Kars Ehlibeyt

  • Oturum Aç
  • Kayıt Ol
    Kayıt
    Yıldız işareti (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.
    İsim: *
    Kullanıcı Adı: *
    e-Posta: *
    Şifre: *
    Şifre Tekrarı: *
  • Arama Yap
Font Boyutu
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
ANASAYFA arrow HÜSEYİN BEHİŞTİ arrow Ali'nin yokluğunda...
Ali'nin yokluğunda... PDF Yazdır e-Posta
Image
Hamd önde de sonda da Allah’adır(a.c)
Allah’ın salât ve selamı, yarattıkları içinde en güzeli, sırrının koruyucusu, ilmin sahibi, güzel ahlakın en büyüğüyle donatılmış, âlemlere rahmet, Hatem’ul Enbiya Hz. Resul Muhammed Mustafa’ya ve onun ilmi miras alan, kullukta öne geçmiş, yeryüzünün adaletle dolacağı güne kadar hizmet edecek olan, Allah’ın eliyle tertemiz pak kılınmış Ehl-i Beyt’ine olsun.
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırız.

Beni yarınlarda görecek, yarınlarıma da şahit olacaksınız, bilmediğiniz özellikleri o zaman aşikâr olacak size. Ben aranızdan ayrılınca yerimi başkası aldığında tanıyacaksınız aslında beni.(Hz. Ali a.s Nehc’ül Belaga)

Mukaddime
Her topluluğun yaşanmışlıkları ve hatıraları vardır. Bu kaçınılmaz olarak her insana aittir ve aynı zamanda bir de ortak bir tarihçe vardır ortada. Bilimselleştiğinde buna kronoloji diyenler de vardır milletler tarihi ele alındığında. Ancak bir Müslüman kitle olan bizler için Kartezyen mantığın ürünü olan böylesi şeylerin bir anlamı yoktur. Bizlerin bütüncü olmayı ve bununla birlikte böl-parçala-yönet sistemlerin bir getirisi olarak oluşacak olan senevîliğe/düalizme de ihtiyacı yoktur. Hatta böylesi bir olguyu bizden bilmek de gerçekten büyük bir yanlıştır. Çünkü senevîlik, diyalektik doğurur ve böylesi bir ortamda diyalektiğin Kuran ile bağdaşmayacağı da çok açıktır. Öyle ki bu Kartezyen mantığı Kuran’a uygulamaya çabalayan bazı arkadaşlarımız Kuran’ı da bölerek tartışmak ve kendi mantıklarında Kuran’ı da bir Descartes’cı yorumun muhatabı haline getirmek istemektedirler. Bunun sebebi de koca bir ütopyacılığa sahip olmalarındandır. Onlar da bir Ürdün’lü yazarın altını çizerek söylediği gibi “İslam’ın toplumlaşmadan, sosyalleşmeden uzak olduğu” gibi bir düşünceden kendilerini alamamışlardır. Ancak böylesi bir şeyin imkânsızlığı ortadadır. Tüm bu düşüncelerini savunurken İslam’ın kanunlarıyla beslenen İslam toplumunun dimdik ayakta olup, her geçen gün de güçlendiği gerçeğini nasıl analiz edeceklerdir acaba. Bence edemeyeceklerdir. Çünkü belirttiğim gibi onlar başa bela bir düşüncenin ana-muhataplarıdırlar: Ütopyacılık. Kurmaca dünyalarında kurmaca bir İslam yaratma çabaları onları çıkmaza sürüklemiş ve senevîliğin çöplüğüne atmıştır.
Muhammed Arkoun, Abdulkerim Suruş ve bunun yanında İranlı birkaç yazarın dillendirme cüretini gösterdikleri Kuran’ın Kartezyen yorumla incelenmesi sorunsalına yazımızın ileriki bölümlerinde değineceğimizi belirterek böylesi bir yazıyı neden kalem aldığımız sorusunu sizlerin kafalarından silmeye çalışalım.
Ali - a.s - İslam ümmetinin vahdet çıkmazının kilit noktasındadır ve Onsuz bir İslam’ın düşünülemezliği ortadadır. Öyle ki Ali’nin - a.s – yokluğunda dahi çekişen iki kitlenin arası yine Ali a.s sayesinde düzelmiştir. O daha yazımızın başında alıntıladığımız sözlerinde bu gerçeği açık ediyor ve O’nun gerçekliğine yalnızca Ondan sonra ulaşabileceğimizi bizlere söylüyor. İşte biz bu makalede İmam’ın –a.s- İslamî vahdete sağlayacağı katkıyı, İmam’ın hakkının verilmediği ve O’nun yokluğunda İslam’da baş gösteren ütopyacılık sorunsalını ele alacak ve son söz olarak da “İslam Islah mı Edilmeli” başlıklı makalede de kısaca değindiğimiz bir konunun İmam Ali söylemindeki karşılığında yani İslamî düşüncenin ihyası sorunsalına değineceğiz. Umarız Allah bizlere güç verir ve böylesi bir görevi ifa ederiz.
1. Ali: İslamî Vahdetin Temel Taşı
1.1 – Konuya Giriş
Bugün İslam’ın en büyük sıkıntılarından biri vahdettir. İslam ümmeti bir haset ortamının içerisine düşmüş ve belli bir kitle dışında kimse bu düzenin sarsılması, yerine vahit bir İslam’ın gerçekleştirilmesi için şu son döneme kadar çalışmamıştır. Öyle ki bazıları İslam kitlelerin birbirlerine düşman olması için çabalamış ve birbirlerini Batı işbirlikçisi olarak tanıtmıştır. Öyle ki bu konuya Üstat Mutahharî, “El-Gadr ve Onun İslam Vahdetine Uygunluğu”(1) başlıklı makalesinde bu konuya kısaca da olsa değinmiş ve şöyle demiştir: “Bazıları Şia’ların diğer mektep Müslüman’larının Ruslar tarafından yenilmesini sevinçle karşıladıklarını söylemektedirler. Bu gibi asılsız yargılar Muhammed Rıza gibiler tarafından öne sürülür ancak”(2). İşte böylesi bir ortamda insanların aklına neden bu karmaşa, neden bu ayrılık gibi sorular çalınmaktadır. Fakat elbette burada genişçe bu konulara giremeyecek olsak da bazı noktaların önemle altını çizmek gerekir. Özellikle bu konuda eşsiz yargıları bulunan Merhum Allame Tabatabaî’nin yorumlarının yanı sıra bizlerin de bu yargılardan habersiz olan okuyucuya yazının bütünlüğüne katkıda bulunacağını düşündüğümüz birkaç mevzuu anlatmamız gerekmektedir. Ve böylece neden İslamî ayrışmanın çözümünün yine İmam’da olduğuna ait delilleri de sağlamlaştırmış olacağız.
1.2 – İslam Tarihine Bağımsız Gözlerle Bakmak(3)
Sadr-ı İslam(4) döneminde yaşanan birçok olaylar vardır. Öyle ki bunlar bu makale dizisinin ilk yazısı olan bu yazıda dillendirdiklerimizin yanında bundan sonraki makalelerde söz konusu edeceğimiz esef verici şeylerdir(5). Bu dönem olguların iç içe yaşandığı bir dönem ve İslam ümmetinin İslam’dan soyutlandığı dönemdir. Bu dönemin özetini geçmemiz gerekirse şöyle başlamak gerekir:
Hz. Resul’ün – s.a.a – ölümünün hemen peşine yapılan halifelik seçiminin ardından Ebu Bekir seçilmiş ve kendi yöntemini açık etmiştir: “Ben Hz. Resul’ün(s.a.a) yerine geçmiş olanım. Resul bugüne kadar her şeyi vahiy yoluyla anlattı ancak bugün vahiy kapısı kapalıdır ve bizler de bundan sonra kendi görüşlerimize dayanarak yönetimi ele alacağız. Yine de bir yanlışımız olursa uyarın bizi”. Bu sözler ilk duyan için çok saf ve temiz görünse de daha sonralarda bu cümlelerin nasıl bir sonuç doğuracağı ortaya çıkacaktı. Bu cümlelerde ne denmek isteniyordu acaba?
Ebu Bekir, “biz kendi görüşümüzle içtihat ederiz” diyordu, bunda ne gibi bir sakınca olabilirdi ki? Vahiy yolu kapandığından dolayı her müçtehit kendi reyiyle içtihat etmeyecek miydi? Buraya kadar mantıklı görünse de çok büyük sıkıntılar vardır bu sözlerde. Öyle ki Ebu Bekir’in uygulamalarında bu kendini net olarak gösterecek ve Malik’i öldürüp, aynı gece de karısıyla yatan Halid bin Velid için Ömer bin Hattab had uygulanmasını isteyecek, ancak Ebu Bekir, “Halid Allah’ın kınından çıkmış kılıcıdır, ben onu yerine sokamam” diyerek bu suçu cezasız bırakacaktır. Fakat kimse de böylesi bir şeye ses çıkaramayacaktır. Neden mi? Çünkü sahabe konusunda daha ilk günden ileride yapılacak hataları örtmek üzere uydurulan “sahabem gökteki yıldızlar…” ve “sahabeler müçtehittirler…”(6) gibi hadisler dolayısıyla diğer insanlar da susacaklardır. Şunu açıkça belirtmem gerekiyor ki burada sorunumuz birilerini karalamak ya da birilerinin üzerinden siyaset yürütmek değildir ancak insaflı Müslüman’lar olarak bazı konuları tarihsel gerçekliklerinde tartışmayı istemek de sanıyoruz kınanmalara yol açacak bir şey değildir.
Daha sonra bu “reye göre içtihat” mevzuu 2. Halife Ömer döneminde daha büyük boyutlara erişecek ve sünnetin tahrifi gibi bir konu gündeme gelecektir. Sünnet ve tefsirin tahrifi öylesine basitleşecektir ki, temettü hacı ve geçici nikâh gibi konularda Halife Ömer, açıkça “ Allah bazı şeyleri Resul’üne (s.a.a) helal, bazı şeyleri haram kılıyordu, siz temettü hacıyla ilgili ayetin ilk kısmına bakıp öyle amel edin, son kısmına – Hz. Resul’ün(s.a.a) ameline – karışmayın” diyecektir. Böylece insanları Resul’ün(s.a.a) sünnetinden nehy edecek ve kendi sünnetine davet edecektir. Ezanın babında değişiklikler yapacaktır. Öyle ki, İbn-i Abbas’ın “Acı Perşembe” olarak adlandırdığı hadiste de, Allah Resul’üne(s.a.a) “Bu adam sayıklıyor, bize Allah’ın Kuran’ı yeter” diyerek düşüncesini açık edecektir. Fakat daha önceden Allah Resul’ünün(s.a.a) “Size iki büyük emanet bırakıyorum…” diye buyurduğunu duyan bu insan nasıl olur böyle konuşabilmiştir?(7) Böylesi bir sorudan ziyade görülmesi gereken tam olarak da İslam’ın tahrifi ve İslamî dünya görüşünün yok edilişidir.
“Reyle içtihat” 3. Halife Osman döneminde de devam etmiştir. Ancak onun dönemi daha farklı şeylerin de sahnelendiği dönemdir. Bu dönemde artık İslam bir hanedanlığa(8) yani Emevi hanedanlığına dönüşmeye başlamıştır. Herkese adil dağıtılan Beyt’ül Mal artık Ümeyyeoğlullarının tekeli altına girmiştir. Ve bir tekelleşme ve doğal olarak da bir hanedanlaşma başlamıştır. Tüm bu duruma karşı bazı insaflı sahabeler dışında ses çıkaran olmamış ve İslam’ın sağlamak istediği tabakasız toplum düzenini Halife Osman ve Ümeyyeoğulları yıkmışlardır.
Muaviye döneminde artık her şey çizgisinden çıkmış ve Emevi hanedanı kendi düşüncelerini hayata geçirmek için İslam’ı kullanmaya başlamışladır.
İlk üç halife döneminde İslamî düzenin bozulmasının ve ileriki bölümlerde bahsedeceğimiz İslamî ütopyacılığın baş göstermesinin ana-nedenlerinden biri de hadis nakletmenin yasak olmasıdır. 1. Halife döneminde sahabelerin hadis nakletmeleri yasaklanmış olsa da, 2. Halife döneminde insanlar tamamen men edilmişlerdir. Osman döneminde ise artık sahte hadis olayı baş göstermiş ve Hz. Resul’ün(s.a.a) mübarek sözleri üzerinden kazanç sağlanmaya başlanmıştır(9).
Emevi hanedanının(10) ortaya çıkmasıyla İslam’ın bazı konuları batına, bazı konuları zahire göre değerlendirilmeye başlanmıştır. Bunun yanında sünnetin ve hadisin tahrifi doğal olarak kıyas ve icmanın yollarını açmış ve böylece İslamî dünya görüşü tüm etkinliği yitirmiştir(11).
Emevilerin toplum içerisinde açtıkları gedik ister istemez toplumu da bazı noktalarda sorgulamaya itmiştir. Bunun yanında ganimet, cariye… gibi nedenlerle yapılan toprak için cihatlar sonucunda İslam’a girmek isteyen gayri-Müslimlerin İslam’a yönelttikleri sorular karşısında bunalan insanların yanıt verme sıkıntısı güderek, kelam ilmini kurmaları. Derken İslam’a felsefenin ve doğal olarak da Yunan düşüncesinin girmesi(12).
Bu böyle devam ederken evvel vakitte gelişen Kerbela vakıası Emevilerin insanlar arasındaki güvenilirliğini de sarsmış ve hanedan sallanmaya başlamıştır. Böylesi bir ortamda “Ali ve evlatlarının hakkı söylemi”ni bayraklaştıran Abbasiler, Emevi hükümetini yıkmış ve kendi hanedanlıklarını “Muhammed ve Al-i Muhammed” nidaları eşliğinde kurmuşlardır(13). Peki, Ali ve evlatlarının hakkı diye başlayan bir kıyam neden Ali’nin evlatları olan 5. ve 6. İmamları dışarıda bırakmıştır? Bu da üzerinde düşünülmesi gereken bir noktadır. Yine de siyasi söylemlerin uyuşmaması gibi bir yanıt gerçekten çok basit kalacaktır. Burada bir İslam tarihi etüdü yapıyor olmadığımız için bu konunun da içine fazla girmeyecek ve sorunun yanıtını siz okuyuculara bırakacağım(14).
Abbasilerin yürüttükleri devletin bekası politikası İslamî yorumları kesinlikle zahire indirmiştir. Öyle ki İslam halifesinin evvelden de bahsettiğimiz dokunulmazlığı, hanedana dönüşen devletin yıkılmaması için dini kullanmaktan başka bir çare göstermiyordu. Böylesi bir ortamda da Şia’nın yaşaması imkânsızlaşıyordu. Öyle ki Emevi döneminde kırıma uğrayan Şia, Abbasi döneminde de büyük baskılar altında kalınca kendi duruşunu korumak için hadis ve sünnetin canlılığını bir sonraki çağlara aktarmak için sürekli yazma yoluna gitmiş ve yeraltına çekilmiştir. Bu aşamada manevi ortamı kurmuş ve derken İmam’ının(a.f) gaybete çekildiği gerçeğini de kabullenince manevi ilimlerdeki gelişmeyi sağlamaya daha da koyulmuştur. Öyle ki Sünni ya da Şia tüm tasavvufi mekteplerin ilk kaynakları Şia’dır(15). Ve Şiaların bu duruşları onların İslam’ın tahrif edilişinden en az zararla çıkmalarını sağlamıştır.
Abbasilerin hanedanının açtığı kapanmaz yaralar, İslam’ı halifelik makamının devletten devlete kol gezdiği dönemde deyim yerindeyse İslam’sızlaştırmıştır.
1.3. Ali Vahdete Giden Yoldur
Bugün İslam’ı çepeçevre saran batıcılık ateşi her geçen an bizleri taciz etmekte ve bizlere gerçekten karşı konulmaz bir şekilde değişmemiz gerektiğini salık vermektedir. Ancak İslam’ın tüm kitlelerinin de bu davete kayıtsız kaldığını söyleyemeyiz. Aksine İslam genel bütünlük içerisinde batıcılığın kollarına atlamış durumdadır. Böylesi bir durumda olmamızın kökleri de elbette yukarıda kısaca değindiğimiz tarihi mevzulara dayanır. Bir de konunun tikel düzlemde ele alınmasında daha geniş şeyler ortaya çıkacaktır. Yani felsefi, iktisadi, fıkhi vd… konularda yapılacak parçacı araştırmalar konunun içerisine daha fazla girilmesini sağlayacaktır. Yine de İslam’ın birkaç yönden etüdünü yaptığımız bir önceki bölümde okuyucumuzu derkenar denilebilecek verilerle beslediğimize inanıyoruz.
İslam’ı çepçevre saran batıcılık illeti İslam içerisinde ıslah hareketlerini kitlesel olarak imkânsızlaştırmış görünüyor. Öyle ki birisi bir ıslah hareketine başladığında artık modern baltalama adını verebileceğimiz bir sistem derhal onu medeniyetsizlikle suçluyor. İnsanlar bir aşağılık kompleksinin içerisine girmiş durumda(16). Gerçekten hayali olarak yaşanan bir İslam söz konusu bugün İslam ümmetinin genelinde. Ütopya tamamen bizleri sarmalamış. İslam-toplum karşıtlığı Kuranlarımızda varmış gibi davranmaktayız. Bunun yanında Kuranî verilerin akla-uygunluğu tartışılmadan direkt olarak akıl-dışı ilan edilmişler. Bazı A’raf aydını diyebileceğimiz, kendilerini sürgün olarak tanıtan ancak bana göre hiçbir ontolojik tipe ait olmayan insanlar sürekli İslam ve dünya karşıtlığından dem vurup şarkiyatçılık-garbiyatçılık düzleminde konuşarak halkın beynini bulandırmaktalar(17). Bunun yanında İslam mezhepçiliği almış başını giderken mezhep mevzunun da içi boşaltılarak modern bir meta haline getiriliyor. Kısacası İslam’ın içi boşaltıp Ütopik İslam ortaya çıkarılıyor ve adına da Ilımlı ya da Modern İslam(18) deniyor. Tüm söylemleri ortaya atanlar bile konuştuklarına inanmıyorlar. Söylemleri ortaya atan da yok. Avrupa’nın ortaçağda yakalandığı hastalığa bizleri de bulaştırdılar: Obskürantizm(19). İslam büyük bir çıkmaz içine girmiş ve herkes İslam’dan başka bir şey anlıyor olup, dünyalarımız post-modern denilen bir devrimin ana-muhatabı olmuşken birileri çıkıp vahdetten dem vurmaya başlamış bugünlerde. Gerçekten büyük bir söylem: Vahdet!
Yukarıda kısaca da olsa anlattığımız tarihsel arka-plan bizlere gösteriyor ki bugünkü batılılaşma hastalığımız bir tesadüf değildir. Tesadüf zaten imkânsızdır ve sebep-sonuç ilişkisine dayalıdır her şey. Bu halimizin sebepleri de İslam tarihinin çevirmekten aşınmasına rağmen bir türlü anlaşılmamış sayfalarında yatmaktadır. Ve bugün vahdet hülyalarının kurulmasına rağmen bir yol almak için çok büyük çabalar harcanması gerekmesi de o tarihsel arka-planın bir ürünüdür. Peki, imkânsız mıdır vahdet?
Vahdet, tevhitten gelir. Tek olmaya işaret eder, tekleşmek, birleşmek, birbirinin içinde erimektir bir yerde. Yani tek akılda olmak, tek ruhta, tek vücutta olmaktır. Ama İslamî vahdet için böylesi bir tanımın yapılması mümkün değildir(20). Bu yüzden bizler bugün İslamî vahdeti gerçekten geri dönülmez yollara düşen bu ümmet için bir çıkış kapısı görürken farklı tanımlar yapıyoruz. O zaman nasıl bir vahdet yorumu yapmalıyız? Öyle bir vahdet tanımı yapmalıyız ki hiçbir fırkayı incitmemeli ve hiçbir fırkanın değerlerine saygısızlık etmemelidir. O zaman bu vahdet Ali’den –a.s– başkası olamayacaktır. Çünkü o tüm herkesin kalbinde Resul-u Ekrem – s.a.a – ile birlikte yer etmiş gerçek bir insandır. Onun gerçekliği, insanların paslanmış kalplerini dahi yumuşatmasında yatmaktadır. Onda insana ait her güzellik vardır ve güzele doğru hareket eden birinin vahdet tanımı içerisinde her zaman Ali olacaktır. İslam’ın vahdet tanımında Ali’nin olmazsa olmaz konumu bizlere şöyle bir soru sormamızın gerekli olduğunu hatırlatıyor: “Ali olmalı ama hangi Ali?” Elbette burada mezhebi ayrıklara dokundurmalar yapmayacağız. Ali’nin vahdetteki konumu kesinlikle İmamet müessesindeki Emir Sahibi ya da Kitap Bilgisine Haiz Olan gibi sıfatlardan gelmeyecektir. Ali’nin vahdetteki yeri sevgi, birleştiricilik, aşk, maneviyat, züht gibi olgulardan ileri gelmektedir. Öyle ki vahdet, dünya görüşünde, kültürde, medeniyetleşmede, dini esaslarda, savaşta ve barışta olacaktır. Ve bunlarda vahdetin tek ortak noktası Ali’dir. Ali’nin vahdeti Sadr-ı İslam döneminde de kendini göstermiştir. Ve Ehl-i Beyt’in diğer İmamlarının döneminde de vahdetçi tutum kendini göstermiştir. Öyle ki bir önceki bölümde değindiğimiz gibi tasavvufi oluşumlar hep İmamların(a.s) öğrenciliğini yapanlar – Şia’ya ya da Sünni – tarafından desteklenmiştir. İmamlar(a.s) ilim meclislerinde Şia ya da Sünni ayırmadan ilim isteyenlere ilmi bağışlamışlardır. İşte bu Ali’ye ait bir vahdettir ve bugün İslam ümmetin çıkmaza düştüğü nokta da Ali’nin yokluğudur.
2. Ali’nin Yokluğunda İslamî Ütopyacılık
Vahdetin imkânsızlaştığı, batılılaşma mefhumunun bizleri çepçevre sardığı, lafızların içlerinin boşaltıldığı bir devirde yaşıyoruz. İslam ümmetini oluşturan insanlar İslam’ın temel kaidelerinden uzak yaşıyorlar(21). Yaşamayı bıraktıkları İslam onların yüceliğine işaret ederken onlar sürekli yüceliklerini bir maddecilikte arıyorlar.
Henry Corbin’in bir Ürdünlü aydınla yazışmasından alıntılar yaptığı bir yazıda, Ürdünlü aydının şöyle dediğini aktarıyordu: “Müslüman olmak istiyorum ama Müslüman olunca da toplumsallaşamayacağımı fark ediyorum. Böylece Müslüman olmanın toplumsallaşmanın zıttı olduğunu görüyorum”. Bu gerçekten cesurca bir itiraftır. Çokları bu itirafı bile yapamadan iki arada bir derede kalıp ölüyorlar. Ancak İslam Ümmetinin bakışı budur bugün. Şia ya da Sünni ayırt etmeden büyük bir kitlenin durumunun bu olduğunu söylemeliyiz. Maneviyatlarını öldürmüş, İslam’ı zahire hapsedip, o hapsedişin peşine onu bir kör kuyuya atıp, derken maddeciliğin kollarına atlamıştır insanlar. “Hayatımızı sürdürmek için para kazanmalıyız” söylemleri herkesin dilinde bugün İslam ümmetinde. Ancak bunu öylesine söylüyorlar ki sanki İslam böylesi bir uğraşı haram kılmış gibi. İşte bir savunma mekanizması. Bu hal de ister istemez bir İslamcı materyalizm doğuruyor. Yani bir saçmalık, bir ütopya. Bu olacak bir şey değil biliyorum. İslamcı bir materyalizm olamaz. Ancak materyalizm sadece maddeye tapacak derecede bağlanmak değildir ki, materyalizm İslamî gerçekliğin dışında kalandır. İslamî ön-adına Kuranî mantıkla sahip olmayan her şey materyalisttir. Dönün de bakın dünyaya başka bir örneğini bulabilecek misiniz? İşte bu yüzden İslamî ütopyacılık Ali’nin yokluğunda aşikâr olmuştur(22).
Ali’siz kalan toplum maddeciliğin kucağına düşmüştür. İnsanlar yani Müslümanlar mal-mülk biriktirme derdine düşmüşler ve İslam’ın aşağıladığı bu edimi hayatlarının olmazsa olmazı haline getirmişlerdir. Öyle ki artık çözümler maddeci bir bakışla gerçekleşmektedir(23).
Bazı aydınların Kuran’ı Kartezyen mantıkla okumaları da bunu göstermiştir. Maddeciliğe gömülenler, ya İslam’da Hulul oluşturarak çözüm bulmaya çabaladılar ya da İslam’ı hermeunitik düzlemde ele alarak Kartezyen yorumlar getirmek istediler. Bunların hepsi de İslam’ın gerçekliğinin tahrif edilmesidir. Ve İslam’ın böylesi yorumları kabul etmesini beklemek ütopyacılığın ta kendisidir.
Ütopyacılık modernizmin dünyada açtığı bir gedik olsa da, İslam için daha büyük sorunlar yarattığı ortadadır. İslamî değerlerin içinin boşaltılmasının bir sonucu olarak doğan bu durum İslam ümmetinin saplandığı bir bataklığın ta kendisidir bugün. Bu çıkmaz-sokağın toplumbilimsel ve felsefi tahlilleri yapılmadığı sürece de İslam ümmetinin buradan çıkması zor görünüyor.

Sonuç veya İslamî Düşüncenin İhyası…

Post-modern hamlelerle sürekli günümüz dünyasının değerlerinin içleri boşaltılmakta ve insanlık yeniden obskürantizmin kucağına bırakılmaktadır. İslam ise geçen 15 asırlık süreç içerisinde genel hatlarıyla kendini koruyamamış ve gerçekliğinden uzaklaşmıştır(24). İslamî ütopyacılık bugün İslam ümmetinin gerçeğidir. Ve bundan kurtulmanın tek yolu ana-kaynaklara dönüş ve İslam’ı yeniden-inşa sürecine sokmaktır. İslamî düşüncenin ihyası böyle sağlanacaktır. İslamî kaynakların yeniden okunması, mezhebi taassubun yıkılıp her şeyin akli düzlemde tartışılması gerekmektedir. İslam böyle ihya edilecek ve kapanan gedikler doğru tarih okumaları, doğru İslamî yorumlar sayesinde sağlanacaktır.
Bunun yanında ütopyacılıktan kendini sıyırmış insanlar için de vahdet yok değildir aksine vahdeti aramak o insanlar için beyhude bir uğraştır. İslami mekteplerin halis akıl sahibi mensupları elbette vahdeti yaşıyorlardı ve yaşayacaklardır. Vahdetin genel manada imkânsızlığı ise ütopyacı Müslümanlar için geçerlidir.
Ali’nin varlığı İslam’ı diri tutmaya yarayacak bir birleşmenin kapısıdır. Ali gerçekten sahip olduğu fazilet ve insanlığa sunduğu hizmet açısından eşi bulunmaz bir kişiliktir. Ali’nin belagati, Ali’nin siyaseti, Ali’nin adaleti İslam ümmetinin ihtiyacı olan şeyin ta kendisidir. Bu yüzden Ali’nin göz ardı edilmesi İslamî düşkünlüğün yegâne sebebidir.
Günümüz dünyası Müslümanları gerçekliklerine yani “Aşkın Hikmetin” varlığına inanmadıkları sürece İslam’ın melekten üstün insanı ortaya çıkamayacaktır. Bunu yakalama yollarının tahlillerini de zaten konuştuk.

Ve Esselamu Aleykum ve Rahmetullahu ve Berakatuh

Notlar:

  Seyyid Muhammed Raşid Rıza yukarıda üstadın alıntıladığı yargıların sahibidir.

2 Al-Ghadir and Its Relevance to Islamic Unity, Mutaharri, M, Çeviri: Müjgan Celali, Al-Tavhid Dergisi, cilt:3 s:1-2 

3 Bu bölümün başlığını özellikle böyle seçtim. Çünkü insaf sahibi bir insanın böylesi yazılar yazarken bir mezhep taassubundan ziyade, merhum üstat Tabatabaî’nin de buyurduğu gibi kaynaklara eğilerek düşüncelerini söylemesi gerekir. Özellikle de nasıl ki İslam’da “icma”ya yer yoksa yy.lar süren tartışmaların sahnesi olan İslam tarihi üzerine konuşurken de rahmetli üstat Murtaza Asgari gibi icma ve kıyas yollarından kaçınıp insaflı davranmak ve benden evvel üstatlar böyle dedi, ben aksini söyleyemem mantığından kaçınmak gerekir.  

4 Sadr-ı İslam’dan kasıt Hz. Resul-ü Ekrem’den – s.a.a – sonra onun yerine geçen hulefa düzenidir. Yani Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’den oluşan süreçtir sadr-ı İslam. 

5 Elbette, aşırı Poliyannacı yazarlar, “Dünyaların en iyisi prensibine” uyarak bizlere neden her şeyin kötüsünü dillendiriyorsunuz, o kadar iyi şey yapılmışken neden kötüler gibi sorular yöneltebilirler. Elbette ki onların yanıtını da makalenin ileriki bölümlerinde İslamî ütopyacılığı anlatırken vereceğiz. Şunu da söylemek daha iyi olacaktır ki bizlerin bulunduğu durum onların ütopyacılıklarını temellendikleri insanların durumlarına hiç de benzememektedir. Öyle ki “Dünyaların en iyisi (Leibniz)” gibi bir söylemi geliştiren düşünce adamları bile daha sonraları kendi bataklıklarında çürümüşlerdir. Bizim durumumuz daha yazımızın başında dediğimiz gibi Kartezyen mantıkla anlatılacak bir olay örgüsüne haiz değildir. Velev ki olsun, bizler öylesi bir yorumlama düsturunu benimseyerek, kendi kutsalımızı, Hıristiyanlar gibi bir çıkmaza sokamayız. Öyle ki bir sonra ki makalemizde “İslam’da Hulul” başlıklı konuda bu konuları derinlemesine ele alacak ve siz saygı değer üstatlara bu konuda görüşlerimizi bildireceğiz.   

6 “Sahabem gökteki yıldızlar gibidir, hangisine tutunursanız bana ulaşırsınız”, “Sahabelerin hepsi müçtehittirler, onlar yanlış yapsalar da onlara ecir vardır”. Ancak çok ilginç bir nokta daha gözümüze çarpmaktadır ki, genelin sahabe olduğu bir toplumda bu kadar çok seslilik varken neden herkes böylesi hadislere göz yummuştur? Bunun yanında Ali’nin ve Fatıma’nın çığlıklarına neden kimse kulak kabartmamıştır. Öyle geliyor ki halifeliğin despotizme ve ne yazık ki İslam’ın imparatorluğa dönüşüm tarihi Hz. Resul’ün –s.a.a– ölümünün hemen peşine dayanmaktadır. Çünkü tarihin yazdıklarına göre, zekât vermekten çekinen kitleler ile savaşmak gibi şeyler de sahabenin sahabeye karşı yaptığı işlerdir. Bunun yanında Malik denilen kabile reisinin öldürülme olayı da tam da bu zekât vermeme bahsine dayanmaktadır. 

7 “Size iki büyük emanet bırakıyorum, Kuran ki o Allah’ın kitabıdır ve itretim olan Ehl-i Beyt’im. Bunlar Kevser havuzu başında bana kavuşuncaya kadar birbirinden ayrılmazlar. ” Bu hadis tüm muhaddislerin birçok sahabeden naklettikleri tevatür derecesinde bir hadistir. Peki, o zaman “bize Allah’ın kitabı yeter” de ne demektir? İşte buradaki mantık Üstat Tabatabaî’nin(r.a) de belirttiği gibi, Allah’ın kitabı varken Resul’üne ihtiyaç yoktur mantığıdır.

8 Bu konuda daha geniş bilgi için: Hilafet ve Saltanat, Ebul Ala El-Mevdudî, Hilal Yay, 2003,İst. 

9 Bu konunun etüdünü ileriki bölümlerde ele alacağız.

10 Mevdudi, a.g.e  

11 Bir sonraki makalede İslam Tarihi okumalarıyla batılılaşmanın kaçınılmazlığı konusuna değinirken bu aşamada gelişen kelam tarihi ve felsefe tarihi gibi konulara da değineceğiz.
12 Elbette burada anlatmak istediğimiz Emeviliğin İslam’da açtığı bariz sıkıntılardan bahsetmektir yoksa kelam ya da felsefeyle ilgili bir sorunumuz yoktur ki bir sonraki makalede bu konuları da enine boyuna ele alacağız.

13Tarihin bu bölümünün de özellikle okunmasından yanayım çünkü Abbasi dönemi batıcılık gibi bir şeyin de önünü açan İslam-toplumsallaşma ayrımının kuvvetlendiği ve hatta kök salmaya başladığı dönemdir.

14 İmam Cafer-i Sadık’ın(a.s)  da katıldığı bir toplantıda Hz. Hasan’ın torunu Muhammed’e kıyama bir kılıf uydurmak için ümmetin Mehdi’si sıfatıyla biat edilmesi önerilmiştir. Ancak İmam Cafer-i Sadık böylesi bir teklifi reddetmiş ve bu iki gurubun yakında düşman olacağını söyleyerek toplantıyı terk etmiştir. Bu mevzunun bir derkenar olarak konuya eğilen okuyucularımızın işine yarayacağı kanısındayım.

15 Belki birkaç istisna dışında tüm tasavvufi dergahlarda insanların dayanağı İmam Ali olmuştur. Bu fırkaların hepsi manevi ilerlemenin vesilesi olarak İmam Ali’yi bilmişlerdir. Bu konunun daha geniş incelemesini bir sonraki makalemizde yapacağız. 

16 İmam Humeyni(r.a) Kırk Hadis Şerhi başlıklı eşsiz eserinde toplumun komplekse düşmesinin sebebini hased olarak belirlemektedir ki bence İslam toplumunun içerisinde bulunduğu durumu alelade imlemektedir bu söylem. Ben de okuyucuma böylesi bir gözlemi yapmasını ve toplumsal kompleksin toplumsal hasedin karşılığı olduğunu görmesini tavsiye ediyorum. 

17 Herkes beğeniyle okuyor olduğunu iddia etse de benim aklıma bu örneklerden bir kaçı direkt geliyor: Edward Said, Amin Malouf, Mihail Nuayme vd…

18 Modern İslam söylemi gerçekten de İslam’ın içinin boşaltılması sürecinin açık bir imi.

19 Avrupa’da ortaçağda kilesinin bilgiyi yalnız asil sınıfa ait bir mefhummuş gibi tanıtıp insanlığı eğitimsizliğe, cahilliğe hapsettiği dönemde insanların bulunduğu duruma verilen addır. Peki, durumumuz bu tanıma uyuyor mu? Tanımlar anlatma ihtiyacından doğar ve her zaman değişebilirlerdir. Böylece obskürantizmin de tanımı değişmeye ihtiyaç duymadan günümüze uyarlanmıştır. Avrupa gerçek yüzünü medyanın batı düşüncesine bağlılığı sayesinde gizlerken batının televizyondaki yüzüne hayran olan Müslüman birey kesinlikle obskürantizm bataklığına saplanmıştır.  

20 İslamî vahdete böylesi bir tanım yapılamaz bugün. Hz. Resul(s.a.a) döneminde böylesi bir tanım yapılabilirdi ancak daha sonra 1. Halife döneminde dahi böylesi bir vahdetin düşünülmesi imkânsızdır. Çünkü İslamî vahdet adalet temellidir. Usul’ün adalet şartı tam da vahdeti korumanın ilk şartıdır. H.z Resul’ün(s.a.a) ölümüyle böylesi bir adalet kalmamıştır. Bu adaleti diriltmek isteyen İnkılâpçılar(a.s) yeryüzünde olsa da koltuk onlarda olmadığından sermaye ve erk kanunu gereğince bu adalet dirilememiş ve İslamî vahdet bir hayal olarak bugüne kadar gelmiştir. Bu(adaletin kaybı) fıtri meselelerle ilgili bir durumdur aslında çünkü Sadr-ı İslam’ın ilk başından itibaren zahiri İslam Bâtıni İslam’a başat gelmiş ve böylece de adalet yorumu yanlış yapılmıştır. Adalet aslında eşitlik ya da herhangi bir mefhum üzerinde toplanmayacak kadar insanîdir. Yani adalet baştan sona harekettir. Bu fıtridir ve cevherdeki harekette saklıdır. İnsan nasıl ki güzele doğru akması gerekiyorsa işte bu akışın bir şartı da adalettir. Ancak bu hareketin boyutundan haberdar olmak için manevi yönle maddi yönün çeşitli şekillerde yetiştirilmesi gerekir(Nefis tezkiyesi, ahlaki eğitim vd…). Ancak Sadr-ı İslam’ın ilk yılları bunu öldürmüştür ve bu böylece devam etmiştir. Derken gulat fırkaların doğuşu ve haricilerin doğuşu bu yorumsuzlukla sağlanmıştır. Adalet bir güzele hareket süreciyken, yalnız cevizin kabuğunu kemiren kitle hareketin akış yönünü değiştirmiş ve fıtri olanı(isyan) bir başka fıtri olana yeğlemiştir(itaat)

21 Bu “yaşıyorlar” söylemi yumuşatılmış bir deyiştir aslında. Aksine genel kaideler unutulmuş durumda. İslam şartlar ve farzlar başlıkları altında sayıya indirgenmiş ve içi-boşaltılmıştır. Hâlbuki kâğıda yazılmış İslam’ın şartı beştir gibi söylemler İslam’ın silikleştirilip tarih sahnesinde belli-belirsiz bir hal almasının sebeplerindendir. Öyle ki bu içi-boş şart-farz tabloları maddeci bir algılama sistemine sahip olan insanoğlunda yalnız ezberle geç gibi bir şey uyandırmış ve usul’ün hakikati yok edilmiştir. Böylece Allah unutulmuş ve çıkmaz sokağa girilmiştir. Allah’ın unutulması gerçeği de Seyyid Hüseyin Nasr’ın da deyimiyle, “dünyayı merkezsiz bir daireye döndürmüştür. Bu gerçeklik modernizmin ilkelerini kabul eden her topluğun gerçeğidir”.(Makaleler 1, Nasr,H,S,İnsan Yay, İst, 2007)

22 Elbette, burada anlattığımız ya da üzerine basarak vurguladığımız şey Marksist bir yorumun ürünü olan insanın tarihselliği gibi bir şey değildir. Burada vurguladığımız şey, tarihsel arka-planın çok açık bir şekilde gösterdiği gerçekliktir. Hilafet seçimi Ali’yi İslam ümmetinin dışına itmiş. Küçük bir toplulukla baş başa bırakmış ve yirmi beş sene İslam’ı Âli’siz bırakmıştır. Böylece, İslam ümmeti Ali’nin kısa hilafet döneminde de onun gerçekliğine ulaşamamış ve ümmet Âli’siz kalmıştır. Bu yüzden batıcılık illetini de bu konuya bağladım.  

23 Bu maddeciliğin altında altını çizerek tekrarlamak isterim ki; değerlerin içinin boşaltılması yani daha açık ifadeyle İslam’ın Allah’sızlaştırılması yatar. Bu maddeci söylem Allah’sız bir inkılâp hedefler. Çünkü İslam ona göre toplumsallaşmaya aykırıdır. Böylesi bir ıslah da insanın kötülüklerini(nefsini) göz ardı eder ve güzele ulaşmayı Allah’sız hedefler. Bu da ütopyanın özüdür. İmkânsızlık…

24 Genel olarak diyorum çünkü gerçekten Şia kitle içerisinde İslamî gerçekliği sahiplenen bir topluluk halen vardır bunun yanından son dönemde Sünni kitleden de böylesi hamleleri yapan insanlar görmekteyiz ancak Sünnilik tarihsel süreçte Şialıktan çok daha fazla tahrif edildiği için İslamî gerçekliği yakalaması uzun bir zaman alacaktır. 

 
< Önceki   Sonraki >

Duyurular:

Değerli site ziyaretcileri...

Sitemizin bütün bölümlerine erişmeniz için mutlaka üye olmanız gerekmektedir.

Ücretsiz Üyelik işleminizi yaparak :

Yardımlar Listesine,Sohbet Bölümüne,Soru ve cevap Bölümüne ve sadece üyelere açık olan bütün bölümlere ulaşabilirsiniz.

Üye olmanızı önemle rica ederiz.

Camimize Aşağıdaki Bankalar Aracılığıyla Bağış Yapabilirsiniz.

Yapı kredi Bankası Kars Şb : 805.08.264

T.C Ziraat Bankası Kars Şb :  476 28555-5001

Vakıfbank Kars Şb :               00158007263750310

  Web   : www.isiklicamii.org ve www.karsehlibeyt.org

e-mail  : Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

               Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

İletişim : 0474 223 35 38

 

Sorular ve Cevaplar

 

Hayvanlar'da Yeniden Dirilecek mi?

Kuşkusuz hesap ve cezanın ilk şartı akıl, şuur ve onun peşi sıra teklif ve mesuliyettir. B...

 

Aleviler Namaz Kılmaz mı?

Sorunun cevabına geçmeden önce Alevi sözcüğünün ne anlama ...

 

Neden Gusül Alırız?

İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: “Cenabet guslünün sebebi, temizlik...

 

Hz.Adem Cennetten Kovulmasaydı?

Soru:Hz. Adem (a.s) hata yapmasaydı ve yeryüzüne gelmeseydi soyu henüz cenn...

 

Din Nedir?

Soru:Din nedir? Hedefleri nelerdir? İnsanların yaşantısında din gerekli midir? ...

Hicri Takvim

Recep
1
Sali
1433 Hicri

Yazarlar

----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------

Ziyaretçi Defteri

aysel
SLAM CANLAR BEN BİR ALEVİ KZIYIM AİLEMDEN GİZLİ KENDİMCE NAMAZ KILIP A
adem aras
Dün Hac Ümresine yolcu ettiğimiz H. S. Mir Kasım Hocamıza ve gruptaki
Burak Küpeli
Esselâmû Aleykûm ve Rahmetullah.  
Bismillahirrahmanirrahim
memet ali kömek
AŞURA MÜNASEBETİYLE BAŞTA DEĞERLİ İMAM-I ZAMAN aĞAMIZ OLMAK ÜZERE BÜTÜ

Ziyaretçi Sayacı

Bugün464
Dün764
Bu Hafta1228
Bu Ay10891
Tüm Zamanlar383075
Şuanda 21 konuk çevrimiçi

Üye İstatistik

1000 Kayıtlı Üye
0 Bugün
0 Bu Hafta
6 Bu Ay
Son Üye: abdulkerım