Aşura akşamı idi, hak çadırları ateş ve sıcaktı. Tasua gününün ikindi vakti “Şimr b. Zi’l Cevş” binlerce yardımcı birliklerle birlikte Kerbela sahrasına yetişmiş ve “Ömer ibni Saad”a İmam Hüseyin’e (a.s) bir an önce saldırması için baskı yapmaya başlamıştı.
Ömer ibni Saad saldırı emrini verdi. Ordu birliklerinin bağırtı sesleri İmam Hüseyin’in (a.s) kulaklarına yetişti. Kardeşi Abbas’a seslenerek –kendilerini hak kafilesine yetiştiren- birkaç Kufe’li büyükle birlikte düşmanın amacının ne olduğunu öğrenmesi için düşman birliklerine doğru gönderdi. Hz. Ebu’l Fazlıl Abbas (a.s), geri dönerek düşmanın iki şeyden birini yapmak istediğini abisine anlattı: “Ya biat alınacak ya da savaş başlayacak.” İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurdu: “Yezit’e biat mi? asla; savaşa gelince eğer başarabilirsen onlara doğru git ve bu gece için mühlet al, savaşı yarına ertele; böylece namaz ve Kur’an okuyalım! Allah’a yemin ederim ki ben Allah’a ibadet etmeyi çok seviyorum.”
Yezidilerin komutanları ilk önce hazretin önerisini kabul etmedi; ama onlardan biri onları kınayarak şöyle dedi: “Yazıklar olsun size! Eğer kâfirlerle savaşta, onlar bizden bir gece mühlet isterlerse onların isteklerini kabul ediyor da nasıl olurda Peygamber (s.a.a) evladına bir gece mühlet vermiyoruz?”…
Ve böylece âşıkların gecesi başlamış oldu…
Tasua günü geçmiş, gelmiş akşamı
Canların susuz damakları lebe dayanmış
Su kapatılmış, harem bitap olmuştu
Çocukların gözleri sudaydı
Sineler susuzluktan kebap olmuştu
Susuz dudakların zikri “su, su” olmuştu
Gerçi susuzluktan dudaklar olmuştu mor
Annelerin susuzluktan olmamıştı bir işi
Anneler çocukların mateminde
Kalpler perişandı bağlılarının gamında
Tüm Fatıma’nın İsmailleri
Hacer’ler, zemzemsiz ve zemzemesiz
İdi annelerin gözleri dertten dolu
Gözyaşı dökenler, savaş yarınında
Geryan idi, kanla dolu “Rubabın” gözü
Susuzluktan bitap olan altı aylığı
Vay eğer yarın matem olsa
Saçlarından bir tüy azalsa
Vay eğer “Ekber” başı olsa cuda
Vay olsa eğer Allah’ın kanı, kanda
Ey sabahın ışıltısı! Geceden sonra cilve etme
Ey felek! “Zeyneb”in kalbine kan bulaştırma
Aşura gününün şafağı atmış… Aşk kafilesi bir bir mezbahaya doğru yol almaya başlamıştı…
Ve en sonunda tarihin en acı lahzaları gelip çatmıştı…
Evet! Aşura’nın ikindi vakti olmuş, Kerbela çölü mızrak, kılıç ve cenazelerle dolmuştu. Küçük hak ordusundan geriye bir şey kalmamıştı, ama aç gözlü kurtlardan binlercesi şeytan ordularının yanında bir şeyler kapmak için saf tutmuştu.
Artık Hüseyin (a.s) için kimse geride kalmamıştı. “Habib”, “Zuheyr”, “Bureyr”, “Hür” ve ashaptan diğerleri şehadete ermişlerdi. “Ekber”, “Kasım”, “Avn”, “Cafer” ve Haşim oğullarının diğer gençleri – ve hatta altı aylık Ali Asker- canlarını İslam’a feda etmişlerdi. Ve “Abbas” başsız ve kolsuz olarak çadırlardan uzakta Allah’la buluşmaya gitmişti.
Hz. Hüseyin (a.s) bir bu tarafa bir diğer tarafa baktı. O geniş çölde onu ve Allah Resulünün harimini savunacak hatta bir kişi bile yoktu.
İmam Hüseyin (a.s) Ehl-i Beyt hanımlarıyla vedalaşmak için çadırlara geldi. Kalpleri yakan ve yürekleri parçalayan bir sahne oluştu. Çocuklar ve kızlar, İmam Hüseyin’in (a.s) etrafını kuşatmış ve son söz olarak ne söyleyeceklerini bilmiyorlardı. İmam Hüseyin’in kızı “Sakine” şöyle feryat etti: “Babacığım! Acaba ölüme doğru gidiyor ve kalpleri göçe mi bırakıyorsun? İmam şöyle cevap verdi: “Yar ve yardımcısı olmayan birisi nasıl ölüme doğru gitmesin? Bundan sonra ağlama sesleri yükseldi. İmam onları sakinleştirip vasiyet etti. Sonra imamet emanetlerini ve peygamberlerin miraslarını o anda şiddetli hasta olan oğlu Ali b. Hüseyin Zeynel Abidin’e (a.s) sundu ve savaş meydanına doğru hareket etti.
İmam yalnız ve susuzca, binlerce düşman ordularına karşı kahramanca savaştı. Bazen düşman ordularının sağ tarafına saldırır ve şöyle recez okurdu:
الموت خير من ركوب العار
والعار اولي من دخول النار Ölüm zilleti kabul etmekten üstündür Zilletse cehennem ateşine düşmekten daha erdemlidir
Ve bazen de düşman ordularının sol tarafına doğru saldırır ve şöyle recez okurdu:
انا الحسين بن علي
آليت ان لا انثني احمي عيالات ابي امضي علي دين النبي Ben Hüseyin b. Ali’yim Asla uzlaşmayacağım
Babamın hariminin hamisiyim
Nebi dininin koruyucusuyum
Kufe ehlinden biri şöyle rivayet etmekte: “Ben, çocukları ve yaranlarının öldürülmüş olmasına ve bu kadar çok sayıda düşman saldırılarına maruz kalıpta bu denli cesur ve kahramanca savaşan birini görmedim. Ordular ona hamle eder, ama O kılıcıyla onlara karşı tek başına hamle ederdi. Düşman orduları, bir aslanın keçi sürüsüne saldırdığında keçilerin aslandan kaçtığı gibi ondan kaçıyorlardı. Sonra kendi olduğu yere gelir ve şöyle derdi: “La havle vale kuvvete illa billahi’l aliyyul azim.”
Tarihi kaynakların naklettiğine göre Hz. Hüseyin (a.s) Yezit ordusundan 2000 kişiyi öldürmüştü. Öyle ki Ömer ibni Saad, ordularına bağırarak şöyle dedi: “Yazıklar olsun size! Acaba kiminle savaştığınızı biliyor musunuz? Bu Ali’nin oğlu ve Arap kahramanlarını öldürenin oğludur. Tüm yönlerden ve hep birden saldırın.” Ve ayrıca 4000 okçuya da her yönden ok atmaları emrini verdi. Ayrıca bir grupta taşlarla İmam Hüseyin’e saldırdılar.
Bazı rivayetlere göre, mazlum İmam’ın (a.s) bedenine o kadar çok ok isabet etmişti ki bedeni kirpi gibi her taraftan oklarla dolmuştu. İmam Hüseyin’in (a.s) şehadetinden sonra bedeninde 1000 ok yarası vardı ki bunlardan 32’si oktan olmayan başka yaralardı.
İmam Hüseyin (a.s) ölmüş, yaralanmış ve yorgun düşmüştü, soluklanmak ve savaş yorgunluğunu biraz üzerinden atmak için biraz yerinde durdu. Bu esnada düşman ordularından biri İmam Hüseyin’in (a.s) anlına bir taşla vurdu ve kanlar anlından yüzüne doğru akmaya başladı. İmam kanları yüzünden silmek isterken, üç köşeli ve zehirli bir ok İmam Hüseyin’in (a.s) göğüs ve kalbine isabet etti. İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurdu: “Bismillahi ve billahi ve ale millete resulillah” sonra başını göğe doğru kaldırarak şöyle söyledi: “Allah’ım! Sen biliyorsun ki bu kavim Peygamberin yeryüzünde ondan başka olmayan oğlunu öldürdüler.”
Sonra, oku arka taraftan çekip çıkardı. Kanlar oluk gibi akmaya başladı. İmam Hüseyin (a.s) ellerini o kanla doldurup göğe doğru serpti. Olayı nakledenler, hatta bir damlanın bile yere gelmediğini ve gökyüzünün kızıla boyandığını nakletmektedirler. Sonra tekrar avuçlarını kanlarıyla doldurduktan sonra yüzüne ve sakalına sürerek kendi kanlarına boyanmış bir şekilde şöyle buyurdu: “Ceddim Resulullah’la bu şekilde kanlara boyanmış olarak görüşüp bunları şikâyet edeceğim.”
Düşmanın piyade birlikleri, İmam Hüseyin’in (a.s) etrafını sardılar. Onlardan biri kılıcıyla İmam Hüseyin’e (a.s) vurdu ve İmam’ın başlığı parçalanarak mübarek başından kanlar akmaya başladı.
Sonra Şimr, bir grup birliğiyle çadırlara doğru yol aldı. Şimr, çadırları yakmak isterken, imam Hüseyin (a.s) başını kaldırıp bu sahneyi görünce tarihteki o meşhur cümlesini feryat ederek şöyle söyledi: “Yazıklar olsun size! Eğer dininiz yok ve diriliş gününden korkmuyorsanız, en azından dünyada özgür ve mert olunuz.” Sonra Yezit’in ordu komutanlarına seslenerek şöyle buyurdu: “Aile ve ehlimi isyancı serkeşlerden ve akılsızlardan koruyun.” Şebes, Şimr’e doğru giderek onu azarlayıp bu işten sakındırdı. Şimr, yaptığından utanarak ordularına çadırlardan uzak durmaları emrini verdi ve Hüseyin’e doğru hareket etmelerini ki onun büyük bir rakip ve mert olduğunu söyledi.
Bu esnada, İmam Hasan Müçteba’nın henüz ergenlik çağına girmemiş olan oğlu “Abdullah” çadırlardan çıkarak amcasını savunmaya çalıştı. Ama o da yürekleri dağlayan bir biçimde şehit oldu.
Düşman orduları İmam Hüseyin’e (a.s) iyice yaklaşarak onu muhasara etti. İmam Hüseyin (a.s) şiddetli yaraları ve susuzluğundan dolayı iyice halden düşmüştü.
“Zeri’e b. Şerik” hazrete iyice yaklaşıp kılıcıyla sol koluna vurdu. Sonra başka biri arkadan hançerle omzuna vurdu. Hz. Hüseyin (a.s) bu darbelerin şiddetinden yüz üstü toprağa yığıldı.
Bu iki melun, arkada oturdular; imam Hüseyin (a.s) ise düşe kalka bazen meşkiyle yerinden kalkmaya çalışıyordu, ancak yine toprağa yığılıyordu…
“Sinan b. Enes” İmam’a saldırarak arkadan mızrağıyla imam’a sapladı. Öyle ki mızrağın ucu göğsünden dışarı çıktı. İmam Hüseyin (a.s) katli kaha düştü ve Allah’la son münacatını yapmaya başladı. Ve her ne kadar şehadet anı yaklaştıkça İmam’ın (a.s) çehresi daha çok ışıldıyor ve nurlanıyordu… Ravilerden biri şöyle nakletmiştir: “Allah’a yemin ederim ki kanlara boyanarak ölen birinin bu kadar güzel ve nurlu olanını görmedim. Bizler onu öldürmek için oraya gitmiştik, ancak onun o güzelliği ve tatlığından onu öldürme fikri zihnimizden çıkmıştı.”
Yezidilerin muhafızları aç kurtlar gibi imam Hüseyin’in (a.s) başına üşüşmüş ve kendilerince işi tamamlayıp hakkı ilelebet susturmak için can atıyorlardı.
Hz. Zeynep (s.a) artık İmam Hüseyin’in (a.s) “la havle vale kuvvete…” sesini duymuyordu. Anladı ki Fatıma’nın ayı artık batmıştı; sonra çadırlardan feryat ederek dışarı doğru koşmaya başladı. Şöyle diyordu: “Va Eha, va seyyida, va ehlibeyta! (Vay kardeşim, vay efendim, vay ehlibeyt!) Keşke gökler yerlere dökülse! Keşke dağlar parça tike olarak çöllere aksa…” sonra kendisini ölüm meydanına atarak bir tepenin üzerinde durarak yürekleri parçalayan sahneyi müşahede etti.
Vahşi kurtların İmam’ın başına toplandığını ve öldürmek için üşüştüğünü görünce “Ömer ibni Saad”a şöyle seslendi: “Yazıklar olsuna sana ey Ömer! Acaba Ebu Abdullah’ı öldürüyorlar ve sen seyirci mi kalıyorsun?” Ömer’in gözlerinden yaşlar akmaya başladı, ama bir cevap vermeden yüzünü Zeynep’ten (s.a) çevirdi. Zeynep (s.a) feryat etti: “Sizlere yazıklar olsun! Acaba içinizde hiç Müslüman yok mu?” hiç kimse cevap vermedi.
Şimr, adamlarına bağırarak şöyle söyledi: “Neden bu kişiyi bekletiyorsunuz?!” içlerinden birinin işi bitirmesini bekliyordu. “Huli b. Yezit” aceleyle İmam Hüseyin’in (a.s) başını bedeninden ayırmak için atından inip İmam’a yaklaştı, ancak titremeye başladı ve işi tamamlayamadı. Şimr, “Bazuları beceriksiz olasıca! Neden titriyorsun?” sonra kendisi eline hançerini alarak Sinan’la birlikte İmam Hüseyin’in mübarek başını bedeninden ayırmak için yanına gitti…
Hançerin altında idi, ama görüşü açık
Gözyaşları yüzünden akıyor, namazla meşgulken
Gözyaşları, yüzünün kanlarını yıkıyordu
Utanıyordu bu götürücüden
Kerbela’nın kızgın toprakları seccadesiydi
Toprağın kalbinde o kadar çoktu ki secdesi
Secdenin çokluğu gözlerini etmişti mor
Bir kişi “kaburgaları kırılmıştı” kapıda
Kimdir ya rap bu, annesinden başkası?
Annesi gelmiş, ancak ıstıraplıdır
Susuz boğazında hançer var
Gitti ta annesinin sedasıyla
الا لعنة الله علی القوم الظالمين و سيعلم الذين ظلموا أي منقلب ينقلبون.
Kaynaklar: 1. Seyyid ibni Tavus; el- Luhuf fi Katli Tufuf; Kum Razi yayınları, 1364
2. Şeyh Abbas Kummi; Nefsi’l Mehmum; tercüme ve tahkik Allame Ebu’l Hasan Şe’rani; Kum: Zevil Kurba yayınları,1378
3. Farsça şiirler; hal dilidir ve senedi kati değildir. (kaynak: Adab-ı mersiye hani. Yayına hazırlayan Murteza Vafi; Kum: Şafak Yayınları, 1380)
|