İmam Hasan Askeri (a.s) nin Şehadeti

0

O büyük insanın ismi “Hasan”, meşhur künyeleri “Eba Muhammed ve “İbn-i Rıza”; meşhur lakapları ise “Askeri”dir. Mutlu doğumları Hicri iki yüz otuz iki,[1] Rebiu-s Sani’nin sekizinde gerçekleşirken, şehadetleri Hicri iki yüz altmış,[2] Rebi-ul Evvel’in sekizinde, Abbasi halifesi Mutemet’in eliyle gerçekleşti.

Bundan dolayı o büyük insanın ömrü yirmi sekiz,[3] imamet süresi ise altı yıl idi.

Hazret Askeri’nin takriben tüm ömrünün ya zindanda ya da sürgünde geçmesi üzüntü verici bir noktadır. İki yaşındayken Hz. Hadi ile birlikte sürgün edildi ve yaklaşık yirmi yıl boyunca Hz. Hadi ile ya zindanda ya da sürgünde kaldı. İmam Hadi’den sonra ise, şehit olana kadar yine ya zindanda, ya da sürgünde ve göz hapsinde kaldı. Bundan dolayı, ashapları ona ulaşamıyor ve kendi meselelerini, yolda onlara sormak zorunda kalıyorlardı.

Ravi şöyle anlatır: “Ben Hz. Askeri’den; “Haram yoldan cünüp olmuş birinin terinin hükmü nedir?” diye sormak istedim. Benim İmama ulaşmama engel olup şöyle dediler: “Bu gün halife Hazret’i istemiş sen meseleni yol arasında ona sorabilirsin.” Ravi şöyle devam eder: “Yolunun üzerinde beklemeye başladım. Hazret geciktiği için sokağın kenarında yorgun düştüm ve oracıkta uyuya kaldım. Sonra birinin bir ağaç parçasıyla omzuma dokunduğunu hissederek uyandım. İmam Askeri’nin bir katıra binmiş olduğunu gördüm. Bana şöyle buyurdu: “Haram yoldan cünüp olmuş terle namaz kılma.”

Hazret gözaltında olduğu için bundan fazla onunla mülakat yapamadım.

İmam Askeri’nin mucizeleri bir meseleyle sınırlı değildir. Tarihçiler Hz. Askeri için bir çok mucize nakletmişlerdir. Bunlardan biri de Saduk rahmetullahi aleyhinin nakletmiş olduğu Eb-i Aydan olayıdır. Ebi Aydan şöyle der: “Hz. Askeri beni çağırarak mektupların cevaplarını bana verdi ve Medine’ye götürmemi istedi. Bana şöyle buyurdu: “On beş gün sonra sen dönmüş olduğunda ben şehit olmuş olacağım.” Ben: “Ey Allah Resulü’nün oğlu! Senden sonraki vasi kim?” dediğimde şöyle buyurdular: “Benim cenazem üzerinde namazımı kıldıran kimsedir.” Ben: “Yine de bir alamet buyurunuz” dediğimde şöyle buyurdular: “Senden mektupları isteyen ve keselerin içinde ne kadar para olduğunu söyleyen kimsedir.” İmam Hasan Askeri’nin heybeti, daha fazla soru sormama engel oldu. Medine’ye gittim ve on beşinci gün geri döndüm. İmam Hasan Askeri şehit olmuştu ve bir kabrin kenarında o Hazret’i yıkamakla meşgul oluyorlardı.

Uzun bir zaman geçmeden İmam Askeri’nin kardeşi olan Cafer’e: “Cenaze hazırdır, gelin namaz kıldırın!” dediler. Ebu Edyan şöyle devam eder: “Ben, Cafer’in fasık ve cahil olduğunu ve imamete layık olmadığını biliyordum. Ben korku ve hayrete kapıldığım o arada, ay parçası gibi bir genç ortaya çıktı ve amcasını kenara iterek cenaze namazını kıldırdı ve bu işten dolayı herkes hayretler içerisinde kaldı -özellikle Cafer-. O genç namazdan sonra Hasan’a döndü ve buyurdu: “Mektupların cevabını ver.” Uzun bir zaman geçmeden Kum’dan birkaç kişi gelerek Hz. Hasan’ın vasisini sordular.

Cafer kendini onlara tanıttı. Onlar: “ Yanımızda para ve mektuplar var. Mektupların kimden geldiğini, keselerde ne kadar para bulunduğunu ve kimlerden geldiğini söylemen gerekir. Çünkü Hz. Askeri’nin işareti buydu. Cafer şaşakalarak: “Hayret! İnsanlar benden gaybı istiyorlar” dedi.

O sırada İmam Hasan Askeri’nin evinden bir kadın çıkıp geldi, mektupların ve paraların sahiplerini bildirerek, keselerin içindeki paraların miktarını Hz. Bakiyetullah Acelellahu Farecehu (İmam Mehdi) tarafından bildirerek para ve mektupları aldı ve tekrar eve girdi.[4] O zamandan itibaren halife ve etrafındakiler için hassasiyet meydana geldi.

Allah’ın vaadi olan o çocuğun dünyaya gelmemesi için onlar Hz. Askeri’yi kontrol altına almışlardı. Ancak, Allah-u Teâla’nın Firavun’u yok etmek için Hz. Musa’yı Firavun’un tahtının yanında, Firavun’un evinde ve Firavun’un eliyle yetiştirdiğinden gafildirler.

Üzüntü veren diğer bir mesele de, İmam Hasan Askeri’nin bir çok halifenin döneminde yaşaması ve tümünden de eziyet görmesiydi. Bu halifeler: Mu’tasım, Vasık, Mütevekkil, Muntasır, Müstain, Mu’tez, Muhtedi ve Mu’temed’di. İmamet süresi olan altı yılda Mu’tez, Muhtedi ve Mu’temet adlı üç halife sırayla yönetime geldiler. Bütün bunlar Hz. Hasan Askeri’nin kerametlerine şahit oldular. Ancak onun imametine sadece inanmamakla kalmayıp tersine ona çok fazla eziyet yaptılar. Hazreti Hasan Askeri, o altı yıl boyunca ya zindanda kaldı ya da göz hapsine tabi tutuldu.

Mutemed’in zindan sorumlusu şöyle der: “Bana şiddetle hakaret et” emri geldiği için, şiddet ve kötülükle meşhur olan iki kişiyi Hasan Askeri’nin zindanının önünde görevlendirdim. Uzun bir zaman geçmeden, o iki şahıs çok iyi insanlar haline geldiler; müstahap namaz ve oruç ehli, teheccüt ehli, vakar ve heybet ehli, hayır ve vefa ehli oldular. Onlara: “Neden Hasan b. Ali’ye baskı yapmıyorsunuz?” diye sorduğumda bana şöyle cevap verdiler: “Onun hakkında ne söyleyelim? O, sürekli Allah-u Teâla’ya ibadet etmekle meşgul olan biridir. Gündüzleri oruç tutar, geceleri de sabaha kadar ibadet eder; az konuşan ve çok vakarlı olan biridir. Öyle bir heybete sahiptir ki, bize baktığı vakit bedenimizi bir titreme alır.”[5]

Ancak acaba; Mutemetler, Mu’tezler ve Mütevekkiller ders aldılar mı? Hayır, hatta o insanı şehit  edecek kadar alçaldılar.

İnsan eğer rezil ahlaka sahip olursa, bütün hayvanlardan daha hayvan ve her yırtıcıdan daha yırtıcı hale gelir. Alim olan Allah şems süresinde on bir defa yemin ettikten sonra şöyle buyurur:

“Kendini arıtan saadete ermiştir.

Kendini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır.”[6]

Allah-u Teâla bunca pekiştirmenin sebebini de aynı sürede beyan etmektedir. Salih peygamberin kavminin tarihini beyan ederek; Hz. Salih’ten mucize istediklerini, bunu üzerine bir devenin, kendi yavrusuyla birlikte dağdan çıkıp geldiğini ve onlar sadece iman etmemekle kalmayarak tersine deveyi de kestiklerini ve ilahi azaba müstahak hale geldiklerini vurgulamaktadır. Salih’in kavmi, Beni Ümeyye, Beni Abbas ve bunlar gibiler çokturlar ve Hz. Askeri (a.s)’in kabrinin başında şunu okuduğumuzda hayrete kapılmayalım:

“İmam Hasan b. Ali, aslanların yanına bırakılan bir kimsedir. Sen onu kurtların ve aslanların pençesinden kurtardın ve sen yırtıcı hayvanları onun için itaatkâr eyledin.”[7]

Bu cümle, İmam Askeri’nin başından geçen iki olayın işaretidir:

1- Zindan görevlileri, halifenin emriyle Hazret’i aslanların yanına attılar ve Hazret’in kesin olarak  yok olacağına kanaat ettiler. Ancak, Hazret’in aralarında namaz kıldığını ve aslanların büyük bir tevazuyla onun etrafında, onun başına dönmekle meşgul olduklarını gördüler.[8]

2- Halife inatçı bir katıra sahipti ve hiç kimse onu gemleyemiyordu. Bir gün, Hz. Askeri’yi kendisinin eliyle yok etmeyi düşünerek ona: “İnatçı bir katırım var. Onu gemlemenizi istiyorum” dedi.

Hazret kalktı ve velayet elini katırın başına koyup ona bindi. Hayvan büyük bir sükunetle Hz. Askeri’ye ram oldu. Sonunda o katırı Hazret’e hediye ettiler.[9]

İnatçı katır, yırtıcı aslan, kan içici kurt ve köpekler, velayetin karşısında baş eğerlerdi. Ancak bu dik kafalı insan; Mütevekkiller, Müsteinler, Mu’tazlar ve Mutemedler sadece baş eğmemekle kalmayıp, hatta velayetin  katili oldular. Halife, halifenin oğlu, vezir, asker komutanı ve onların tümü; Hz. Askeri’nin büyüklüğünü, değerini, heybet ve şahsiyetini itiraf ederlerdi. Ancak onların tümü; hakaret, zindan, sürgün, kontrol, tutuklama, boğazlama ve en son da Hazret’in şehadeti üzerinde ittifak ettiler.

Nasıbî olduğu söylenen Ahmet b. Abdullah Hakan Hz. Hasan Askeri hakkında şöyle der: “Hz askeri; alim, zahit, takvalı, vakarlı, iffetli, hayalı, şerefli ve heybetli bir insandı. Onun heybeti, herkesin gönlünde; hatta halifelerin, vezirlerin ve idarecilerin gönlünde bile yer etmişti. Bundan dolayı onların yanında bir değer, konum ve azamete sahipti. Bir gün, halifenin veziri ve bütün işlerinden sorumlu olan babamın yanında oturduğum bir vakit, babama İbn-i Rıza’nın geldiğini haber verdiler. Babam onu karşılayarak elini öptü, onu kendi yerine oturttu ve zelil bir köle gibi onun karşısında oturdu. O büyük insan ayrıldığında ben; “bu adam kimdir? diye sordum. Babam şöyle cevap verdi: “Bu dünyada ondan başkası hilafete layık değil. Alim, zahit, insanî sıfatlara sahip, kısacası babası gibi kamil bir insandır.”[10]

Düşmanın bu gibi sözleri çok fazladır. Ancak bunlar sadece konuşmadır ve onlarda bir fayda yoktur. Hz. Hasan Askerinin dost ve düşman tarafından dillendirilen imtiyazı, İmam’ın vakar ve heybetidir. Gerçi, Ehl-i Beyt’in tümünün özel bir vakar ve heybete sahip olduğu tarihte zikredilmiştir. Daha önce geçtiği gibi, İmam Seccad hakkında Farazdak, Hişam’ın yanında şöyle demişti: “Sahip olduğu hayadan dolayı gözler aşağı eğilir, gözler kapanır ve sahip olduğu vakar ve heybetten dolayı, tebessüm etmedikçe kimse söz söyleyemez.”

Emir’ul Müminin hakkında da bunun benzeri geçti. Ancak Hazreti Askeri fevkalade bir vakar ve heybete sahipti. Söz edildiği gibi, onların zamanındaki bütün halifeler, bütün idare amirleri ve bütün hilafet çalışanları onun karşısında eğilir ve ondan çekinirlerdi. Hz. Hasan Askeri’nin vakar ve heybeti, onların tümünü hayrette bırakmıştı. Hz. Askeri’nin alemin yaratıcısının heybetinin mahzarı olduğu söylenebilir. Tekrar, Hz. Hasan Askeri’nin, Ehl-i Beyt (a.s)’in heybetinin mahzarı olduğu söylenebilir. Yine Hz. Hasan Askeri’nin İslam’ın ve insan-ı kamil’in heybetinin nişanesi olduğu söylenebilir. Hepimi bilmeliyiz ki, eğer Allah-u Teâla ile sağlam bir irtibatımız varsa, ilahi heybet ve vakara biz de sahip oluruz. Hz. Hasan Askeri hakkında şöyle yazmışlardır. “Babaları dünyadan ayrıldığında; bütün saraydakiler, halifezadeler, veliahtlar, komutanlar, Beni Haşim ve Beni Abbas kabilesi büyükleri ve Şiilerin büyüklerinin geneli bir araya toplanmışken, ansızın velayet güneş olan Hz. Hasan Askeri perişan bir halde geldi. Hazret gelip oturuncaya kadar herkes yerinden kalktı. Büyük bir sessizlik meclisi kapladı. Halbuki İmam Askeri gelmeden önce mecliste büyük bir izdiham vardı. Hazret’in gelişiyle birlikte sesler boğazda tıkandı, Hasanî heybet meclisi baştan başa kapladı ve cenaze götürülmeye hazırlanıncaya kadar bu böyle devam etti.”[11]

•İmam Hasan Askeri’nin Şehadeti

Tarihçilerin kaydettiklerine göre Abbasi hükümdarı Mutemet, işini yerine getirip Hazreti zehirlediğinde, alimlerden, havaslardan ve tabiplerden birkaç kişiyi Hz. Hasan’ın evine gönderdi.[12] Bu, yaptığı çirkin işin ortaya çıkmaması içindi. Bu korkusu bile, Hasan Askeri (a.s)’in toplumsal şahsiyeti ve konumunun açık bir delilidir.

Hazret şehit olduğu vakit Samerra’da bir kıyamet koptu. Halife’den esnafa kadar bütün herkes cenaze merasimine katıldı. Namaz vaktinde Ebu İsa, hakimleri ve halkın büyüklerini toplayarak şöyle dedi: “Bakınız, Hz. Askeri Allah’tan gelen doğal bir ölümle dünyadan ayrıldı.”[13]

Bu vesileyle öldürülüşünü gizlediler ve o büyük insanın şehadetini de hilafeti gibi örttüler. Allah’ın laneti hepsinin üzerine olsun.

İmam Sadık’ın buyurduğu bir söz, buraya çok gü­zel bir delil olmaktadır: “Eğer halk etraflarında top­lanmasaydı, zalim ve istismarcı Beni Ümeyye ve Beni Abbas, Ehl-i Beyt’in hakkını paymal edemezlerdi.”

Hasan Askeri (a.s)’in hizmetçisi şöyle der: “Hicri iki yüz altmış yılı, Rebiu-s Sani ayının sekizi ve sa­bah ezanının evvelinde Hz. Askeri şehit oldu. O va­kitte; ben, Bakiyetullah Acelellahu Farecehu-ş Şe­rif’in annesi ve Hazret’in kendisinden başka hiç kimse Hazret’in yanında yoktu. Hz. Askeri asilzade­sini isteyerek abdest almada ona yardım etmesini emretti. O, Hz. Askeri’nin eteği üzerine bir el bezi sererek abdest aldırdı ve Hazret sabah namazını eda ettikten sonra bu dünyadan kutsal aleme göçtü.

“Doğduğu gün, şehadet getirdiği gün ve dirileceği gün üzerine selam olsun.”

Hz. Askeri özel ashaplara sahiptir. Onların geneli Şia’nın büyük alimlerindendir. Onlardan bazıları tertemiz imamların sırrı olan ashaptandırlar. Hz. Bakiyetullah’ın vekilleri de Hz. Hasan Askeri’nin ashaplarından olan kimselerdir.

Bu cümleden, imam Hasan Askeri’nin özel as­haplarından biri olan Ahmet b. İshak Eşariy-i Kumi, Hazret’in bir vekili olup, Kum’da İmam Askeri’nin emriyle “İmam Hasan Askeri” mescidini inşa etmiş­tir.

Bu alimin mertebesi o kadar üstündür ki, Şia’nın büyük alimlerinden biri olan Sad b. Abdullah  şöyle demektedir: “Ahmet b. İshak Hz. Askeri’den bir ke­fen istedi. Hazret şöyle buyurdu: “Sana ulaşacaktır.” O saygıdeğer insanın yanında kalmaya izinli oldu­ğum sırada, Kermanşah yakınlarında ateşi yükselerek rahatsız oldu. Gecenin sonunda onu yalnız bırak­mamı istedi. Sabaha doğru İmam Hasan Askeri’nin hizmetçisini gördüm, bana başsağlığı dileyerek şöyle dedi: “Ben Ahmed’in yıkama ve kefenleme işlerini bitirdim, kalkınız ve onu defnediniz. O İmam Hasan Askeri’nin yanında, Şiilerin en azizi ve en yakınıdır. Çünkü Allah’ın yanında en yakın insanlardır.” Sonra ortadan kayboldu.”[14]

•İmam Hasan Askeri’nin Cevher Dolu Sözleri

Hazreti Askeri’nin çok sayıdaki değerli sözleri arasından birkaç tanesini getirmekle yetineceğiz. Sa­adetin sebebi ve hepimize örnek olmasını ümit ede­riz.

1- “Takvayı öncü kılınız. Biz Ehl-i Beyt için ziynet olunuz ve bizim için utanç sebebi ol­mayınız. Halkın sevgi ve muhabbetini bizim tarafı­mıza çekiniz. Kötülük ve çirkinliği bizden defedi­niz.”[15]

Bunun gibi sözler diğer imamlardan da zikredil­miştir. İmam Sadık’ın şu buyruğu gibi: “Halkı Al­lah’ın tarafına çekmek sizin amellerinizin vasıta­sıyla olur.”[16]

2- “Şu iki sıfattan daha üstün ve daha iyi sıfat yoktur: Allah-u Teâla’ya iman etmek ve mümin kardeşlere fayda vermek.”[17]

Gerçekten eğer insan bu iki sıfata sahip olursa, bütün her şeye sahip demektir. Allah’la sağlam bir irtibat bulunur ve imana sahip olunursa; ama onu günahtan ve tecavüzden alıkoyabilen bir imana, onu ibadet ve iyilikle donatan, halkla irtibatını sağlam­laştıran, yaşamının asıl maksadı başkalarına hizmet etmek olan, başkalarına hizmet vermekten lezzet alan bir imana sahip olunursa, her iki cihanın saadetini kesinlikle kazanacaktır.

3- “Aşağılık eğilimlere sahip olmak bir mümin için ne kadar utanç vericidir.”[18]

4- “Her kim haramdan kaçınmayı ve takvayı öncü edinir, mertlik, yiğitlik ve cömertliği ziynet yaparsa, düşman onu kötülükle yad edeceği yerde, onu takdir eder.”[19]

Hazreti Hasan Askeri, sanki takva ve cömertliğin kaçınılmaz bir etkiye sahip olduğunu ve bu etki yönünün, düşmanın farkında olmaksızın onu takdir etmeleri ve onun kötülemekten kaçınmalarına sebep olduğunu söyle­mek istemiştir.

5- “Batılın kendisine yol ve metot olduğu kimsenin gidişatının sonu pişmanlıktan başka bir şey değildir.”[20]
———–

[1] Kafi, c.1, s.503

[2] a.g.e

[3] a.g.e

[4] Bihar, c.11, s.140

[5] Bihar, c.11, s.135

[6] Şems / 9-10

[7] Muntah’ul A’mal, c.2

[8] İrşat / 324-325

[9] a.g.e; Ravzet’ul Vaizin, c.1, s.294; Bihar, c.50, s.265

[10] Kafi / 503-504; İrşat, Müfit / 318

[11] A’lam’ul Veri / 329; Muntehi’ul A’mal, c.2

[12] Ekmal-ud Din, Saduk; Tercüme-i İrşat-i Müfit, c.2, s.311

[13] a.g.e; A’lam’ul Veri / 378

[14] Tenkih’ul Mekal, c.1, s.50

[15] Tuhuf’ul Ukul / 486

[16] a.g.e

[17] Bihar, c.2, s.376; Tuhuf’ul Ukul / 484

[18] Bihar, c.2, s.379

[19] Durret’ul Bahere

[20] Bihar, c.2, s.379; İ’lam-ud Din / 314