Sevgili İslâm Peygamberi, hac farizesini yerine getirmek için Hicret'in onuncu yılında Mekke'ye doğru yola çıktı. Bu hac, İslâm Peygamberinin ömrünün son yılında yapıldı.
Bu nedenle tarihte ona Haccet'ül-Veda, yani Veda Haccı denir. Tarihî Gadir Hadisi Peygamber efendimizle yolculuk etmek olmak, onu görmek ve doğru bir şekilde hac ibadetini öğrenmek şevki ile onunla hacca gidenlerin sayısını 120 bin kişiye kadar yazmışlardır. Bir grup da Mekke'de Peygambere katıldı. Hac amellerini yerine getirdikten sonra Medine'ye dönerken, zilhicce ayının on sekizinci gününde "Gadir-i Hum" denilen yerde[1] şu ayet indi: "Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et; bunu yapmazsan, onun elçiliğini yapmamış olursun. Allah, seni insanlardan -zararlarından- koruyacaktır..."[2]
Böylece Allah tarafından büyük bir emir Peygambere ulaşıyor. Kafiledekiler birbirlerine fısıldamaya başlıyorlar: Allah bir emir vermiş... Ve herkes o emri bekliyor... Bu sırada Peygamber, kafilelerin durmasını, geride kalanların yetişmesi için beklemelerini emrediyor. Öyle yapıyorlar... Bütün yolcular Rasulullah'ın emriyle bu önemli haberi duymak için duruyorlar. Durdukları yer, susuz ve sıcaktan kavrulmuş bir çöl, Gadir-i Hum adında. Öğlen vaktidir ve güneşin yakıcı sıcaklığı ortalığı kavurmakta... Haber nedir ki Peygamber böyle bir vakitte ve böyle bir yerde halkı ayakta bekletiyor?... Bu esnada ezan sesi kulaklara geliyor; Peygamber hacılarla namaz kılıyor. Develerin eğerleriyle yüksek bir yer yapılıyor ve Peygamber onun üstüne çıkıyor. Nefesler göğüslerde hapsolmuş ve halk, çölün kumları gibi sessiz haberi işitmeyi bekliyor. Peygamber söze başlıyor; sözleri şelâleden havaya yayılan su parçaları gibi okşayıcı ve ferahlatıcı olup, güneşin hararetini bastırıyor; güneşin altındaki susamış insanlar can kulaklarıyla onu içiyor ve dinliyorlar. Peygamber, Allah'a hamd ve senadan sonra şöyle devam ediyor: — Ben de sorumluyum, siz de sorumlusunuz.[3] Ne diyorsunuz? — Bize tebliğ ettiğine ve bu yolda ne kadar çok çalıştığına şahidiz, Allah mükâfatların en iyisini sana versin. — Allah'ın birliğine ve kulu Muhammed'in peygamberliğine şahitlik etmiyor musunuz? Cennet ve cehennemin, ölüm ve kıyametin, ölümden sonraki hayatın hak olduğuna da...? — Şahadet ediyoruz. — Allah'ım, şahit ol! Sonra halka yönelip şöyle devam ediyor: — Ey insanlar! Kevser'in yanında birbirimizi göreceğiz. Benden sonra aranızda bıraktığım iki değerli mücevhere karşı nasıl davranacağınıza dikkat edin. — Ey Allah'ın Resulü! Nedir o iki mücevher? — Allah'ın kitabı ve benim Ehlibeytim. Allah, bana haber vermiştir ki, bu ikisi asla birbirinden ayrılmazlar; ta ki Kevser'in yanında bana kavuşurlar... Onlardan öne geçmeyin, helâk olursunuz. Onlardan geri de kalmayın, yine helâk olursunuz. Bu sırada herkesin görüp tanıyabilmesi için Emir'ül-Müminin Hz. Ali'nin (a.s) elini kaldırarak olduğu yerde kendi halifesi hakkında inen semavî bildiriyi okuyor: Ey insanlar! Müminler üzerinde kendilerinden daha ziyade yetki sahibi olan kimdir? — Allah ve Peygamberi daha iyi bilirler. — Allah'ın benim üzerimde, benim de müminler üzerinde velâyetim, yetkim var. Ben inananlar üzerinde kendilerinden daha yetkiliyim; o hâlde: Ben kimin mevlâsı ve velisi isem, Ali de onun mevlâsı ve velisidir.[4] Allahım! Onu sevenleri sev, düşmanlarına düşman ol. Ona yardım edene yardım et, onunla savaşanı kahret. Burada hazır bulunanlar, hazır bulunmayanlara da bunu iletsinler. Peygamber bu sözleri söyledikten sonra insanlar henüz dağılmamışken şu ayet iniyor: "Bugün size dininizi kâmil ettim, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı beğendim."[5] Sonra Peygamber yüksek sesle şöyle buyurdu: Allahu Ekber! Allah'ın dini kâmil oldu, Allah benim peygamberliğimi ve benden sonra Ali'nin (a.s) imametini beğendi. Bu merasimden sonra Müslümanlar, Müminlerin Emiri Hz. Ali'yi (a.s) tebrik ettiler. Ebubekir ve Ömer, Ali'yi (a.s) ilk kutlayanlardandılar. Kutlarken şöyle dediler: "Ne mutlu sana ya Ali! Benim ve erkek-kadın inanan herkesin mevlâsı oldun."[6] Gadir Hadisinin Senedi Bu hadis, rivayet zincirinde yer alan raviler açısından öyle sağlamdır ki, benzeri çok az bulunur. Gadir'de bulunan Peygamberin ashabından 110 kişi[7] bu hadisi vasıtasız olarak Peygamberden nakletmiştir. Tabiînden[8] de seksen dört kişi bu hadisi nakletmiştir. Bilgili ve garazsız Ehlisünnet âlimlerinden gerek tarihçiler, gerek müfessirler ve gerekse başkaları, Gadir hadisesini çok sayıdaki belgeleriyle birlikte kendi kitaplarında kaydetmişlerdir. Bunlardan 350 kişinin ismi "el-Gadir" kitabında verilmiştir. Bu konuda çok sayıda büyük İslâm âlimleri, müstakil kitaplar yazmışlardır. Onlardan yirmi altısının adı, kitaplarının özellikleriyle birlikte "el-Gadir" kitabında zikredilmiştir. Lugat bilginleri de "Gadir" veya "Mevlâ" kelimelerine geldiklerinde, Gadir olayını nakletmişlerdir. Evet, Gadir hadisinin senedinde en küçük bir kuşku ve en az bir inkâr gölgesi yoktur. Güneşin ışığında durup sıcaklığını derisinde hisseden, ama yine de bir ışık ve enerji yoktur diyenler hariç. Gadir Hadisinin Anlamı Üzerine Kısa Bir İnceleme
Gadir hadisi, içinde ve dışında barındırdığı karinelerle öyle göz doldurucudur ki, insaf sahibi herkesin dikkatini kendine çekiyor ve Müminlerin Emiri Hz. Ali'nin (a.s) İslâm Peygamberinin ilk halifesi olduğu hususunda hiçbir tereddüde yer bırakmıyor. Şimdi o karine ve şahitlerden bazısını açıklamaya başlıyoruz: 1- Bu hadiste göze çarpan "mevlâ" kelimesi, bu konuda kullanılan en açık kelimelerdendir. Bu hadisteki "mevlâ" kelimesi, velâyet ve imamet makamına sahip, emir ve ferman verme yetkisi bulunan, isteği bütün isteklere mukaddem olan kimse anlamındadır. Peygamber, "Ben kimin mevlâsı isem..." cümlesinden önce şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Müminlere kendilerinden daha evlâ (müminler üzeriden daha ziyade yetki sahibi) olan kimdir?" Peygamberin evlâ olmasının manası, onun isteğinin halkın isteklerinden önde gelmesi, söylediği ve yaptığı her şeyin halka hüccet (delil) olmasıdır. Gerçekte, insanlar üzerinde velâyet ve yöneticiliği olmasıdır. Şimdi söylüyoruz: Önceki cümlede Peygamberin öncelik ve velâyeti konu edildiği gibi, sonraki cümlede de, önceki ve sonraki cümlenin birbiriyle olan manevî bağlılığı korunsun diye, aynı anlamı taşıyan velâyet ve önceliğin söz konusu olması gerekir. Buna göre bu birkaç cümleden elde edilen doğru ve kâmil mana şudur: Peygamber buyurdu: "Ben size, kendinizden daha evlâ, sizin üzerinizde kendinizden daha çok yetki hakkına sahip değil miyim?" Herkes, "Evet." dedi. O sırada İslâm Peygamberi şöyle buyurdu: "Benim size olan bu öncelik ve önderliğim, sizin üzerinizde olan bu yetkim, aynen Ali için de sabittir ve benden sonra o, bütün Müslümanların mevlâsı ve benim halifemdir." O hâlde, bu hadisteki "mevlâ" kelimesi öncelik, velâyet ve imamet manasından başka bir mana taşımaktadır ve diğer manalar burada tamamen uyumsuzdur. Şu noktaya da dikkat etmek gerekir: İslâm Peygamberinin o sıcak havada o kadar insanı ayakta bekletmesi, bu tarihî olayın özel bir ehemmiyeti olduğunu vurgulamaktadır. Aksi hâlde, Peygamberin o şartlarda onca insanı, örneğin sadece "Ali benim dostumdur." gibi cüzî bir konuyu hatırlatmak için bekletmiş olabileceğine hiçbir akıllı insan inanmaz. 2- İslâm Peygamberi, daha sonraki cümlede şöyle buyuruyor: "Allah'ım! Ali'ye yardım edene yardım et ve Ali'ye yardım etmekten sakınanı kendi rahmetinden uzaklaştır." Peygamber, kendisinden sonra Hz. Ali'nin (a.s) İslâm'ın kök salması için kuvvet ve orduya sahip olması, halkın ona yardım etmesi gerektiğini biliyordu. Çünkü İslâm hükümeti adil ve sözü dinlenen komutanlara muhtaçtı ve Peygamberin halifesine itaat edilmesi gerekiyordu. Bu yüzden Peygamber Ali'ye yardım edecek olanlara dua ve muhaliflerine ise lânet etti. Bu yoldan Hz. Ali'ye (a.s) düşmanlık yapanın, Allah'ın gazabına ve Peygamberin lânetine duçar olacağını halka anlatmak istedi. 3- Peygamber hutbeye başlarken şöyle buyurdu: "Allah'ın birliğine ve kulu Muhammed'in peygamberliğine şahitlik etmiyor musunuz? "Ediyoruz." diye cevap verdiler. O sırada şöyle buyurdu: "Sizin veli ve mevlânız kimdir?" Daha sonra tekrar buyurdu: "Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır." Allah'ın birliğine ve Peygamberin risalet ve velâyetine şahitlik ettikten sonra Hz. Ali'nin velâyetinden maksadın, imamet olduğu açıktır. Çünkü maksat bu olmazsa, cümleler arasındaki bağlantı bozulur. Oysa ki Peygamberin herkesten daha beliğ ve daha fasih konuştuğunu biliyoruz.
4- Merasimden sonra, herkes Müminlerin Emiri Hz. Ali'yi (a.s) kutladılar. Bu tebrik etme, Hz. Ali'nin (a.s) o gün Allah ve Peygamber tarafından yüce bir makama getirilmesi hâlinde anlam kazanır. Bunun dışında kutlanmanın anlamı olmaz. 5- "Ey Peygamber! Rabbin tarafından sana indirilen mesajı duyur. Eğer bunu yapmazsan, O'nun elçisi olma görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Allah kâfirleri doğru yola iletmez."[9] Ehlisünnet âlimlerinin de teslim ettiği gibi, bu ayet Gadir günü, Hz. Ali'nin (a.s) hilafeti hakkında inmiştir.[10] Örnek olarak Ehlisünnet'in büyük müfessir ve tarihçisi Hafız Ebu Cafer Muhammed b. Cerir-i Taberî'nin sözünü naklediyoruz: "...Bu ayet Gadir-i Hum'da indikten sonra Peygamber şöyle buyurdu: Cebrail, burada durup bütün hacılara, Ebu Talip oğlu Ali'nin benim kardeşim, vasim, halifem ve benden sonra imam olduğunu duyurmam için Allah tarafından emir getirdi..."[11] 6- O günden bugüne, bütün asırların şair ve ediplerinin, Gadir-i Hum ve Müminlerin Emiri Ali'nin (a.s) halifeliği hakkında söylemiş oldukları yüce görkemli şiirleri, edebî açıdan taşıdıkları değerin yanında, konumuz için de sağlam bir delil oluşturmaktadır. Çünkü bu şiirlerde Gadir-i Hum hutbesinin velâyet ve imamet hakkında olduğu dile getirilmiştir. Bu şairlerin isim ve şiirleri kaydedilmiştir. Arap edebiyatını bilenler, değerli "el-Gadir" kitabına bakabilirler. Bu değerli kitapta Hicrî birinci yüzyıldan, sonraki yüzyıllara kadar "Gadir-i Hum" mevzusu hakkında şiir yazan çok sayıda şairin isim ve şiirleri kronik sırayla kaydedilmiş ve yer yer inceleme ve eleştiriye tâbi tutulmuştur. 7- Büyük Peygamberimiz (s.a.a) ve değerli İmamlarımız, Gadir meselesi her yıl anılsın ve unutulmasın diye zilhicce ayının on sekizinci gününü Müslümanların resmî bayramlarından biri olarak ilân etmişlerdir. Hicrî beşinci yüzyılın bilginlerinden meşhur İranlı bilgin Ebu Reyhan Birunî "el-Âsâr'ul-Bakiye" adlı kitabında ve de İbn-i Talha Şafiî "Metalib'us-Seul" adlı kitabında Gadir gününü İslâmî bayramlardan biri olarak saymışlardır. Meşhur şair ve bilgin Ebu Mansur Sealibî de "Simar'ul-Kulub" kitabında Gadir gecesini büyük İslâmî gecelerden biri olarak kabul etmiştir. 8- Gadir Hadisinin hasma karşı delil olarak ileri sürülmesi: Emir'ü'l-Müminin Ali (a.s) ve diğer imamlar "Gadir Hadisi" ile ihticac edip muhalifler karşısında onu delil olarak gösterdiklerinde, kimse onun manası ve Müminlerin Emiri Hz. Ali'nin (a.s) imamet ve hilâfeti hakkında olduğunda şüphe etmemiş ve ona karşı çıkmamıştır.[12] Emir'ül-Müminin Ali (a.s) bir gün Kûfe'de hutbe okurken şöyle buyurdu: "Allah aşkına, sizlerden Gadir'de hazır bulunup kulağıyla Peygamberin beni halife seçtiğini işitenler ayağa kalksınlar! Gadir'de hazır bulunmayıp başkalarından işitenler değil." Bir grup ayağa kalktı. Hanbelî mezhebinin büyük imamı Ahmed b. Hanbel şöyle diyor: "O gün ayağa kalkıp Gadir Hadisini kendi kulaklarıyla işittiklerine dair şahitlik edenler otuz kişi idi." Şunu da bilmek gerekir ki o tarihte, Gadir olayından yirmi beş yıl geçmişti. Peygamberin ashabının hepsi Kûfe'de değildi veya bir kısmı o tarihten önce ölmüştü, ya da bazıları, birtakım garazlardan dolayı şahitlik etmekten çekinmişlerdi. Özgürlerin imamı Hz. Hüseyin (a.s) de Müslümanların hac için Mekke'de toplandığı sırada ashap ve tâbiînden[13] oluşan yedi yüz kişiye hitaben şöyle buyurdu: "Allah'ı şahit tutarak söyleyin bakayım, Peygamberin Gadir gününde Ali'yi (a.s) halife ve veli seçip 'Duyanlar duymayanlara iletsin.' buyurduğunu biliyor musunuz?" Hepsi, "Allah şahittir ki öyle idi..." dediler.[14] Bu konunun sonunda, Haleb şehrinin Sünnî cuma imamı ve dinî önderi Şeyh Muhammed Dehduh'un el-Gadir kitabına yazdığı takrizden bir kesit ile sözümüzü noktalamak istiyoruz: "...el-Gadir kitabı, bazı gerçekleri sağlamlaştırdı ve bazı hurafelerin de kökünü kazıdı. Bilmediğimiz bazı şeyleri ispat etti ve bilmediğimizden dolayı asırlarca gönül vermiş olduğumuz bazı sözlerin de temelsiz olduğunu ortaya koydu." "Tarihteki olaylar bize öyle bir şekilde anlatılmıştı ki, 'Onların menşeini bilmiyoruz' diyorduk ve onların nedenleri ve gerekçeleri hakkında düşünüyorduk. Oysa ki olaylardan dersler çıkarmamız ve tarihî olayların etüdünü tahkik ve araştırma temeli üzerinde yapmamız gerekirdi..." Gördüğümüz gibi "el-Gadir" kitabından önce, Ehlisünnetin tarihî Gadir olayıyla ilgili genel bilgisi bu miktarla sınırlıydı. Ancak şu anda ve "el-Gadir" kitabı yayımlandıktan sonra, artık karşılarında yeterli delil, apaçık kanıt ve ışık saçan bilgi ile dolu, engin ve coşkunlu bir deniz görüyorlar. el-Gadir'de sergilenenler, "Güneşin nuru örtülemez" gerçeğinin bir örneğidir. Gadîr-i Hûm Hadisi Kaynakları
Bilindiği gibi Ehlibeyt mektebinin "imamet" konusunda ileri sürdüğü en önemli delillerden ve naslardan birisi "Gadîr-i Hûm" hadisidir. Bu hadis Sünnî kaynaklarda da geniş bir şekilde nakledilmiştir. Ancak bir çok Sünnî alim, Ehlibeyt mektebinin bu hadisten imamet konusunda çıkardığı sonucu kendilerine göre çürütmek için çeşitli yollara baş vurmuşlardır. Bazıları hadisin senedinde sorun olduğunu ileri sürmüş, bazısı sahih olsa bile mütevâtir olmadığını iddia etmiş, bazısı tarihi açıdan doğru olamayacağını, zira o sırada Hz. Ali'nin Yemen'de olduğunu ispatlamaya çalışmış, bazısı ise bu yolla istediği sonuca varamayacağını görünce hadisin müfredatını (mevlâ kelimesi gibi) kendi istekleri doğrultusunda tevil etmeye kalkışmış, bazısı ise hadisin bazı bölümlerini kabul, bazısını reddederek amacına ulaşmayı yeğlemiş, bazısı ise hadisi bir yana bırakmış, hadisin dışında bazı dayanaklara dayanarak hadisin doğru olamayacağını veya ondan çıkarılan sonucun yanlış olduğunu ispatlamaya uğraşmışlardır. Biz inşallah bu yazıda önce bu olayı ve onunla ilgili hadisi sadece Sünnî kaynaklara dayanarak[15] kısaca nakledip daha sonra Sünnî alimlerin yukarıda bahsettiğimiz itirazlarını teker teker ele alıp detaylı bir şekilde cevaplamaya çalışacağız, bi-iznillah. Önce Ehlisünnet kitaplarında Gadîr-i Hûm'la ilgili rivayetlerin bazısını nakledip asıl mevzuumuza geçeceğiz. Elbette bu konudaki rivayetlerin hepsini nakledip tahlil etmek bizim konumuzu aştığı için daha detaylı ve kamil bilgi isteyen kardeşlerimize iki değerli eseri tavsiye ediyoruz. Arapça bilen kardeşlere Merhum Allâme Emînî'nin dev eseri "El-Gadîr"in 1. cildine, Arapça bilmeyen kardeşlere ise, Abdulkadir Çuhacıoğlu kardeşimizin değerli eseri "El-Hasâis" kitabının tercüme ve şerhindeki "Gadîr Hadisleri" bölümüne müracaat etmelerini tavsiye ediyoruz.
1- İmam Ahmed b. Hanbel'in Müsned’inde şöyle nakledilmektedir: "Abdullah bize babasından, o da Affân'dan, o da Hammâd b. Seleme'den, o da Ali b. Zeyd'den, o da Adiy b. Sâbit'ten, o da Berâ’ b. Âzip'ten şöyle nakletmiştir: "Biz, bir yolculukta Resulullah (s.a.a) ile birlikteydik. "Gadîr-i Hûm" denen yerde konakladık. Hepimizin toplanması için çağrı yapıldı. İki ağacın altı Allah Resulü için temizlendi. Allah Resulü öğle namazını kıldıktan sonra Ali'nin elini tuttu ve şöyle buyurdu: "Acaba benim her mu'mine kendi nefsinden daha evla olduğumu (üzerinde velâyet ve tasarruf hakkına sahip olduğumu) bilmiyor musunuz? (Müslümanlar) "Evet biliyoruz" dediler. Bunun üzerine Ali'nin elini tuttuğu halde şöyle buyurdu: "Ben kimin mevlâsı isem, Ali onun mevlâsıdır. Allah'ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol." Sonra Ömer (b.Hattâb) Ali'nin karşısına geçip ona şöyle dedi: "Ne mutlu sana ey Ebû Talib'in oğlu, her mu’min erkeğin ve her mu'mine kadının mevlâsı oldun." Bu hadis Müsned-i Ahmed b. Hanbel'de takriben onbeş yerde ve bazı yerde birkaç senetle nakledilmiştir ki biz bir tanesiyle yetiniyoruz.[16] Hakim Nişâbur-i "Müstedrek-üs Sahihayn" kitabında Gadîr hadisini hemen hemen aynı muhtevayı taşıyan değişik tabirlerle ve kitabının muhtelif yerlerinde nakletmiştir. Örneğin şöyle diyor: "Ebû-l Hüseyin Muhammed b. Ahmed b. Temîm Hanzalî bize Bağdât'ta, Ebû Kilâbe Abdulmelik b. Muhammed er-Rakkâşî'den, o da Yahyâ b. Hammâd'dan, o da Ebu Bekir Muhammed Ahmed b. Babeveyh ve Ebu Bekir Ahmed b. Cafer-il Bezzaz'dan, o ikisi de Abdullah b. Ahmed b. Abdullah'tan, o da babasından, o da Yahya b. Hammad'dan; yine bize Ebû Nasr Ahmed b. Sehl (Buhâr'a Fakihi), Salih b. Muhammed (Hafız Bağdâdi)'den, o da Halef b. Sâlim Mahremî'den, o da Yahyâ b. Hammâd'dan, o da Ebû Avâne'den, o da Sabit'ten, o da Ebû Tufeyl'den, o da Zeyd b. Erkam'dan şöyle nakletmiştir: "Allah Resulü (s.a.a) Vedâ Haccı'ndan dönerken Gadîr-i Hûm denen yerde indiğinde, diken ağaçlarının altının süpürülüp temizlenmesini emretti. (İnsanlar yerleştiğinde) şöyle buyurdu: "Öyle gözüküyor ki ben Allah tarafından kendi indine çağırılmışım ve ben de icabet etmişim (vefatım yaklaşmıştır). Hiç şüphesiz ben sizin aranızda iki ağır-paha biçilmez emanet bıraktım. Onlardan biri diğerinden daha büyüktür, Allah'ın kitabını (Kur'ân'ı) ve İtretim'i (Ehlibeyt'imi). Bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız? Şüphesiz onlar, (Kevser) havzu başında bana varıncaya kadar birbirinden ayrılmazlar." Sonra şöyle devam ettiler: "Muhakkak ki Allah Azze ve Celle benim mevlâmdır, ben de her mu'minin mevlâsıyım." Sonra Ali'nin elinden tuttu ve şöyle buyurdu: "Ben kimin mevlâsı isem, bu (Ali) de onun velisidir. Allah'ım onu seveni sev, ona düşmanlık besleyene düşman ol…" Ve hadisi sonuna kadar zikretmiştir. Bu hadis Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir. Ama onlar hadisi sonuna kadar nakletmemişlerdir."[17] Evet Sahîh-i Müslim'de bu hadisin sadece bir bölümü nakledilmiştir. Hâkim Nişâburî bu hadisi naklettikten sonra aynı hadisi başka senetlerle de nakletmektedir; ancak o nakillerde, hadiste "Ben kimin mevlâsıysam, bu (Ali) de onun velisidir" cümlesinden önce şu ilave de mevcuttur: "Sonra üç defa buyurdu: "Benim mu'minlere kendi nefislerinden daha evlâ olduğumu biliyor musunuz?" "Evet" diye cevap verdiklerinde şöyle devam etti: "Ben kimin mevlâsıysam, Ali onun mevlâsıdır."[18] İbn-i Mâce kendi süneninde şöyle yazıyor: "Ali b. Muhammed bize Ebû-l Hüseyin'den, o da Hammâd b. Seleme'den, o da Ali b. Zeyd b. Ced'ân'dan, o da, Adiy b. Sâbit'ten, o da Berâ' b. Âzip'ten şöyle rivayet etmiştir: "Allah Resulü'nün yaptığı hacda, bizde onunla birlikteydik. Yolun bir yerinde inip insanların toplanmasını emretti ve Ali'nin elinden tutarak şöyle buyurdu: "Ben mu'minlere onların kendilerinden daha evla değil miyim?" "Evet" dediklerinde şöyle devam etti: "Ben her mu'mine kendi nefsinden daha evla değil miyim?" Yine "Evet" dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Bu (Ali), ben kimin mevlâsı isem onun velisidir. Allah'ım, onu seveni sev; Allah'ım, ona düşman olana düşman ol"[19] Tirmizî de aynı manayı içeren bir rivayeti kendi Sünen'inde nakletmiştir.[20]
Ehlibeyt mektebi, diğer bir çok aklî ve naklî delilin yanı sıra, "Gadîr Hadisi" diye meşhur olan bu hadisi de Hz. Emir'ul-Mu'minin Ali' (a.s)’ın Resulullah'tan sonra ilk halife olması gerektiğine güçlü bir delil ve nass olarak görmektedir. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi Ehli Sünnet alimleri çeşitli açılardan buna karşı çıkmış ve Şia'nın bu hadisten çıkardığı sonucu çürütmeye çalışmışlardır. Biz bu makalede bu itirazları sırasıyla ortaya koyup cevaplamaya çalışacağız inşallah: 1- Sünnî alimlerden bir kısmı bu hadisin senetlerinin doğru olmadığını, bir kısmı ise senedi doğru bile olsa mütevâtir olmadığını ileri sürerek onu gölgelemeğe çalışmışlardır. Örneğin Kadı Azududdin Îcî "Mevâkıf" kitabında şöyle diyor: "Biz bu hadisin sahih olduğunu inkar ediyoruz. Onun zaruri (mütevâtir) olduğunu söylemek ise delilsiz bir iddiadır. Hadis erbabının çoğusu onu nakletmediği halde nasıl mütevâtir olabilir?"[21] İbn-i Hacer Heysemî ise şöyle diyor: "Şia, imâmet için getirilen delillerin mütevâtir olması gerektiğinde müttefiktir. Oysa bu hadisin mütevâtir olmadığı malumdur. Zira hadisin sahih olup olmadığı ihtilaflıdır ve hadisin sahihliğine itiraz edenlerden bir kısmı hadis ilminin öncülerinden sayılmaktadırlar; Ebû Dâvud Sicistanî, Ebû Hâtem Râzî gibi. Demek ki bu hadis ahad bir hadistir ve sahihliğinde ihtilaf edilmiştir."[22] İbn-i Hazm ve Teftâzânî de benzer şeyler söylemişlerdir.[23] Cevap: Bize göre tarih ve hadisten az buçuk haberdar olan bir kimse için, bu eleştirinin hiçbir sağlam dayanağının olmadığı ve taassup ve önyargıdan kaynaklandığı açıktır. Yoksa bu hadisi inkar, sofistlerin hissiyatı inkar etmesi veya İslâm tarihinin meşhur olaylarını (Bedir, Uhûd savaşları gibi) inkar etmek gibi bir şeydir. Bizim amacımız bu konuyu bir makaleye sığdırmak olduğu için, detaylara girmeden, hadisin senet ve kaynaklarıyla ilgili genel ve kaba bilgiler vereceğiz. Daha geniş ve detaylı bilgi isteyenler şu kaynaklara baş vurabilirler: a) El-Gadîr (Allâme Emînî) b) Abekât-ül Envâr (Mîr Hâmid Hüseyin) c) İhkâk-ul-Hak (Şehid Kâdî Nurullah Şuşterî) d) El-Hasâis Şerhi (A. Çuhacıoğlu) Kevser Yayınları. İhkâk-ul Hak kitabında “Gadîr Hadisi”nin mütevâtir olduğunu itiraf eden 14 büyük Sünnî alimin isimleri verilmektedir; ez cümle, Suyûtî, Cezrî, Celâleddin Nişâbûrî, Türkmanî, Zehebî…"[24] İbn-i Hazm da aynı şeyi söylemiştir.[25] Merhum Allâme Emînî, büyük Sünnî alimlerden, Gadîr hadisinin çeşitli tarik ve senetlerinin sahihliğine itiraf eden 43 kişinin isimlerini kaynaklarıyla birlikte vermiştir; ez cümle; Sa'lebî, Vâhidî, Fahrettin Râzî, Suyûtî, Kâdî Şevkânî ve…[26] Yine otuz Sünnî müfessirin adını veriyor ki hepsi tebliğ ayetinin Gadîr-i Hûm olayında indiğini ve Gadîr hadisiyle alakalı olduğunu kabul etmişlerdir. (Tirmizî, Tahavî, Hâkim Nişâbûrî, Kurtubî, İbn-i Hacer Askalânî ve …) Tebliğ ayeti şudur: "Ey Resul, sana indirileni tebliğ et! (İnsanlara ulaştır) ve eğer bunu yapmazsan peygamberliğini tebliğ etmemiş gibi olursun. Ve Allah seni insanlardan koruyacak." (Mâide, 67)[27] İhkâk-ul Hak kitabında ise Gadîr hadisi, Ehlisünnet'in elli muteber kaynağından nakledilmiştir. Ezcümle: Sünen-ül Mustafâ, Müsned-i Ahmed, Hasâis-i Nesâî, İkd-ul Ferîd, Hilyet-ül Evliyâ…[28] Şimdi Merhum Allâme Emînî'nin eserine dayanarak büyük Sünnî alimlerden bazılarının Gadîr hadisi hakkındaki görüşlerini aktarmaya çalışacağız: Ziyâüddin Mukbilî: "Eğer Gadîr hadisi kat'î değilse, demek ki dinde kat'î olan hiç bir şey yoktur." İmâm Gazâlî: "Müslümanların cumhuru, Gadîr hadisinin metni üzerinde icmâ' etmişlerdir." sözüne itibar edilmeyecek. Bedahşî: "Sözüne itibar edilmeyecek mutaassıp ve inkarcı kimsenin dışında, Gadîr hadisinin doğruluğunda kimse tereddüt etmez." Âlûsî: "Gadîr hadisi bizim yanımızda sâbit olan sahih bir hadistir ve hiçbir sakıncası yoktur. Hem Resulullah'tan (s.a.a) hem de Hz. Ali'den mütevâtir bir şekilde nakledilmiştir." Hâfız İsfahânî: "Gadîr hadisi yüz sahabî tarafından nakledilen sahih bir hadistir ki Aşere-i Mübeşşere de onların içindedir. Hâfız Sicistânî onu 120 sahabîden ve Hâfız İbn-ül Alâ Hemedânî ise 150 sahabîden nakletmişlerdir."[29] Hâfız İbn-i Hacer Askalânî, Tehzîb-üt-Tehzîb kitabında, Gadîr hadisinin bazı tariklerini ve bazı râvilerini açıkladıktan sonra şöyle diyor: "İbn-i Cerir Taberî Gadîr hadisinin senetlerini tek kitapta toplamış ve onun sahih bir hadis olduğuna hükmetmiştir. Ebû-l Abbâs İbn-ül-Ukde de bu hadisi 70 veya daha fazla sahabîden nakletmiştir."[30] Yine Sâhih-i Buhârî'nin şerhi olan Feth-ül Bârî kitabında şöyle diyor: "Ben kimin mevlâsıysam, Ali onun mevlâsıdır" hadisini, Tirmizî ve Nesâî gibileri nakletmiştir. Bu hadisin çok fazla senet ve tarikleri vardır ki bunların hepsini İbn-i Ukde müstakil bir kitapta bir araya toplamıştır. Bu tarik ve senetlerin çoğusu sahih veya hasendir. İmâm Ahmed b. Hanbel'den bize şöyle nakledilmiştir: "Hz. Ali'nin faziletleri hakkında bize nakledildiği kadar hiçbir sahabî hakkında (fazilet) nakledilmemiştir."[31] Kundûzî-yi Hanefî, Gadîr hadisini muhtelif senetlerle ve muhtelif kaynaklardan naklettikten sonra şöyle diyor: "Meşhur tarih Sahibi Muhammed b. Cerir Taberî, Gadîr hadisini 75 tarikten nakletmiş ve bu konuda "El-Vilâye" isimli bir kitap yazmıştır. Yine Ebû-l Abbâs Ahmed b. Muhammed b. Said b. Ukde, yazdığı müstakil bir kitapta bu hadisi 150 tarikten nakletmiştir."[32] Hâfız Muhammed b. Muhammed b. El-Cezrî ed-Dimeşkî, "Münâşede" hadisi diye meşhur olan Hz. Ali (a.s)'ın Gadîr hadisi ile ettiği ihticâcı naklederken şöyle diyor: "Bu hadis hasen bir hadistir ve bu rivayet (münâşede) mütevâtir bir şekilde Hz. Ali (a.s)'dan nakledilmiştir. Nasıl ki Gadîr hadisi de mütevâtir bir şekilde Hz. Resulullah'tan nakledilmiştir. Bir çok grup onu başka bir çok gruptan nakletmişlerdir. Dolayısıyla bu hadisi taz'if edenlerin sözüne itina edilmemelidir; zira onların esasen hadis ilminden doğru düzgün haberleri yoktur."[33] Gerçi "Buhâri" ve "Müslim" bu hadisi tümüyle sahihlerinde nakletmemişlerdir. (Sadece Müslim, kısa bir bölümünü Zeyd b. Erkam'dan nakletmiştir.) Fakat bu, Gadîr hadisinin sağlamlığına halel getirmez; zira bu iki kitapta nakledilmediği halde, hatta Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sahih olan onlarca hadis gösterilebilir. Bundan dolayı da onlara kaç tane Müstedrek yazılmıştır ki Hâkim Nişâbûrî'nin Müstedrek'i bunların en genişidir. Kaldı ki bütün sahih hadisler, sadece Buhârî ve Müslim'de bulunanlardan ibaret olsaydı, o zaman başka "Sihâh" kitapların yazılmasına gerek kalmazdı. Oysa onlardan sonra yazılan bir çok Sihâh ve Sünen kitapları vardır. Evet hiçbir münsif alim veya araştırmacı yoktur ki Buhârî ve Müslim'le kendisini başka kitaplardan müstağni görsün. Hatta Buhârî ve Müslim'in kendileri de, kitaplarında topladıkları hadislerin sahih olduğunu, ama bütün sahih hadislerin onlardan ibaret olmadığını ve başka bir çok sahih hadisi, bazı nedenlerden dolayı kitaplarına almadıklarını açıkça itiraf etmişlerdir.[34] Buna ilaveten Merhum Allâme Emînî, Gadîr hadisini Buhârî ve Müslim'in hadis hocalarından sayılan 29 kişiden nakletmiştir.[35] Ne kadar ilginçtir ki Gadîr hadisine bu eleştiriyi getiren İbn-i Hacer bile kitabında şöyle yazmaktadır: "Gadîr hadisi hiçbir şüphe götürmeyecek sahih bir hadistir ki Tirmizî, Nesâî ve Ahmed b. Hanbel gibi alimler, onu çeşitli senetlerle nakletmişlerdir; bu cümleden 16 sahabî onu nakletmiştir. Hatta Ahmed b. Hanbel sahabeden otuz kişinin duyduğunu ve naklettiğini ve Hz. Ali'nin hilâfetinde ihtilaf çıktığında bu hadisi duyduklarına şehâdet etmişlerdir."[36] Aynı kitabın bir başka yerinde yine şöyle diyor: "Gadîr hadisini, sahabeden otuz kişi Resulullah (s.a.a)'den nakletmişlerdir ve onun senetlerinin çoğusu sahih veya hasendir.[37] Demek ki İbn-i Hacer gibi hadisin sıhhatini eleştirenlerin bile kendi söylediklerine inanmadığını itiraf etmekte ve aynen şöyle yazmaktadır: "Hadisin sıhhatini reddedenlerin sözüne itina edilmemelidir."[38] Muâsır yazarlardan da bir çoğu Gadîr hadisini kendi kitaplarında nakletmişlerdir. Ahmed Zeynî Dehlân, Muhammed Abduh, Abd-ül Hâmid Alûsî, Ahmed Ferid Rıfâî, Ömer Farrûh gibi…[39] Son olarak şunu da hatırlatmak gerekir ki Şia'nın imâmet de dahil itikadî konularla ilgili hadislerde mütevâtir olmayı ve kesinliği şart koşması doğrudur. Ve Gadîr hadisi Şia kaynakları açısından mütevâtir ve kat'idir. Hatta Ehlisünnet alimlerinden bir çoğunun da kendi kaynaklarındaki nakilleri dikkate alarak bu hadisin mütevâtir olduğunu itiraf ettiklerine daha önce değinmiştik. Ancak şunu bilmek gerekir ki hatta bu tevâtür söz konusu olmasaydı dahi Ehlisünnet'in bu açıdan Şia'ya itiraz hakkı yoktur. Zira onlar, imâmeti usûl-i dinden değil furû-i dinden saydıkları için, hadisin senedinin sahih olmasını yeterli görüyorlar; dolayısıyla hadisin mütevâtirliğini onlara ispat etme mecburiyetinde değiliz. ------------------------------------------------------------------------------- [1]- Gadir-i Hum, Mekke ve Medine arasında bir yerdir. [2]- Mâide, 57 [3]- Resulullah'ın (s.a.a) sorumluluğu, peygamberlik görevini yerine getirmek; başkalarının sorumluluğu ise, dine amel etmek ve onu başkalarına iletmektir. [4]- Ehlisünnet'in dört mezhep imamından biri olan Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiğine göre, Peygamber (s.a.a) bu cümleleri dört defa tekrarladı. [5]- Mâide, 3 [6]- el-Gadir, c.l, s.9-11 [7]- el-Gadir, c.l, s.14-61 [8]- el-Gadir, c.l, s.62-72. Peygamber efendimizi görmeyen, ama sahabeden bir veya birkaçını görenlere "Tâbiîn" denir. (Ferid Vecdî) [9]- Mâide, 67 [10]- Allâme Eminî "el-Gadir" kitabında 30 meşhur Sünnî âlimin adını sayıyor ki, hepsi bu ayetin Hz. Ali'nin hakkında indiğini itiraf etmişlerdir. [11]- el-Gadir, c.l s.214; Taberî'nin "el-Velâyet" kitabından naklen. [12]- el-Gadir c.l, s.159 ve sonrası. [13]- Onlardan 200 kişi ashaptan idi. [14]- Değerli el-Gadir kitabında (c.1, s.159-213) bu konuda 22 ihticac zikredilmiştir. [15]- Ehlibeyt mektebi kaynaklarında bu olayın detayları çok daha geniş ve etraflı bir şekilde nakledilmiştir. Ancak karşı taraf, sadece kendi kaynaklarına güvendiği için sadece Sünnî kaynaklardan olayı nakletmeye çalışacağız. Ayrıyeten şunu da hatırlatmamız gerekir ki nakillerde verdiğimiz kaynak adreslerinin tamamına yakını, bu kaynakların Arapça orijinalindendir. [16]- Müsned-i Ahmed, c.4, s.281 [17]- Müstedrek-üs Sahihayn, Beyrut, Dâr-ül Maâife baskısı, c.3, s.109-110 [18]- Müstedrek-üs Sahihayn, Beyrut, Dâr-ül Maâife baskısı, c.3, s.120 [19]- Sünen-i İbn-i Mâce, Beyrut, Dâr-ül-Fikr baskısı, c.1, s.43, Hadis: 126 [20]- Sünen-i Tirmizî, Beyrut, Dâr-ül Kütüb-il-İlmiyye baskısı, c.5, s.591, Hadis: 3713 [21]- Şerh-ül-Mevâkif (Cürcânî), c.8, s.361 [22]- Es-Sevâik-ül Muhrika, s.64 [23]- El-Fisal (İbn-i Hazm) c.4, s.224 [24]- İhkâk-ul-Hak, c.2, s.423 [25]- El-Gadîr, c.1, s.320 [26]- El-Gadîr, c.1, s.294 [27]- El-Gadîr, c.1, s.222 [28]- İhkâk-ül Hak, c.2, s.426 [29]- El-Gadîr, c.1, s.314 [30]- Tehzîb-üt Tehzîb, c.7, s.288, Dâr-ül Kütüb-il İlmiyye, Beyrut [31]- Feth-ül-Bârî (Askalânî), c.7, s.61, Dâr-ül-Kütüb-il İlmiye, Beyrut [32]- Yenâbi-ül Meveddet, c.1,s.35 [33]- Esme-l Menâkıb, Fî Esne-l Metâlip, s.22 [34]- Şerh-i Sahîh-i Müslim (Nevevî), Dâr-ü İhyâ-it Turas, Beyrut, c.1, s.24, El-Müstedrek-u Ales-Sahihayn, Dâr-ül Ma'rife, Beyrut, c.1, s.3 [35]- El-Gadîr, c.1 s.320 [36]- Es-Sevâik-ül Muhrika s.64 [37]- Es-Sevâik-ül Muhrika s.188 [38]- Es-Sevâik-ül Muhrika s.64 [39]- Hamâse-i Gadîr s.35
|