Ebedi Mucize Kur’an

0

Peygamberler ve Mucize

Peygamberler, Allah tarafından görevlendirildiklerini kanıtlayan açık ayet ve nişanelerle desteklenmişlerdir.

Aynalar kadar temiz ve pınarlar kadar şeffaf gönül sahibi insanlar, bu ayet ve nişaneleri görmekle gönülden bağlanıyor ve iman ediyorlardı. Firavun’un büyücülerinin, Hz. Musa’nın (a.s) mucizesini (asanın ejderhaya dönüşmesini) görmek ve insan kudreti fevkinde olduğunu anlamakla iman etmeleri bunun bir örneğidir. Onlar Firavun tarafından tehdit edilmelerine ve öldürüleceklerini bilmelerine rağmen Hz. Musa’ya (a.s) iman etmişlerdi.  Havarîler de, Allah’ın izniyle ölüleri dirilten İsa’nın (a.s) mucizesine şahit olmakla iman etmişlerdi. İsa’ya (a.s) iman etmekle de ölü ruhlarına ebedî bir hayat kazandırmaları, bu alandaki bir başka örnektir.

Peygamberlerin sonuncusu, efendisi ve en yücesi olan İslâm Peygamberi (s.a.a), ilâhî dinleri tamamlayan ve kıyamete kadar geçerli olan bir din getirmiştir. İslâm Peygamberi de diğer peygamberler gibi mucizelerle desteklenmiş ve getirmiş olduğu dinin hakkaniyetini açık delillerle kanıtlamıştır.

Kur’ân Ebedî Mucize

Kur’ân-ı Kerim’in, beşerî düşünce ufkunda İslâm’ın ebedî belgesi olarak parlaması böyle gelişti. Muhammed’in (s.a.a) yüce dininin doruğunda ebediyen ışık saçacak bir meşale olan Kur’ân-ı Kerim, en parlak ve en aydın beşerî düşüncelerin ötesindedir. Dünya var oldukça ve güneş doğudan yükseldikçe bu meşale nur yayacaktır. Hakikat itibariyle Allah’ın emirleri nurdur ve bunun sağladığı aydınlık, bütün çağlarda ve sonsuza dek her insan sınıfının yaşamının devamı ve saadetinin temini için güneşin ışığı gibi zarurî ve kaçınılmazdır.

İnsanların hidayeti için gerekli olan her şey, temeli ve ana hatlarıyla Kur’ân’da mevcuttur. İnanç temelleri, insan ile Allah ilişkileri, bu ilişkiyi sağlamlaştırmanın yolları, nehir yataklarındaki berrak suların yumuşaklığı ve sarsılmaz dağların sağlamlığı kadar çekici, fasih ve sağlam bir anlatım tarzıyla açıklanmıştır.

Kur’ân-ı Kerim, insanların sosyal sorumluluklarını belirlemiş, muaşeret tarzı ve kurallarını öğretmiştir. Sınıfsal farklılıkları ve dengesizlik ürünü olan ayrışımları reddetmiştir. İnsanın üstünlüğünden, kardeşçe yaşamasından, eşitliğinden ve eğitilmesinden yana olduğunu duyurmuştur.

Eşsiz Fesahat ve Belâgat

Kelimeleri kavramak ve hatırda tutmak fazlaca zor bir iş değildir. Fesahat ve belâgat kurallarına uyarak sözcüklerin dizimini yapmak, düzene sokmak, cümle yapısının anlaşılır türden olmasıyla birlikte mükemmelliğini sağlamak ancak ve ancak edebî kuralların gözetilmesiyle ve üstün beceriyle mümkün olur.

Fesahat ve belâgat hakkında şöyle denmiştir: Söz ve yazının fesahat ve belâgatını sağlayan üç ana unsur vardır:

1- Kelimeleri ve anlamlarını kuşatmak

2- Düşünce gücü ve duygu inceliği

3- Söylem veya yazım gücü

 

Unutmamak gerekir ki, fesahat ve belâgat kurallarının tümüyle gözetildiği söylem veya yazımın her zaman için en mükemmel olduğu, eşi ve benzerinin kimse tarafından yazılamayacağı veya söylenemeyeceği kesinlikle iddia edilemez.  Sonsuz ilim ve kudret sahibi olan yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’deki sözleri ise, kelimelerin dizimi ve düzeni yönünden mükemmel olmakla birlikte öylesine inceliklerle bezenmiştir ki en fasih ve beliğ insanların dahi benzeri bir ifadede bulunması mümkün değildir. Kur’ân’ın ebedîliğinin ve Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğinin ezelî mucizesi oluşunun sırrı işte burada saklıdır.

Edebiyat alanında Arapların zirveye tırmandığı, edebiyatın dahilerinden sayılan İmre’ul Kays ve Lübeyd… gibi şair ve hatiplerin baş döndürücü güzellikteki şiir ve konuşmalarının bir perdeye veya altın levhaya yazılarak Kâbe’nin duvarına asıldığı bir dönemde Kur’ân’ın ışıdığına tarih tanıklık etmektedir.

Kur’ân güneşinin doğuşuyla birlikte bu edebî yapıtlar da yıldızlar gibi renk yitirip kayboldular. Belâgatın öncüsü Araplar, Kur’ân’ın belâgatı karşısında şaşıp kalmışlardı. Muhammed’i (s.a.a) ve dinini yok etmek için kılıca sarılan İslâm’ın ve Muhammed’in (s.a.a) azılı düşmanları bile, yıpratıcı çalışmalarına rağmen Kur’ân’ın dil ve beyanında bir hata veya en azından bir kusur bulamamanın üzüntüsünü yaşıyorlardı.

Düşmanların Yargısı

“Dilberlerin vasfı ne de güzeldir

Düşmanın dilinden duyulsa eğer.”

Hac mevsimiydi.[1] İnsanlar her yerden Mekke’ye akın başlatmıştı. Kureyş ise Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğini duyurmasıyla bu gelen insanları etkileyebileceği korkusuyla derin bir hüzün içindeydi. Bu korkulan duruma düşülmemesi için Velid’in organizesiyle Kureyş kabilesine mensup bir grup insan, Peygambere kötü isnatlarda bulunarak Kâbe’ye gelen insanların Peygamberle görüşmesine engel olmak istiyordu. Nasıl iftirada bulunacakları bağlamında onlardan biri dedi: “Bu kâhindir, diyelim.”

Velid: “Bu inandırıcı olmaz; çünkü onun söyledikleri kâhinlerin sözüne benzemiyor.”

Başka biri: “Bu adam delidir, diyelim.”

Velid: “Bu da kabul görmez; çünkü ne söyledikleri ve ne de davranışları delilerinkiyle uyuşmuyor.”

Bir başkası: “Şairdir, diyelim.”

Velid: “Bunun da beğenisi olmaz; çünkü Araplar şiirin her türünü tanıyor. Onun sözleri ile şiir arasında benzerlik yoktur.”

Dediler: “Büyücüdür, diyelim.”

Velid: “Büyücülerin ip düğümlemek ve üflemek gibi özel yöntemleri vardır. Muhammed ise bu tür şeyler yapmamaktadır.”

Velid’in önerisi daha farklıydı ve önerisini şöyle açıkladı: “Andolsun Allah’a, onun sözlerinin özel bir albenisi ve çekiciliği vardır. Onun sözleri, sağlam ve derin kökler üzerinde yükselen ve yükseldikçe de meyvelerinin bolluğundan dalları eğilen bir ağaca benzer. Öyleyse insanlara, Muhammed’in sözlerinin büyülü olduğunu söyleyelim. Çünkü onun sözleri baba ile oğlun, karı ile kocanın ve kardeş ile kardeşin ayrılığına neden olmaktadır.”[2]

Arap olmayan milletler fesahat ve belâgat hakkında bilgi sahibi olmak ve de Kur’ân’ın, fesahat ve belâgatın zirvesinde olduğunu anlamak istiyorlarsa, -tarihte kayıtlı olan- o dönemin Arap edebiyatçılarının sözlerine, günümüz uzmanlarının bu alandaki yazılarına ve de edebiyat dalında otorite olan kişilerin itiraflarına bakabilirler.

Arap edebiyatı ve belâgatı dalında uzman kişiler, İslâm Peygamberinin (s.a.a) döneminden bugüne kadar Kur’ân’ın fesahat ve belâgatın zirvesinde olduğunu ve kendilerinin de âciz olduklarını itiraf etmişlerdir.

Muasır ve meşhur Arap yazarlarından olan Abdulfet-tah Tabbare şöyle yazar:

“Her çağın bilginleri, edebiyatçıları ve yazarları, Kur’-ân’ın mucize olduğunu itiraf etmiş ve bunun karşısında kendi âcizliklerini kabullenmişlerdir. Arap tarihi, şiir veya düz yazıda özel bir beceri ve üstünlük sahibi İbn-i Mukaffa, Cahiz, İbn-i Amid, Ferezdak, Beşşar, Ebu Nevas, Ebu Temam… gibi meşhur insanları tanıtmakla birlikte, tümünün Kur’ân karşısında tazim ettiğine ve aziz Kur’ân’ın insan sözü türünden olmadığını ve ancak ilâhî vahiy olduğunu itiraf etmek zorunda kaldıklarına da vurgu yapmıştır.”[3]

Eşsiz Üslûp

Mısırlı büyük ve güçlü muasır edebiyatçı Dr. Tâhâ Hüseyin şöyle diyor: “Kur’ân, nazım ve nesir sınırının ötesindedir. Çünkü hiçbir nazım ve nesirde bulunmayan özelliklere sahiptir. O hâlde Kur’ân’a, ne nazım ve ne de nesir demek olmaz; o, Kur’ân’dır ancak.”[4]

Bu benzersizlik ve eşsizlik, Kur’ân’ın dil, anlatım tarzı ve üslûbunun ürünüdür.

Söylem ve Üslûp Uyumu

Söz ve yazıda üstün yetenek ve beceri sahibi olan insanların söylem veya yazımı, değişik koşul ve hallerde yazılmış olması hasebiyle her zaman aynı kalitede olmayacaktır. Her yazarın topluma sunmuş olduğu ilk eseri, birçok tecrübeler sonrasında kaleme aldığı eserleriyle, kalite yönünden çok farklı olagelmiştir.

Kur’ân-ı Kerim ise yirmi üç yıl zarfında ve farklı koşullarda inmiş olmasına rağmen çakıl yataklarından, kumsallardan, boğazlardan, derelerden ve çöllerden geçen uzun bir ırmak gibi akışını sürdürmüş, beklenmedik olayları geride bırakmış ve bütün bunlarla birlikte pınar başı gibi berrak kalmıştır. Kur’ân’ın sözlerinin uyum ve ahengi, üslup, şive ve beyanı şaşırtıcıdır. Kur’ân’ın farklı alanlardan söz etmesine rağmen, anlatım tarzı ve yönünün değişmediğini ve olduğu gibi kaldığını görmekle bu şaşkınlık doruğa tırmanacaktır.

Belli bir dalda uzmanlaşmış kişilerin, uzmanlık dalında sunacağı eserle, uzmanlık alanı olmayan diğer alanlardaki denemeleri arasında uçurumlar oluşacağı kaçınılmazdır. Kur’ân-ı Kerim ise her konuda ve her dalda zirveyi sahiplenmiştir.

—————————————————————

1- İslâm öncesinde de hac merasimi bir şekilde yapılmakta olup yerleşik geleneklerdendi.

2- Velid, her yeni Müslümanın, İslâm’ı kabul etmekle farklı bir yol seçtiğine ve bazen de akrabalarını terk ettiğine veya onlara muhalefet ettiğine değiniyordu.

3- Ruh’ud-Din’il-İslâmî, Beyrut basımı, s.30

4- Ruh’ud-Din’il-İslâmî, Beyrut basımı, s.32