Esma’ul-Hüsna

0
Soru: Esma”ul-Hüsna”nın Anlamı Nedir ve Onlara Varmanın Yolu Nedir?
Cevap: Dünyaya ve gözlemlediğimiz varlık görüntülerine gözlerimizi ilk açtığımızda idrakimiz, kendimiz ve bize en yakın olan gerçekler üzerinde yoğunlaşır. Bu gerçekler, varlığımızın devamını sağlayan güçlerimizin gerekleri doğrultusunda dışımızdaki kâinatla olan ilişkilerimizdir. Buna göre kendimiz, güçlerimiz ve bu güçlerle bağlantılı davranışlarımız, idrakimizin kapısını ilk çalan uyarıcılardır. Fakat kendimizi, güçlerimizi ve davranışlarımızı bağımsız olarak görmeyiz, başkasıyla bağlantılı olduğunu görürüz.        Buna göre insanın ilk gözlediği gerçeklerden biri ihtiyaç gerçeğidir. İnsan bu gerçeği kendi nefsinde, kendisi ile bağlantılı güçlerde ve davranışlarda ve dışındaki dünyada müşahede eder. Bunu müşahede edince ihtiyaçlarını karşılayacak, eksikliklerini giderecek ve her şeyin varıp dayanacağı bir zatın varlığına hükmeder. Bu zat, yüce Allah”tır.”Ey insanlar, sizler Allah”a muhtaçsınız; Allah ise mutlak zengin ve övülmeye lâyık olandır.” (Fâtır, 15) ayeti, bizim bu gözlemimizi ve hükmümüzü teyit eder.

Tarih, insanlar arasında Allah inancının ne zaman ortaya çıktığını belirleyememiştir. Çünkü insan türünün yaşadığı en eski çağlarda bile bu inancın insana eşlik ettiği görülüyor. Günümüzde ilk insanın sadeliğini temsil eden Amerika ve Afrika kıtalarının yerlileri üzerinde yapılan ilmî araştırmalar, onların tabiat üstü yüce bir varlığa inandıklarını ortaya koyuyor. Gerçi içerik belirsizliği vardır, ama bu inanç özünde Allah inancıdır. Çünkü her şeyin son olarak varıp dayandığı bir zatın varlığını kabul etmek, insan fıtratının gereklerindendir. Fıtratın ilhamından sapılmadıkça bu bilinçten sapılmaz. Bu bilinçten saptıracak faktör, insana musallat olan bir şüphe olur. Tıpkı tabiatının sakındırmasına rağmen zehirli bir maddeyi kullanmayı alışkanlık hâline getirip ondan hoşlanan kimse gibi.

İlâhîyat bilgileri ile ilgili incelemede karşımıza çıkan en eski bilgi de şudur: Biz her şeyin Allah”ta son bulduğunu, her şeyin oluşumunun ve varoluşunun O”na dayandığını kabul ediyoruz. O her şeyin malikidir. Zira biliyoruz ki, eğer O, bu varlığa malik olmasaydı, onu başka şeylere yansıtması mümkün olmazdı. Üstelik görüyoruz ki, bu nesnelerin bazılarının mahiyeti, bütünüyle ihtiyaçtan ve eksiklikten ibarettir. Oysa yüce Allah, her türlü ihtiyaçtan ve eksiklikten münezzehtir. Çünkü her şey ihtiyacını ve yetersizliğini gidermede O”na döner.

Buna göre mutlak anlamda malikiyet de, egemenlik de O”na mahsustur. Yani Allah bizim varlık âleminde karşılaştığımız bütün kemal sıfatlarının malikidir. Hayat, güç, ilim, işitme, görme, rızk, rahmet, izzet ve başkaları gibi.

Dolayısıyla yüce Allah diridir, kadirdir, bilendir, işitendir, görendir. Çünkü bu sıfatları yok saymak, eksikliğin varlığını kabul etmektir ki, yüce Allah için eksiklik söz konusu değildir. Yine yüce Allah rızk verendir, merhametlidir, azizdir, diriltendir, öldürendir, varoluşu başlatandır, tekrar geri döndürendir, tekrar yeniden diriltendir. Çünkü rızk, rahmet, izzet, diriltmek, öldürmek, başlatmak, geri döndürmek ve tekrar diriltmek O”nun elindedir. Yine o subbuhtur, kuddüstür, yücedir, büyüktür, uludur vs.

Bu sıfatlarla yokluk ve eksiklik ifade eden her türlü sıfatı O”na yakıştırmamayı, O”ndan nefyetmeyi kastederiz.

İşte Allah”ın isimlerinin ve sıfatlarının varlığını bu sade yoldan gi-derek ispat ederiz. Bu konuda Kur”ân”ın mesajını onaylamış oluyoruz. Bilindiği gibi Kur”ân”ın çok sayıda ayetinden milkin de, mülkün de (malikiyetin de, egemenliğin de) mutlak anlamda Allah”a ait olduğu vurgulanıyor. Burada o ayetleri sıralamaya gerek yoktur.

Bunları da beğenebilirsin Diğer Yazılar