Hz.Ali,Peygamber Efendimizin Vefatından Sonra Neden Hakkını savunmamıştır?

0

Bazı Müslümanlar insaf üzere hareket ederek tarihi yargılıyor ve şöyle diyorlar: “Hz. Ali’nin (a.s) hilafetini kanıtlayan ne Gadir-i Hum hadisi ve ne de diğer deliller inkâr edilemez. Ancak şu soruya açıklık getirilmesi gerekir: Hilafeti döneminde ayaklanarak hükümeti gasp etmek isteyenlerle defalarca savaşan Hz. Ali (a.s), neden Allah Resulü’nün (s.a.a) vefatından sonra kendi hakkını savunmamıştır?”

Kısa ve Özet Cevap:

İmam Ali (a.s), Ebubekir’in hilafetini resmiyette tanımadığı için onun kıldırdığı cemaat ve cuma namazlarına katılmıyor ve gasp edilen hakkını geri alabilmek için de insanlardan yardım istiyordu. Hatta hakkını geri alabilmek için akşam vakti Hz. Fatıma’yı (s.a) yanına alarak Ensarın evini kapı kapı dolaşıyor ve onlardan yardım istiyordu. Ensar ise “Biz ona biat etmişiz ve artık iş işten geçmiştir.”[1] diyordu. Zira Ensar, İslâm’ı kabul etmekle birlikte henüz cahiliye döneminden kalan alışkanlıklarını tamamen bırakamamışlardı. Bu yüzden de Ebubekir ile yaptıkları biatin geçersiz olduğunu kabullenmiyor ve Hz. Ali’ye (a.s) yardım etmiyorlardı.

Hz. Ali (a.s), Allah Resulü’nün (s.a.a) vefatından sonra yar ve yaversiz kaldığından ötürü gasp edilen hakkını alamadı; eğer hakkına ulaşabilseydi, elbette ki İslâm âlemine önderlik edecekti.

Osman’ın yapmış olduğu haksızlıklar sonucu bıkan ve usanan insanlar, Osman’ı öldürdükten hemen sonra topluca Hz. Ali’nin (a.s) yanına gelip biat için ellerini ona uzattılar. Bunun üzerine Ali (a.s): “Şimdi yardım ve destek bulduğuma göre İslamî hükümeti kabullenmekten başka çarem yok.” dedi ve böylece de yönetimi ele alarak İslâm âleminin önderliğini üstlendi.[2]

Hz. Ali (a.s), Allah Resulü’nün (s.a.a) vefatından sonra yar ve yaversiz olarak kıyam etmesi durumunda İslâm toplumunun ihtilafa düşüp içten bölüneceğini ve İslâm devletini çökertmek için pusuda bekleyen dış düşmanların da harekete geçeceğini biliyordu.

İslâm’ı canından çok seven Hz. Ali (a.s), bu ilahi dini korumak, köklenmesini ve yayılmasını sağlamak için kıyam etmedi. Peygamberle (s.a.a) omuz omuza savaşan o eşsiz yiğit ve kahraman Ali (a.s), İslâm ve Müslümanların maslahatını savaşmamakta ve hayatın acılarına göğüs germekte görüyordu.

Hz. Ali (a.s), yönetim düşkünü olsaydı, bu mülahazaları göz önünde bulundurmaz ve şahsî çıkarlarını temin edecek yollara başvururdu. Ama görüyoruz ki Hz. Ali (a.s), Ebu Süfyan’ın “Ver elini, sana biat edeyim; andolsun Allah’a, eğer dilersen Medine’yi süvari ve piyade savaşçılarla doldururum.” teklifi karşısında şöyle buyuruyor:

Andolsun Allah’a ki, sen İslâm’ın hayrını düşünmüyorsun; düşündüğün tek şey fitne ve fesat çıkarmaktır…[3]

Ehlisünnet kardeşlerimizin sağlam kaynaklarından yararlanarak bu konuya eğilmemizin asıl nedeni, onların bu tarihî gerçekler hakkında daha fazla araştırma yapmalarını sağlamaktır. Bunun sonucunda doğacak samimi fikir ve fiil birliği ile acı geçmişi telafi edebiliriz ve dünya Müslümanlarının her yönlü birlikteliği yönünde gerçekçi bir gayretle çalışabiliriz.

Ayrıntılı Cevap

Müminlerin Önderi’nin (s.a) Sükûtu

Şimdi Hz. Ali (a.s)’nin Sakife olayından sonra yani Ebu Bekir’in hükümeti kurulduğunda neden aslında kendisine ait olan haktan vazgeçtiğine bakalım. Birkaç ay süresince getirmiş olduğu kanıt ve delillerin bir fayda sağlayamayacağına emin olduktan sonra neden silahlı mücadelede bulunmadı? Dikkat edilmelidir ki, ashabın büyüklerinden bir grup Hz. Ali (a.s)’nin ciddi taraftarlarındandı ve Müslüman halkın genelinin muhalefeti gibi bir durum da yoktu. Burada genel olarak söylenebilecek söz Hz. Ali (a.s)’nin İslam’ın ve Müslümanların iyiliğini gözettiğinden dolayı sükûtu seçmiş olmasıdır. Şıkşıkıyye Hutbesinde şöyle buyuruyor:

“…Hilâfetle arama bir perde çektim, onu koltuğumdan silkip attım. Düşündüm, kesilmiş elimle hamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Hem de öylesine bir körlük ki ihtiyarları tamamıyla yıpratır, çocuğu kocaltır, inanan da Rabbine ulaşıncaya dek bu zulmette zahmet çeker.

Gördüm ki sabretmek daha doğru, sabrettim. Sabrettim ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik vardı, mirasımın yağmalandığını görüyordum.”[4]

Hz. Ali (a.s)’nin konuşmalarına dikkat edersek sükûtu hakkındaki diğer cüzi etken ve sebeplere de değinebiliriz.

1- Müslümanlar Arasında Tefrika

Müminlerin önderi (a.s) şöyle buyuruyor: “Allah, Peygamberi (s.a.a)’nin ruhunu aldığı zaman Kureyşliler bencilliklerinden dolayı kendilerini benden üstün saydılar. Ümmetin liderliğine onlardan daha layık olduğumuz halde hakkımızı gasp ettiler. Gördüm ki, bu duruma sabretmek Müslümanlar arasında tefrika çıkmasından ve kan dökülmesinden daha iyidir. Zira halk İslam’ı yeni kabul etmişti. Din köpüklenmiş bir bardak dolusu süt gibiydi. En küçük bir gaflet ve tembellik onu bozabilir, en küçük bir ihtilaf onu altüst edebilirdi.”[5]

2-Mürtet Olanların Oluşturduğu Tehlike

Hz. Peygamber (s.a.a)’in vefatından sonra Arap kabilelerinin büyük bir kısmı dinden döndüler ve mürtet oldular. Bunlar Allah Resulü (s.a.a)’nün ömrünün son zamanlarında Müslüman olmuşlardı. Bu tehlikeli durum Medine için büyük bir tehdit oluşturuyordu. Bu yüzden Hz. Ali (a.s) Medine hükümetinin mürtetler karşısında zayıf düşmemesi için susmak zorundaydı. Ali (a.s) bununla ilgili şöyle buyuruyor: “Allah’a yemin ederim ki Arapların imamet ve önderliği Peygamber (s.a.a)’den sonra onun Ehl-i Beyt (a.s)’inden başka yöne çekeceklerini, hilafeti benden alacaklarını asla düşünmezdim ve bu zihnimin köşesinden bile geçmemiştir. Beni rahatsız eden tek şey halkın biat etmek için falancanın (Ebu Bekir) etrafında toplanmasıdır. Kenara çekildim ve bir grubun İslam’dan döndüğünü ve Muhammed’in (s.a.a) dinini ortadan kaldırmak istediğini gördüm. İslam ve ehline yardım etmezsem temelden sarsılıp yok olacağına şahit olmaktan korktum. Bu da benim için size halife olmam ve yönetimden mahrum kalmamdan çok daha büyük bir felaketti. Çünkü bu, dünyanın birkaç günlük kazancıydı ve tıpkı bir serap gibi, ortadan kaybolan bulutlar gibi bitmeye ve yok olmaya mahkûmdu. Bu olayların karşısında durdum batıl ortadan kayboldu yok oldu ve din yerinde kaldı.”[6]

İmam Hasan (a.s) da Muaviye’ye yazdığı mektupta şöyle söylemektedir: “Münafıkların ve diğer Arap hiziplerinin İslam’a darbe vurmalarından korktuğumuz için hakkımızı görmezden geldik.”[7]

Hatta Kur’an-ı Kerim’de de buyrulduğu üzere, kalben iman etmeyip zorla İslam’ı kabul eden bir grup içlerindeki nifakın bir gereği olarak Hz. Ali (a.s)’nin emir sahibi olma meselesini kabul etmemiş, daha Peygamber (s.a.a)’in hayatında bu konuya itiraz etmişlerdir. Tebersi, “İstekte bulunan biri gerçekleşecek olan bir azabı istedi” ayetinin tefsirinde İmam Sadık (a.s)’tan şöyle naklediyor:

“Gadir-i Hum olayından sonra Numan Bin Haris Fehri adında bir bedevi Hz. Peygamber (s.a.a)’in yanına geldi ve şöyle dedi: Emrettin, Allah’ın birliğine ve senin peygamberliğine şahadet ettik. Emrettin cihat, hac, oruç, namaz ve zekâtı kabul ettik. Bunlara razı olmadın şimdi de diyorsun ki, ben kimin mevlasıysam Ali’de onun mevlasıdır! Acaba bu senden mi yoksa Allah tarafından mı? Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: Kendisinden başka ilah olmayana yemin ederim ki, bu Allah tarafındandır. Numan Bin Haris döndü bir taraftan da kendi kendine Allah’ım eğer bu konu doğruysa gökten üzerimize taş yağdır dediği esnada gökyüzünden üzerine bir taş düştü ve öldü. Bu olay üzerine yukarıda zikredilen Mearic Suresi’nin birinci ayeti nazil oldu.”[8]

Bunların Sakife olayında da Kureyş’in yanında olduklarını görmekteyiz. Ebu Mihnef’in naklettiğine göre, Medine etrafından olan bir grup bedevi Arap alış-veriş yapmak için oraya gelmişler ve Allah Resulü (s.a.a)’nün vefatında da Medine’de bulunmuşlardı. Halkın Ebu Bekir’e biat etmelerini tahrik[9] hususunda fiziki bir etken olmuşlardı.

3-Peygamber Neslinin Korunması

Peygamber (s.a.a)’in asıl varisleri ve dinin gerçek koruyucuları Ehl-i Beyt (a.s)’tir. Onlar Kur’an’ın eşi,  Peygamber (s.a.a)’in çok kıymetli ikinci emaneti, dinin açıklayıcısıydılar. El değmemiş ve asil İslam’ı Peygamber (s.a.a)’den sonra halka göstermişlerdi. Onların yok olması, İslam’a vurulmuş, telafisi mümkün olmayan bir darbeydi. Müminlerin önderi şöyle buyuruyor: “Düşündüm ve gördüm ki o zamanlarda Ehl-i Beyt’imden başka bir yardımcım yok. Onların katledilmesini istemedim. [10]

Şia’nın Sakife’den Sonra Siyasi ve Ayni Yapılanması

Her ne kadar Sakife’nin şekillenmesiyle Ali (a.s) siyaset sahnesinden uzaklaşsa da, Sakife’den sonra Şiiler’den oluşan seçkin bir grup, özel bir siyasi duruş sergilemişler ve gerek ferdi ve gerekse toplu olarak Ali (a.s)’nin hakkaniyetini savunmuşlardır. İlk olarak Hz. Fatıma (s.a)’nın evinde toplanmışlar, biatten kaçınmışlar ve bu yüzden de Sakife’nin temsilcileri tarafından hücuma maruz kalmışlardır.[11] Ancak Ali (a.s) İslam’ın korunması için, onlarla sert diyaloglara girilmemesini, ilmi münazara ve müzakerelerle karşılık verilmesini istiyordu. Bera b. Azib naklediyor:

“Sakife olaylarından dolayı çok üzüntülüydüm. Akşam vakti Peygamber (s.a.a)’in mescidine gittim. Mikdat, Ubade b. Samit, Selman Farisi, Ebuzer, Huzeyfe ve Ebu’l-Heysem Bin Teyyihan’ın, Peygamber (s.a.a)’in vefatından sonra gerçekleşen olaylar hakkında konuştuklarını gördüm. Birlikte Ubeyy b. Kab’ın evine gittik. O, “Huzeyfe ne derse benim düşüncem de odur” dedi.[12]

Sonra Hz. Ali (a.s)’nin Şiaları Cuma günü Mescid-i Nebi’de Ebu Bekir’le münazara ederek Ebu Bekir; tartışmada yenilgiye uğrattılar. Tebersi naklediyor:

“Eban Bin Tağlib İmam Sadık (a.s)’a,“Sana feda olayım! Acaba Ebu Bekir Allah Resulü (s.a.a)’nün makamına oturunca kimse ona itiraz etmedi mi?” diye sorunca İmam cevabında şöyle buyurdu: Etmez olur mu? Halid Bin Sait, Selman Farisi, Ebuzer, Mikdad, Ammar, Bureyde Eslemi, Ebu’l-Heysem b. Teyyehan, Sehl b. Hanif, Osman b. Hanif, Huzeyme b. Sabit Zü’ş-Şahadeteyn, Übey b. Kab ve Ebu Eyüp Ensari[13] gibi Ensar’dan ve Muhacirler’den oluşan on iki kişi bu işe çare bulmak için bir yerde toplandılar. Bazıları “Mescide gidip Ebu Bekir’i minberden aşağı indirelim” dedi. Bazılarıysa bu görüşe karşıydı ve doğru bulmuyorlardı. Sonunda Hz. Ali (a.s)’nin huzuruna vardılar ve “gidip Ebu Bekir’i minberden indireceğiz” dediler. Bunun üzerine Hz. Ali (a.s) onlara şöyle buyurdu: Onlar sayıca çok fazla. Eğer sert davranır, söylediğiniz şeyi yaparsanız, onlar da size “biat edin yoksa sizi öldürürüz” derler. Siz gidin ve Allah Resulünden duyduklarınızı ona anlatın. Bu hücceti tamamlayacaktır. Bunun üzerine mescide gittiler. Konuşmaya ilk başlayan Halid b. Sait Emevi olmuş ve şöyle demiştir: Ey Ebu Bekir!  Sen Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in Beni Nadir Yahudileri ile savaşından sonra ne dediğini biliyorsun. O, şöyle buyurmuştu: “Bilin ve vasiyetimi ezberleyin Ali benden sonra size bıraktığım halifem ve yerime geçecek olan kimsedir. Allah’ım bana böyle emretti.”Sonra Selman kalktı ve farsça olarak şu meşhur sözü söyledi: “Kerdîd, nekerdîd” (Peygamber vasiyetinde bildirdiği halde halifeyi tayin ettiniz ama doğru bir iş yapmadınız.) Onlar delillerini açıkladıktan sonra Ebu Bekir minberden indi, evine gitti ve üç gün çıkmadı. Sonunda Halid b. Velid, Salim Mevla Ebu Huzeyfe ve Muaz b. Cebel kalabalık bir grupla Ebu Bekir’in evine geldiler ve onu cesaretlendirdiler. Ömer bu grupla birlikte mescidin kapısına gelerek şöyle dedi: Ey Şiiler ve Ali’nin dostları, eğer bir daha böyle konuşmalar yapacak olursanız, başlarınızı uçururum.”[14]

Yine Hz. Peygamber vefat ettiğinde Halit b. Sait, kardeşleri Eban ve Ömer gibi memuriyet dolaysıyla dışarıda bulunan bir grup Şii sahabe, döndüklerinde Ebu Bekir’e itiraz etmişlerdir. Bu üç kardeş itirazlarının göstergesi olarak zekât toplamak olan görevlerine devam etmemişler ve şöyle demişlerdir: “Biz Peygamber’den sonra kimse için çalışmayacağız.”[15]

Halit b. Sait, Hz. Ali (a.s)’ye şöyle demiştir: “Gel sana biat edeyim çünkü sen Muhammed’in (s.a.a) yerine en layık olan kimsesin.”[16]

Diğer üç halifenin yirmi beş yıllık hilafetleri süresince Şii sahabeler Hz. Ali (a.s)’yi Müminlerin gerçek önderi diye tanıtmışlardır. Abdullah b. Mesut şöyle diyor:

“Tıpkı Kur’an-ı Kerim’in buyurduğu gibi imamlar dört tanedir. Bunlar Âdem, Davut, Harun ve Ali’dir.”[17]

Huzeyfe’de şöyle diyordu:

“Kim Müminlerin gerçek önderini tanımak istiyorsa Ali (a.s)’ye gitsin.”[18]

Peygamber (s.a.a)’in gazvelerinde Ensar’ın bayraktarı olan Haris b. Hazrec, Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in Hz. Ali (a.s)’ye şöyle buyurduğunu naklediyor: “Göklerin sakinleri seni Emire’l-Müminin (Müminlerin önderi) olarak adlandırdılar.” Yakubi şöyle yazıyor:

“Ömer’in tavsiye ettiği altı kişilik şuradan ve Osman’ın seçilmesinden sonra bir grup Ali (a.s)’ye meyletmiş ve Osman’ın aleyhinde konuşuyorlardı. Bir şahıs şöyle naklediyor: Mescide girdim, diz çöküp oturmuş birini gördüm. Sanki bütün dünya onunmuş da elinden almışlar gibi bir hali vardı. Halka şöyle diyordu: Hayret ediyorum, Kureyş, ilk mümin, Allah Resulü (s.a.a)’nün amcaoğlu, halkın Allah’ın dini hususunda en bilgesi, en fakihi, dosdoğru yolu en iyi göreni kendi içlerinde olduğu halde, Peygamber ailesini hilafetten nasıl olur da uzak tutarlar. Allah’a yemin ederim hilafeti; hidayetçi, aynı zamanda hidayet olmuş, masum ve seçkin bir İmam’dan aldılar. Hedefleri ümmeti düzeltmek ve dindarlık değil, ahiret karşılığında dünyayı elde etmekti.” Ravi şöyle devam ediyor. “Yaklaştım ve şöyle sordum: Allah sana merhamet etsin sen kimsin ve bu bahsettiğin şahıs kimdir? Bana şöyle cevap verdi: Ben Mikdat b. Amr, bahsettiğim bu şahıs da Ali b. Ebi Talip’tir (a.s).” Dedim ki: “Sen kıyam et, bende sana yardım edeyim.” Mikdat şöyle dedi: “Evladım bu birkaç kişinin üstesinden gelebileceği bir iş değil.”[19]

Ebuzer Gaffari’de Osman’ın hilafeti döneminde Mescidü’n-Nebi’nin kapısında durur ve şöyle söylerdi:

“Beni tanıyan tanır. Tanımayanlar da bilsin ki ben Cündeb b. Cunade, Ebuzer Gaffari’yim… Muhammed (s.a.a) [20] Âdem’in ilminin ve bütün peygamberlerin sahip oldukları faziletlerin sahibidir ve Ali b. Ebi Talip (a.s) Peygamber (s.a.a)’in yerine bıraktığı ve onun ilminin varisi olan şahsiyettir. Ey Peygamber’den sonra şaşkın ve derbeder olan ümmet! Haberdar olun eğer Allah’ın öncü karar kıldığını öncü bilip, hükümet etme işini Peygamberiniz’in Ehl-i Beyt’ine bıraksaydınız, üstünüzden ve altınızdan nimetler yağardı. Allah’ın Kitabı ve Peygamberiniz’in sünnetinde istediğiniz her konunun ilmini onların yanında bulurdunuz. Oysa siz böyle yapmadınız, çekin yaptıklarınızın sonucunu.”

Evet, Şia camiası ve teşekkülü ilk olarak Peygamber Efendimiz (s.a.a)’in çok kıymetli sahabelerinden oluşmuştur ve Şiilik, Şii Sahabeler yoluyla sonraki nesil yani, Tabiine ulaşmıştır. Osman’ın hükümetinin sonunda siyasi ortamın Hz. Ali (a.s)’nin hilafeti için hazır olması da onların çabalarının bir eseridir.

————————————-
[1]- Nehcü’l-Belağa Şerhi, İbn Eb’il Hadid, c.6, s.13 (Hicrî 1379 basımı)

[2]- Nehcü’l-Belağa, Feyzü’l-İslâm, 3. hutbe, s.37-43

[3]- el-Kâmil, İbn Esir, c.2, s.326 (Hicrî 1385 basımı)

[4]– Feyzü’l-İslam; Abdulbaki Gölpınarlı. Nehcü’l-Belağa, Şıkşıkıyye Hutbesi.

[5]– İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehcü’l-Belağa, Darü’l-Ceyl, Beyrut, birinci baskı, h.1457, c.1, s.308.

[6]– Feyzü’l-İslam, 62. mektup.

[7]– Ebu’l-Ferac İsfahani. Mekatilü’t-Talibiyyin, Menşuratü’ş-Şerifi’r-Razi, Kum, h.1416, s.65.

[8]– Mecmaü’l-Beyan, Darü’l-Marife li’t-Tabaat-i ve’n-Neşr-i, ikinci baskı, h.1408, c.10, s.530.

[9]– Şeyh Müfit, Ahmet b. Muhammed b. Numan. El-Cemel, Mektebetü’l-A’lami’l-İslami, Merkezü’n-Neşr, s.118,119.

[10]– Nehcü’l-Belağa. Feyzü’l-İslam, 26. hutbe.

[11]– İbn-i Vazih. Tarih-ü Yakubi, Menşuratü’ş-Şerifi’r-Razi, Kum, h.1414, c.2, s.126.

[12]– İbn-i Ebi’l-Hadid. Şerh-u Nehcü’l-Belağa, Dar-ü İhyai’t Turasi’l-Arabî, Beyrut, c.2, s.51.

[13]– Kabri İstanbul’dadır. (Çev.)

[14]– Tabersi, Ebi Mansur Ahmet b. Ali b. Ebi Talip. El-İhticac, İntişarat-i Usve, c.1, s.186-200.

[15]– İbn-i Esir, İzzettin Ebi’l-Hasan Ali b. Ebi’l-Kiram. Üsdü’l-Ğabe fi Marifeti’s-Sahabe, Dar-ü İhyai’t-Turasi’l-Arabî, Beyrut, (tarihsiz), c.2, s.83.

[16]– İbn-i Vazih. Tarih-ü Yakubi, Menşurat-ü Müesseseti’l-A’lemi li’l-Matbuat, Beyrut, birinci baskı, h.1413, c.2, s.11.

[17]– (Bakara) 30. Ayet, Hz. Âdem Hakkında, (Sad) 26. Ayet, Hz. Davut Hakkında, (Araf) 142. ayet Hz. Musa Hakkında, (Nur) 55. ayet Hz. Ali Hakkındadır. İbn-i Şehraşub. Menakib-u Âl-i Ebi Talip, Darü’l-Adva, Beyrut, h.1405, c.3, s.115.

[18]– Belazuri, Ahmet b. Yahya. Ensabü’l-Eşraf, Menşurat-ü Müesseseti’l-A’lemi li’l-Matbuat, Beyrut, h.1394, c.3, s.115.

[19]– İbn-i Vazih. Tarih-ü Yakubi, s.57.

[20]– a.g.e, s.67.

Bunları da beğenebilirsin Diğer Yazılar