı ve kazandığı parlak zaferlerle İslâm devletinin teşkiline engel olan unsurları İslâm’ın yolundan kaldırıp temizledi.

3- Medine’de İslâm devleti kurulduktan sonra Hz. Peygamber (s.a.a) elçiler ve tarihî mektuplar göndererek dönemin siyasî ve toplumsal güç kutuplarıyla irtibata geçti ve birçok grupların başkanlarıyla iktisadî, siyasî ve askerî anlaşmalar imzaladı.

Tarih, Hz. Peygamber’in İran imparatoru Kisra’ya, Rum padişahı Kayser’e, Mısır sultanı Mukavkıs’a, Habeşistan padişahı Necaşî’ye ve o dönemdeki diğer yöneticilere gönderdiği bazı mektupları kaydetmiştir. Bazı araştırmacılar, bu mektupların çoğunu ayrı bir kitap hâlinde bir araya toplamışlardır.[2]

4- Allah Resulü, İslâm’ın hedeflerini başarıya ulaştırmak ve İslâm devletinin temellerini sağlamlaştırmak için birçok kabile ve şehre yönetici tayin etmiştir. Buna örnek olarak Hz. Peygamber’in bu konudaki teşebbüslerinden birini hatırlatmak istiyoruz:

Peygamber-i Ekrem, Rufaa b. Zeyd’i temsilcisi olarak kendi kavmine gönderdi ve onun için şöyle bir mektup yazdı:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Bu, Allah’ın Resulü Muhammed tarafından Rufaa b. Zeyd için yazılmış bir mektuptur. Ben onu, kendilerini Allah’a ve Peygamber’e davet etmesi için kendi kavmine ve ayrı kavimlerden onlara katılanlara gönderiyorum. Kim onun davetini kabul ederse, Allah’ın ve Peygamber’inin hizbinden olur. Ondan yüz çevirenler ise, sadece iki ay güvendedirler.”[3]

Hz. Peygamber’in (s.a.a) bu tür davranış ve teşebbüsleri göz önünde bulundurulduğunda, onun daha peygamberliğinin başlangıcından itibaren güçlü bir İslâm devleti kurma amacında olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.a), bu devlet sayesinde İslâm’ın evrensel hükümlerini beşerî toplumların hayatlarının tüm boyutlarında hayata geçirmeyi amaçlıyordu.

Etkin kabile ve gruplarla antlaşma imzalamak, güçlü bir ordu kurmak, farklı ülkelere elçiler göndermek, padişah ve yöneticileri uyarmak, onlara mektuplar yazmak, uzak ve yakın şehirlere ve bölgelere valiler tayin etmek ve benzeri uygulamalar, toplum işlerini idare etme anlamında siyasetten başka bir şey midir?

 

Hz. Peygamber’in sireti dışında raşit halifelerin, özellikle de Şiî-Sünnî bütün Müslümanlar için bağlayıcılığı olan Müminlerin Emiri Ali b. Ebî Talib’in (a.s) hilâfet dönemlerindeki davranışları da, din ve siyasetin uyumuna ve ayrılmazlığına tanıklık etmektedir.

Her iki İslâm fırkasının âlimleri de, devlet teşkilinin ve toplum işlerini idare etmenin gerekliliği hususunda Kitap ve sünnetten birçok delil ortaya koymuşlardır. Aşağıda örnek olarak bunlardan bazısına değiniyoruz:

Ebu’l-Hasan Maverdî, el-Ahkâm’us-Sultaniyye adlı kitabında şöyle diyor:

“İmamet (devlet başkanlığı), dini korumak ve dünya işlerini düzene koymak amacıyla nübüvvet makamının halifeliği olarak öngörülen bir kurumdur. Bu nedenle, bu görevi yürütebilecek kimseye, onu üstlenip yürütmek, Müslümanların icmaı ile farzdır.”[4]

Ehlisünnet’in meşhur âlimlerinden olan bu İslâm âlimi, bu konuyu ispat için iki delile işaret etmektedir:

1- Aklî delil

2- Şer’î delil

Aklî delil ile ilgili olarak şöyle yazıyor:

“Zira kendilerini birbirlerine zulmetmekten alıkoyacak, ihtilâf ettiklerinde ihtilâflarına son noktayı koyacak bir öndere teslim olmak, akıllı insanların tabiatında var olan bir şeydir. Eğer hükümdarlar olmasaydı, insanlar dağılır, kargaşaya düşer ve güçlerini kaybederlerdi.”[5]

Şer’î delil hususunda ise şöyle diyor:

“Şeriat da, işlerin dinî bir veliye bırakılmasını emretmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberi’ne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.’ Böylece Allah, emir sahiplerine itaat etmeyi bizlere farz kılmıştır. Onlar, bize hükmeden önderlerimiz ve yöneticilerimizdir.”[6]

Şeyh Seduk, Fazl b. Şazan aracılığıyla İmam Ali b. Musa Rıza’dan (a.s) naklettiği uzun bir hadisin zımnında İmam, devlet kurmanın zarureti hakkında çeşitli açıklamalarda bulunmuştur ki biz, bu açıklamaların bir bölümünü aşağıda aktarıyoruz:

“Biz, hiçbir fırka ve milletin yönetici ve başkanı olmaksızın hayatlarını sürdürebildiğini görememekteyiz. Çünkü her fırka ve milletin, din ve dünya işlerini düzenleyecek bir yöneticiye ihtiyacı vardır. O hâlde hikmet sahibi olan Allah’ın, insanları muhtaç oldukları ve mahrum bırakıldıkları takdirde ayakta duramayacakları bir konuda kendi başlarına bırakması düşünülemez. Bir yönetici olmalıdır ki insanlar, onun önderliğinde düşmanlarıyla savaşsınlar, onun hükmüyle elde ettikleri ganimetleri bölüşsünler, onun emriyle cuma ve cemaatlerini ikame etsinler, onun otoritesiyle zalimleri mazlumlardan alıkoysunlar.”[7]

Bu kısa yazımızda konuyla ilgili bütün hadisleri açıklamak, İslâm fakihlerinin fıkhî bakış açısıyla yaptıkları çeşitli çalışmaları aktarıp tahlilini yapmak mümkün değildir. Böyle bir çalışma, başlı başına bir kitap yazmayı gerektirir.

Ayrıca İslâm fıkhını incelediğimizde, dinin kanunlarının büyük bir bölümünün, güçlü bir devlet olmaksızın hayata geçirilemeyeceği ortaya çıkmaktadır. Örneğin, İslâm, bizi cihada, savunmaya, zalimleri cezalandırmaya, mazlumları desteklemeye, şer’î had ve cezaları uygulamaya, geniş bir çerçevede iyiliği emretmeye, kötülükten sakındırmaya, düzenli bir ekonomik sistem geliştirmeye, İslâm toplumunun birliğini sağlamaya davet etmektedir. Şüphesiz bu hedefler, güçlü ve insicamlı bir devlet olmaksızın hayata geçirilemez. Zira mukaddes şeriatı korumak ve İslâm sınırlarını savunmak, ancak düzenli bir ordu ile mümkündür. Böyle güçlü bir orduyu oluşturmak da, ancak İslâmî değerler üzere kurulu güçlü bir devletin varlığı ile mümkündür.

Aynı şekilde, farzları eda etmek ve günahların önüne geçmek amacıyla had ve cezaları uygulamak, mazlumların hakkını zalimlerden almak vs., güçlü ve uyumlu bir düzen olmaksızın mümkün değildir. Çünkü aksi takdirde toplumun büyük bir anarşi ve kargaşanın içine düşmesi kaçınılmaz olur.

İslâm açısından devletin zaruretinin delilleri, bu söylediklerimizle sınırlı olmamakla beraber, burada sözü edilen deliller, dinin siyasetten ayrı olmadığını ispatlamanın yanında, nurlu şeriatın değerlerine dayalı, güçlü bir İslâm devleti kurmanın zaruretini ve bütün İslâm toplumlarının bununla görevli olduğunu da açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

 

———————————————————————————-

[1]- Siret-u İbn-i Hişam, c.1, s.431, Birinci Akabe bahsi, ikinci baskı, Mısır basımı

[2]- Muhammed Hamidullah, el-Vesaik’us-Siyasiyye; Ali Ahmedi, Mekatib’ur-Resul.

[3]- Mekatib’ur, Resul, c.1, s.144

[4]- Maverdi, el-Ahkam’us-Sultaniyye, bab: 1, s.5,1. baskı, Mısır

[5]- age.

[6]- el-Ahkam’us-Sultaniyye, bab 1, s.5, birinci baskı Mısır

[7]- İlel’uş- Şerayi, bab:182, hadis:9, s.253

Bunları da beğenebilirsin Diğer Yazılar