GENÇLERİN DÜNYASI
Diğer Konular
Tebük Gazvesi | Tebük Gazvesi |
|
|
|
Suriye sınır boylarında, “Hacer” ve “Şam” yolu arasında ki bir su çeşmesinin kenarında kurulmuş olan yüksek ve muhkem kaleye “Tebuk” adını vermişlerdi. O zamanlar Suriye, başkenti Konstantiniyye (İstanbul) olan Doğu Rum İmparatorluğu'nun kontrolündeydi. Şam’ın sınırlarında oturanların hepsi Hz. İsa’nın dinine tabi olup onların liderlerinin hepsi de Şam valisi tarafından tayin ediliyor; bizzat valinin kendisi de müstakim olarak Rum İmparatorundan ilham alıyordu. İslam’ın Arap yarımadasındaki nüfuz intişarı ve Müslümanlar Hicaz bölgesinde Müyesser olan büyük fetihler o günün vesileleriyle Hicaz bölgesinin dışında büyük bir yankı uyandırmakta ve İslam düşmanlarını şiddetle sarsarak onları bir çare bulabilmek için düşünmeye zorlamaktaydı. Mekke hükumetinin devrilmesi Hicaz’ın önde gelen şahsiyetlerinin tevhid dinine tabi olmaları ve tevhid dini askerlerinin eşsiz kahramanlık ve fedakarlıkları, Rum imparatorunu güçlü ve muazzam bir orduyla Müslümanların üzerine yürümeye ve onları gafil avlamak için bir an önce harakete geçmeye zorluyordu. Zira İslam’ın fevkalade artış gösteren nüfuz ve kudreti sebebiyle kendi hükumetinin payelerini mütezelzil görmekte ve Müslümanların her gün daha da bir ivme kazanan askeri ve siyasi kudreti karşısında iliklerine kadar işleyen büyük bir korkuya kapılmaktaydı. Zamanın en büyük askeri gücüne sahip olan Rum İmparatorluğu o zamanlar İran’ın en büyük ve tek rakibi konumunaydı. İran’la yapılan savaşlarda kendisine nasip olan fetihler ve İran ordusu karşısında aldığı galibiyetle haddinden fazla mağrur olmuştu. Zamanın modern silahlarıyla mücehhez piyade ve süvari birliklerinden müteşekkil 40 bin kişilik birlik Rum boylarına mevzilendi. Lehm, Amile, Gassan ve Cüzzam gibi sınır boylarındaki kabileler de bu orduya katılmış ve ordunun öncüleri “Belka” denilen yere kadar ilerlemişlerdi. Rum askerlerinden bir grubun Şam’ın sınır boylarına mevzilendiği haberi Hicaz ve Şam yolu üzerinde ticaretle meşgul olan kervanlar vasıtasıyla Peygamber’e iletildi. Peygamber’in büyük bir orduyla bu saldırganları cezalandırmaktan başka bir çaresi yoktu. Zira İslam azizlerinin kıymetli kanları ve kendisinin şahsi fedakarlıklarıyla istikrar bulmuş ve neredeyse tüm dünyaya hakim olacak olan bir dinin, düşmanın gafil avlayan sinsi darbelerinden korunması gerekiyordu. Bu acı haber, öyle bir zamanda ulaştı ki, Medine halkı ve ahalisine bir nevi kıtlık musallat olmuştu. Ama ilahi şahsiyetler için manevi hayat, yüce hedeflerin bekası ve Allah yolunda yapılan cihad her şeyden daha önemli ve mukaddem idi. İslam Askerlerinin Toplanması ve Savaş Masraflarının Temini Peygamber, düşmanlarının savaş tecrübesi ve yeteneğinin farkındaydı. Bundan dolayı da bu savaşta nihai bir zaferin elde edilmesi için manevi bir sermayenin (Allah rızası için savaş) yanısıra büyük bir güce de ihtiyaç duyulduğunu çok iyi biliyordu. Binaenaleyh, bir takım kimseleri Mekke ve Medine ahalisine göndererek, tüm Müslümanları Allah yolunda cihad etmeye davet etti. Aynı zamanda savaşın masraflarını da zengin Müslümanların kendi mallarından verecekleri zekatlarla karşılamayı düşünüyordu. Nitekim Müslümanlardan otuz bin kişi, hazır olduklarını ilan ettiler. Medine’nin “Seniyet-ül Veda” adlı karargahında bir araya geldiler. Savaşın masrafları da bir hadde varan zekatlarla karşılandı. Onların ordusu on bin kişilik bir süvari birliği ile yirmi bin kişilik bir piyade birliğini teşkil ediyordu. Sonra da Peygamber’in emri üzere her kabile kendisine özel bir sancak tayin etti. Savaştan Kaçanlar Tebük savaşı, münafık, kimselerin fedakar şahıslardan ayırt etmede en iyi alan idi. Zira umumi seferberlik, havaların çok sıcak olduğu bir dönemde vuku bulmuştu. Medine’nin tacir halkı, kendi mahsül ve hurmalarını toplamaya hazırlık görüyordu. Muhtelif bahanelerle savaştan imtina kaçanların maskeleri düşmüş ve Beraat Suresi'nde yer alan ayeti kerimeler vesilesiyle mezemmet ve eleştiriye uğramışlardır. Bazı gruplar aşağıdaki sebepler dolayısıyla bu mukaddes savaşa iştirak etmekten imtina etmişlerdir: 1-Peygamber, “Cedd b. Kays” adlı önde gelen şahıslardan birine, Rumlara yapılacak olan bu savaşa katılmasını teklif edince cevap olarak Peygamber‘e şöyle dedi: “Ben kadınlara şiddetli bir şekilde alaka duyan birisiyim. Binaenaleyh, Rumların kadınlarını görünce kendimi kontrol edemeyeceğimden korkuyorum.” Bu çocuksu bahaneleri işiten Peygamber, artık ondan ümidini kesmek ve teklif için başkalarına başvurmak zorunda kaldı. Onun bu hareketini kötüleyen ve eleştiren ilahi vahy şöyle nazil oldu: “Onlardan bana izin ver de, bir muhalefete, bir fitneye düşürme beni diyenler de var. Bil ki, onlar muhalefetin tam içine düşmüşler ve şüphe yok ki cehennem kafirleri, muhakkak surette tamamiyle kavramış kuşatmıştır.” 2-Münafık bazı kimseler de, İslami bir örtüye bürünmüşler ama hakikatte ondan hiçbir nasipleri yoktu. Onlar değişik ünvanlar altında halkın bu savaşa iştirak etmesinin önünü almaya çalışıyorlardı. Bunlar bazen havanın sıcak olduğu bahanesine temessük ediyorlardı. Ama ilahi vahy, onların itirazına cevap olarak şöyle buyurdu: “Demek ki; cehennem ateşi daha da sıcak; bir anlasalar şunu.” Münafıklardan bir başka grup da, Müslümanları bu savaşa iştirak etmekten korkutuyor ve şöyle diyorlardı: “Arap milletinin Rumlarla savaşacak bir kudret mi var? Çok geçmeden bu savaşa katılanların hepsini esaret ipiyle bağlayacak ve açık pazarlarda satışa çıkaracaklardır.” 3-Ağlayan grup: “Bu mukaddes cihada şirket etmeyi gönülden arzulayan Peygamber’in bazı dostları ise, huzura vararak kendilerine sefer için gerekli vesileleri te’min etmesini taleb etmeyi arzuluyorlardı. Ama onlar Peygamber’in menfi cevabıyla karşılaştılar. Peygamber’in onlar için binebilecekleri bir tek binek temin edemeyeceğini anladıklarında da şiddetli bir şekilde rahatsız olarak hüngür hüngür ağladılar. Eğer Peygamber’in dostları arasında komplocu, işleri baltalayan ve bahaneci kimseler var idiyse, aynı zamanda bazen hayatlarına mal olan bir cihada iştirak edemediklerinden dolayı şiddetli bir şekilde rahatsızlık duyan ve bu sebeple ağlayan kimseler de mevcuttu. Bu grup insanlara tarihte, “Bekain” (ağlayanlar) denilmektedir. Ve Kur’an-ı Kerim’de onların makam ve mertebesini böyle beyan etmektedir: “Bir de kendilerinin bindirmen için sana her gelişlerinden onlara: ”Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum” dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp da hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur.” 4-“Ka’b”, “Hilak” ve “Merare” gibi bazı Müslümanlar da, İslam ve cahada karşı oldukça samimi ve alakadar olmalarına rağmen, sırf kendi mahsüllerini topladıktan sonra Medine’den harakete geçerek İslam savaşçılarına katılacaklarını kararlaştırmışlardı. Kur’an’ın deyimiyle onlar da Peygamber’in Tebük seferinden döndükten sonra sırf başkalarına ibret dersi olsun diye kınadığı ve şiddetle azarladığı üç kaçak gruptan birisini teşkil ediyorlardı. 5-Fedakar grup “ki, sefer için tüm vesileleri amade kılmışlar ve bu yola büyük bir istekle icabet etmişlerdi. Medine'de Bir Casusluk Şebekesinin Ortaya Çıkarılması İslam’ın büyük önderi, bilgi edinme ve haber alma organizatörlüğüne oldukça önem veriyordu. Onun zafer ve galibiyetlerinin en büyük ameli de düşmanların ve fitnecilerin halinden haberdar olması malumat sahibi olmasıydı. Peygamber, Talha b. Ubeydullah’ı ve birtakım fedakar sahabeyi mezkur komplocuların kalbine korku ve panik salabilmek ve onlara gözdağı vermek için -ki bir daha böyle şeytani fikirlerin peşine düşmesinler- toplantının düzenleneceği bir esnada evi ateşe vermelerini destur verdi. Onları İslam aleyhine olacak konuları işlemeyi düşündükleri bir esnada gafil avladı ve evi ateşe verdi. Onların hepsi ateşin alevleri arasından kaçtılar. İçlerinden birisinin de ayağı kırıldı. Bu amel o kadar faydalı ve yerinde bir amel idi ki, daha soraları da münafıklar için büyük bir ibret dersi oldu.a geldi. İmam Ali (as) Tebük'e Katılmıyor Emir-el Mü’minin (a.s)’in en büyük iftiharlarından birisi de baştan sona bütün savaşlarda Peygamber’in yanı başında hazır bulunması ve daima İslam’i savaşların bayraktarlığını yapagelmiş olmasıdır. Sadece Peygamber’in emriyle Tebük savaşına katılmayarak ve Medine’de kalmıştır. Zira Peygamber bir takım Münafıklar ile Kureyş’ten bazı efradın Peygamberin hazır bulunmadığı bir ortamda durumu değiştirmek ve İslam’ın genç hükumetini devirmek için fırsat kolladıklarını çok iyi biliyordu. Ve bu merkez ile olan tüm irtibatlarının kesildiği bir ortamdan istifade edilebilirdi.Tebük seferi, Peygamber’in diğer tüm gazveler için yapmış olduğu seferlere nisbeten en uzak ve zahmetli olanıydı. Binaenaleyh kendi gıyabında İslam’i olmayan grubların durumu değiştirmek için isyana kalkışmaları ve Hicaz’ın muhtelif bölgelerindeki hemfikirlerin de bir araya toplanarak teşkilatlanacaklarını düşünüyordu. O, Medine’de kendi yerine Muhammed b. Mesleme’yi bırakmasına rağmen, Hz.Ali (a.s)’a şöyle buyurdu:“Sen Ehl-i Beyt’imin, yakın akrabalarımın ve muhacir grupların mes’ulüsün. Bu iş içinde, benden ve senden başka hiç kimsenin liyakati yoktur. Emir-el Mü’minin Medine’de baki kalması komplocuları oldukça rahatsız etti. Zira onlar, Hz. Ali’nin vücudu ve onun sıkı müraK’abesi olduğu müddetçe kendi planlarını uygulayamayacaklarını çok iyi biliyorlardı. Binaenaleyh, hep birlikte Hz.Ali’yi şehirden çıkarabilmenin yolunu bulmaya koyuldular ve dediler ki; “Peygamber, onu tam bir ciddiyetle bu savaşa iştirak etmeye davet ettiği halde kendisi seferin uzaklığı ve havanın sıcaklığını bahane ederek bu savaşa katılmaktan imtina etti. Hz. Ali ,onların bu töhmet ve iftiralarının asılsız olduğunu ortaya koymak maksadıyla Peygamber’in huzuruna vararak detaylı bir şekilde durumu Hazret’in bilgilerine sundu. Peygamber ise kendisinden sonra ki imamet ve halifelik makamının Hz. Ali’nin hakkı olduğunu bildiren en bariz bir ifadeyle şöyle buyurdu:“Kardeşim, Medine’ye geri dön! zira Medine’yi ve mevcud durumu benden ve senden başka hiç kimse hakkıyla gözetemez. Sen benim, akrabam ve Ehl-i Beyt’im arasındaki temsilcimsin. Acaba, senin bana olan nisbetin, Haraun’un Musa’ya olan nisbeti gibidir.” desem de mi razı olmayacaksın? Şu farkla ki, benden sonra Peygamber gelmeyecektir. Ama o, Musa’nın vasisi ve hemen ardından başa geçen halifesi olduğu gibi; sende benim, benden sonraki vasim ve halifemsin!” İslam Ordusu Tebuk'e Doğru İlerliyor İslam Peygamber’inin en bariz ve önemli metodlarından birisi de İslam’ın ilerlemesine mani olan grupların ortadan kaldırılması veya saldırı, tahrib ve kötülük yapacağı muhtemel koplocuların koplosunun etkisiz bir hale getirilmesi için azimet etmeyi kararlaştırdığı zaman, kendi asker ve subaylarına seferden gayesinin ne olduğunu ve ne maksadı bulunduğununu aşikar etmiyordu. Aynı zamanda da İslam ordusunun alışık olmayan, bir yönden götürmeye gayret gösteriyordu. Bununla düşmanın kendi maksadından haberdar olmasını önlüyor ve onları gafil avlamaya çalışıyordu. (10) Ama Şam hududunda toplanan ve İslam topraklarına saldırıda bulunma niyetinde olan Rum’ların bu kuvvetini dağıtmak maksadıyla umumi seferberliğin ilan edildiği daha o ilk günde, kendi hedef ve maksadını herkes için açıkça beyan etti. Bunun nütkesi de, Mücahidlerin seferin ehemmiyetinden ve yol meşakkatinden haberdar olmaları ve gerekli tüm hazırlıklarını görmelerini sağlayabilmek idi. Bundan de öte, Peygamber, İslam ordusunu takviye ve muhkem kılabilmek için “Tamim”Gatafan” ve “tayy” gibi Medine’nin çok uzaklarında yaşayan Kabilelerden de yardım almak zorundaydı. Peygamber bu maksatla mezkur Kabilelerin reislerine ve Mekke’nin genç valisi “İtab b. Useyd”e birer mektup yazdı. Ve bu vesileyle mezkur (Kabile) fertlerini ve Mekke gençlerini bu mukkaddes cihada iştirak etmeye davet etti. Böyle umumi bir davet hedefin saklanmasıyla mümkün değildi. Zira olayı Kabile büyüklerine aktarmalı, anlatılmalı ve meselenin önemini onlara vurgulamalıydı. Onlarada bu telkinler ışığında tüm Kabile fertlerinin yiğecek ve binecek gereksinimlerinin gidermenin yollarına baksınlardı. İslam Ordusu Peygamber'in Huzurunda Geçit Töreni Düzenliyor Nitekim İslam ordusunun haraket zamanı geldi. İslam Peygamberi, aynı günde Medine karargahında resmi geçit düzenleyen İslam ordusunu teftiş etti. Hedefi yolunda zorluklara dayanmayı ve ölümü; gölgeliklere kurulmaya,refah ticaret ve sermaye yığımına tercih eden; iman ve heyacan dolu bir kalple ölümü karşılamaya koşan Mü’min ve fedakar İslam ordusunun düzenlediği bu geçit töreni gerçekten de çok calip idi. İzleyicilerin ruhunda çok güzel izler yaratıyordu. İslam’ın büyük önderi, tam haraket edileceği bir esnada Mücahidlerin ruhunu takviye etmek maksadıyla bir hutbe irad ederek bu umumi seferberlikten maksadının ne olduğunu onlar için teşrih etti. Sonra da haraket emri verildi. İslam askerleri daha önceden Peygamberin ta’yin etmiş olduğu yoldan harakete geçtiler. Malik bin Kays'ın Macerası Malik b. Kays (Ebul Hayseme) İslam ordusunun haraketinden sonra, havanın çok sıcak olduğu bir günde daha önceden çıkmış olduğu seferinden Medine’ye döndü. Hemen kendi bağına gitti. Orada, güzel işinin kendisi için bağın tüm orta yerinde bir gölgelik hazırlandığını gördü.Eşinin, gönül süsleyen yüzüne bakıp; durduktan sonra,aniden kendisi için hazırladığı yiyecek ve içeceklere dikti gözlerini. Bu arada Peygamber ve ashabın içler acısı halini, fedakarlıklarını ve bu sıcak havada Allah yolunda ölüm ve cihada doğru koştuklarını düşünüp durdu. Ardından da eşini kendisi için hazırlamış olduğu yiyecek ve gölgelikten istifade etmemeyi ve biran önce merkebine binerek mücahidlerin saflarına katılmayı kararlaştırdı. Binaenaleyh, hanımına dönerek şöyle dedi:“Önderimin bu sıcak havada cihada doğru koştuğunu gördüğüm halde, benim bu gölgeliğin altında, hanımımın yanında istirahate çekilmeme ve lezzetli yiyecekler soğuk ve tatlı içecekler ile meşgul olmam hiç de insaflı bir haraket olmaz . Hayır! bu iş insaf ve dostluk kurarlarına aykırı olduğu gibi, iman ve ihlas da benim böyle bir işe tevessül etmeme müsaade etmemektedir. Bu konuşmasını bitirir bitirmez yanına aldığı çok az bir azıkla yola düştü.Yolun yarısında Ömer b. Veheb” adlı, kendisi gibi İslam ordusundan geri kalmış birisiyle karşılaştı. Ve her ikisi birlikte, Peygamber’in Tebük topraklarına varid olduğu bir zamanda İslam ordusuna katıldılar. Bu şahıs ilk önceleri Peygamberle birlikte olmanın saadetinden mahrum bulunduğu halde,sonunda taktire şayan bir fedakarlık ve liyakatle kendisini saadetin kucağına attı. Bunlar hiçbir zaman saadetin, evlerinin eşiğine kadar geldiği halde sırf liyakat ve ehliyetten Mahrum olduğu hasebiyle kendisinden uzaklaşan ve neticede nefesini delalet ve şekavetin kucağına atan kimseler gibi değildi. Mesela Abdullah b. Ubeyy adlı münafıklar ögütünün önderi de ilk önceleri Peygamber’in yanında bu cihada katılmak için ordugahta çadır açmıştı ama fasık ve İslam’ın ciddi bir düşmanı olduğundan İslam ordusu haraket etme halindeyken o, taraflarıyla birlikte karışıklık yaratmak istercesine Medine’ye geri döndüler. Onun nifak ve münafıklığından haberdar olan ve onun cihada katılmasını yararlı görmeyen İslam Peygamberi ona en küçük bir itina bile göstermedi. Yol Meşakkati İslam ordusu, Medine ve Tebük yolunu kat ederken birçok zorluklarla karşılaştı. Binaenaleyh, bu orduyu “Ceyş-ül Üsre” adıyla müsemma kıldılar. Ama onların iman ve İslam’a olan alakaları bütün bu müşkülatların üstesinden gelmekte ve onları açık bir bağırla musibetleri karşılamaya sefkediyordu. İslam ordusu, semud kavmine ait topraklardan geçerken esmekte olan sıcak rüzgarlar sebebiyle Peygamber, yüzünü bir parçayla örtmek zorunda kalmıştı. Bu halle onların evinin kenarından hızla geçerek ashabına şöyle buyurdu:“tuğyan ve itaatsizlik sebebiyle ilahi kahra uğrayan semud kavminin akibetini düşününüz! ve hiç bir imanlı şahıs, kendi akibetinin de eninde sonunda semud kavmine mukadder olan akibeti gibi olmayacağı hususunda mütmain olmamalıdır:“bu mıntıkanın öldürücü sükutu ve mutlak bir sönüklüğe gömülmüş virane ocaklar diğer, kavim ve insanlar için birer ibret ve ders olmalıdır.” Daha sonra da destur vererek İslam askerlerine bu bölgenin suyundan içmemelirini ve onunla ekmek veya yemek yapmamalarını söyledi. Öyle ki, abdest bile almamalarını emretti. Muhtemelen oranın suyuyla herhangi bir yemek veya yiyecek bir şeyler yapmışsalarda, hepsini kendi hayvanlarına yedirmelerini istedi. İslam ordusu kendisini büyük önderi olan Peygamberden aldığı bu önemli düsturlar ışığında, yoluna devam etti. Gecenin evvelinde Hz.Salih’in devesinin su içtiği meşhur kuyunun yanına yetiştiler. İslam Peygamberi burada emir vererek, herkesin bineğinden inmesini ve istirahate çekilmelerin söyledi. İhtiyati Düsturları Peygamber o toprakların sert ve zehirli rüzgarlarını ve şiddetli tufanlarını çok iyi biliyordu. Öyle ki, bazen insan ve develeri bile önüne katıp götürüyor, toz ve çakıl yığınlarının altına gömüyordu. Binaenaleyh düstur vererek herkesin kendi devesinin dizilerini sıkı bir şekilde bağlamasını ve geceleyin tek başına hic kimsenin istirahatgahtan dışarı çıkmamasını emretti. Nitekim tecrübelerde Peygamber’in söylemiş olduğu düsturların çok faydalalı düsturlar olduğunu göstermektedir. Zira “Beni Saide” Kabilesine mensup iki kişi Peygamber’in söylemiş olduğu düsturları kulak ardı ederek istirahatgahtan gece yarısı dışarı çıkmış ve netice de birisi şiddetli esen fırtına sebebiyle boğulmuş diyeriyse koca bir dağın gövdesine çakılmıştı. Peygamber durumdan haberdar olunca bu intizamsızlık kurbanlarının haline şiddetli bir şekilde rahatsız olmuş ve yeniden askerleri intizamlı olmaya davet etmişti. İslam ordusunun hifazet memurluğunu üstlenen grubun reisi olan İbad b. Beşir Peygamber’e İslam ordusunun büyük bir susuzluk tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını ve tüm su zahirelerinin tükenmekte olduğunu bildirdi. Binaenaleyh bazı gruplar kendi kıymetli develerini boğazlayarak hayvanın karnındaki sulardan istifade etmiş; bazılarıysa kaza ve kadere boyun eğerek yanık bir bağırla ilahi yardımı beklemeye koyulmuşlardı. Kendi Peygamberi’ne zafer ve nusret müjdesi veren Allah-u Teala bir defa daha Peygamber’ine ve onun vefalı dostlarına yardım etti. Göklerden sağnak sağnak yağmur yağmaya başladı ve herkes susuzluğunu gideriverdi. Su memurları ve askerler istedikleri kadar su aldı.
Peygamber'in Gaybden Haberdar Olması Peygamber’in, Kur’an-ı Mecid’in tasrihiyle gaypten haber verebildiği ve halka gizli ve saklı olan perde arkası esrarları açığa çıkardığı hakikatler konusunda konuşmaya bile gerek yoktur sanırız. Ama Peygamber de, ilmi mahdut olduğu hasebiyle ilahi bir talime ihtiyaç duymaktaydı. Bundan dolayı da çok sade bir mevzudan bile haberdar olmaması mümkündü. Mesela evin kilidini veya parasını kaybettiği halde, bunu nerede kaybettiğini bilmemesi de çok doğaldı. Ama buna rağmen en müşkül ve karmaşık gaybi meselelerden haber vererek de insanların aklını mütehayyir bırakabiliyordu. Bu iniş ve çıkışın illeti de söylemiş olduğumuz hakikatte gizlidir. Yani Allah-u Teala’nın iradesi taalluk ettiği zamanlar o, gayb ve perde arkası hakikatlerden haber veriyor; bunun dışındaysa sıradan bir beşer gibi habersiz kalıyordu. Yolun yarısında Peygamber’in devesi kayboldu. Peygamber’in ashabından bir grup onu aramaya çıktılar. Münafıklardan birisi bu ortamda ayağa kalkarak şöyle dedi: “Bir de kalkmış, ben Allah’ın Peygamberi’yim diyor. Diğer alemlerden haber verebiliyor da, devesini nerede kaybetmiş, onun nerede olduğunu bilemiyor;şaşılacak şey doğrusu!” Haber Peygamber’e ulaşınca, fasih bir beyanla hakikat perdesini aralayarak şöyle buyurdu: “Ben sadece Allah-u Teala’nın talim buyurmuş olduklarını bilmekteyim. Allah’u Teala şu anda da bana devemin yerini bildirdi. Benim devem bu çölde ve falan vadidedir. Devenin yuları ağaçlardan birine takılmış ve onu yol gitmekten alıkoymuştur. Gidip onu getiriniz!” Orada hazır bulunanlardan bir kaçı hemen harakete geçerek Peygamber’in buyurmuş olduğu yere gittiler ve deveyi tıpkı Peygamber’in tasvip ettiği gibi buldular. Gayb Perdesinin Arkasından Bir Başka Haber Ebuzer’in devesi bir ara yol yürümez oldu. Sonunda da o, İslam ordusundan geri kaldı. Ebuzer biraz uğraşarak devenin kendiliğinden ayağa kalkmasını ve yola düşmesini bekledi. Ama bu meslenti ve çabaların hiç bir faydası olmadı. Binaenaleyh, deveyi salarak, sefer levazımatını kendi sırtına yükledi ve yeniden bineksiz bir halde yola düştü. Biran, önce Müslümanlara ulaşmaya çalıştı. İslam ordusu ise Peygamber’in emriyle bir yerde konaklamış istirahat ediyorlardı. Aniden uzaktan, sırtında sefer levazımatı bulunan birinin kendilerine doğru gelmekte olduklarını müşahade ettiler. Sahabeden birisi durumu hemen Peygamber’e iletti. Peygamber şöyle buyurdu:“O, Ebuzer’dir. Allah Ebuzer’e rahmet etsin; yalnız başına yol yürüyor, yalnız başına ölecek ve yalnız başına dirilecektir.” Nitekim gelecekte Peygamber’in verdiği bu haberi doğruluyordu. Zira insanlardan uzak olan Rebeze çölünde kızının yanıbaşında esefli bir şekilde vefat etti. İslam Peygamberi’nin Tebük savaşında söylemiş olduğu bu haber, tam 23 yıl sonra tahakkuk etti. Hakkı söylemek ve adalete davet suçundan Rabeze’ye sürülen bu büyük kahraman, yavaş yavaş bedeni gücünü yitirerek yataklara düştü. Ebuzer’in inişli-çıkışlı hayatının en son dakikalarını yaşıyordu. Hanımı onun nurani yüzüne bakıp ağlıyor ve kocasının alnındaki terleri siliyordu. Ebuzer:“Niçin ağlıyorsun?” Hanımı şöyle cevap verdi:“Şu anda sen ölmek üzeresin; ve benim seni kefenleyecek hiçbir şeyim yok. Bunun için ağlıyorum.” Ebu Zer’in dudaklarında grub zamanı ufuğunun gülmesini andıran kederli bir tebessüm belirdi. Ve şöyle dedi:“Sakin ol, ağlama! Günün birinde bir grub ashapla birlikte Peygamber’in huzurunda bulunuyordum. Peygamber bana dönerek şöyle buyurdu: “Sizlerden birisi çöllerin birinde yalnız ve cemiyetten uzak bir halde bu dünyadan göçecektir. Onu müminlerden bir grup defnedecektir.” O mecliste bulunanların hepsi de halkın arasında ve yerleşim bölgelerinde can verdiler. Şu anda o mecliste bulunanlardan sadece ben kaldım. Binenaleyh Peygamber’in haber verdiği şahıs benden başkası olamaz. Ben öldükten sonra Irak hacılarının yolu üzerine otur. Çok geçmeden Mü’minlerden bir grup gelecektir. Onlara benim ölümümü haber ver.” Hanımı şöyle dedi: “Şu anda kervanların hepsi gelip geçmiştir!” Ebuzer: “Sen yolu gözle; Allah’a yemin olsun ki, ne yalan söylüyorum ve ne de yalan duydum.” Bunu dedikten sonrada ruhu firdevs-i alaya doğru uçtu. Ebuzer doğru söylemişti. Çok geçmeden içinde “Abdullah b. Mes’ud”, “Hicr b. Adiyy” ve “Malik Eşter” gibi büyük şahsiyetlerin bulunduğu Müslümanların bir kervanı geldi. Abdullah uzaktan çok ilginç bir manzara gördü. Yolun kenarında cansız bir beden yatıyordu. Onun yanında da bir kadın ve bir de küçük bir çocuk durmuş ağlıyordu. Abdullah merkebinin dizginlerini o ki şahsın tarafına çekti. Kervan ehli de onun ardından takip ediyordu. Abdullah o cesede bakarken aniden gözleri doldu din kardeşi ve dostu Ebuzer’i gördü! Gözleri yaşlarla doldu. Ebuzer’in pak bedeninin başında durarak Peygamber’in Tebük savaşında vermiş olduğu haberi hatırlattı ve şöyle dedi:“Allah Resulü doğru söylemiş ; yalnız başına yol gidiyordun, yalnız öldün ve yalnız dirileceksin.” Sorda da Abdullah b. Mesud onun cenaze namazını kıldırdı; ve onun pak bedenini toprağa gömdü. Namaz kılındıktan sonra Malik Eşter onun K’abri başında durarak şöyle dedi: “Ya Rabbi! bu, sana bir ömür boyu ibadet eden ve Peygamber’in dostu olan Ebuzer’dir. Senin yolunda daima müşriklerle cihad etti ve hiç bir zaman hak yola uymaktan imtina etmedi. Dili ve kalbiyle daima fesad ve münkerin üzerine yürüdü ve bu sebeple de cefa, sitem, tahkir ve mahrumiyete düçar oldu. Sürgün edildi nitekim sonunda da gurbet ellerde o da tek başına can verdi!” İslam Ordusu Tebük Topraklarında Tevhid ordusu H.9. Yılın Şaban ayının başlarında Tebük topraklarına ayak bastı. Ama Rum ordusu veya herhangi bir cemiyetle karşılaşmadılar. Güya Rum idarecileri, İslam ordusunun hızla gelişmesinden ve onların eşsiz şehamet ve fedakarlıklarından (ki ,onun en küçüğünü Müt’e savaşında müşahade etmişlerdi) haberdar olmuş ve kendileri için en hayırlı yolun, ordularını ülkenin içi kesimlerine çekmekte olduğuna inanarak ordularını sınır boylarından geri çekmişlerdi. Böylelikle, amelen Müslümanlara karşı saldırıya geçmeye hazırlanmadıklarını ve bu haberin şaiyadan başka birşey olmadığını göstermeğe çalışmışlardır. Bu yolla, Arabistan’da meydana gelen cereyan ve hadislerle karşı tarafsız olduklarını sabit kılmak istiyorlardı. Bu esnada İslam Peygamber’i, İslam’ın köklü asıllarından biri olan (işlerinde onlara meşveret et) emri gereği tüm rütbeli subaylarını bir araya toplayarak” düşman topraklarında ilerleme mi kaydedilmeli, yoksa bu kadarla yetinip de gerisin geriye Medine’ye mi dönülmeli?” hususunda onlarla müşaverede bulundu. Askeri konsey neticede şu karara vardı:” İslam ordusu Tebük seferi boyunca görmüş oldukları büyük zorluklar hasebiyle kuvvet yenilemek üzere Medine’ye geri dönmelidir. Ayrıca Müslümanlar bu seferlerinde, Rum ordusunu dağıtmayı ifade eden en büyük hedeflerinden birisine ulaşmış ve Rumların kalbine büyük bir korku salmayı başarmışlardı. Bu korku ve panik, uzun bir müddet onları, saldırıya geçme fikrinden ve ordu teşkillerinden alıkoyacak; uzun bir müddet de olsa Arabistan’ın emniyetini kendi kendiliğinden temin etmiş olacaktı. İlerisi içinse Allah büyüktür.” Askeri konsey üyeleri kendi görüşlerini inkar veya Kabul edilir cinsten görüş ve fikirler olduğunu göz önünde bulundurarak Peygamber’in mevki ve makamının mahfuz kalması için şöyle dediler:” Ama yine de, Allah-u Teala sana nasıl emretmişse öyle haraket et; bizler de bu hususta sana itaat edeceğiz. (23) Peygamber ise şöyle buyurdu:” Allah-u Teala’dan bu hususta hiç bir açık emir almış değilim. Zira eğer bu hususta herhangi bir emir almış olsaydım, hiç bir zaman sizlere istişare de bulunmazdım. Binaenaleyh ben bu şuranın (konsey) görüşünü muhterem sayıyor ve olduğumuz yerden Medine’ye geri dönüyoruz.” Suriye ve Hicaz sınır boylarındaki valilerini kendi kavim ve Kabileleri arasında ve yaşamış oldukları mıntıkada büyük bir nüfuzları vardı.Valilerin hepside Mesihi idiler. Binaenaleyh günün birinde Rum ordusunu, mezkur valilerin mahalli kuvvetinden istifade ederek onların desteğinden, Hicaz’a karşı büyük bir saldırıya geçmeleri ihtimali vardı. Bu sebepten dolayı Peygamber’in emniyeti sağlaması tehlikeden yana rahat olması için onların taarruza geçmesi için onlarla anlaşma yapması icab ediyor. O, Tebük yakınlarındaki vali ve sınır boyu halklarıyla şahsen temasa geçerek belirli şartlar muvacehisinde onlarla saldırmazlık antlaşması imzalandı. Bazı heyetleri Tebük’ten uzak bölgelerde yaşayan halklara göndererek, bu yolla müslümanlar için daha büyük teminatlar elde edebilmeye çalıştı. Peygamber şahsen “Eyle” “Ezr” ve “Cerba” kabileleriyle temas kurdu ve taraflar arasında saldırmazlık antlaşması imzalandı.“Eyleh”şehri Kızıldeniz’in sahillerinde kurulmuş olan büyük bir liman şehriydi. Şaim’a oldukça yakındı. Oranın “Yuhanna b. Ru’be” adlı bir katır hediye ederek, bu vesileyle İslam Peygamber’ine olan bağlılığını bildirdi. İslam Peygamberi de onu saygıyla karşılayarak müteKabilen kendisine bir hediye takdim etti. O, kendi Mesihi dininde baki kalarak, her yıl üç yüz dinarlık bir tutarı cizye (İslami maliyet) olarak ödemeye razı oldu. Bundan böyle “Eyleh” bölgesinden geçmekte olan her Müslümana ikram edilecekti. Mezkur teminat aşağıdaki şekliyle taraflar arasında imzalandı. Metnin Tercümesi şöyleydi:“Bu antlaşma Allah ve onun Pegamberi ile “Yuhanna ve Eyleh”in ahalisi arasında imzalanan bir saldırmazlık antlaşmasıdır. Bundan böyle onların bütün kara ve deniz nakliye araçları ve bütün Şam ve Yemen halkı ve onlarla sahil komşusu olan taifeler, Allan ve Resulü’nün himayesi altında bulunmaktadır. Ama onlardan herhangi birisi bir hata işleyerek kanuna aykırı herhangi bir davranışta bulunduğunda mal-mülk ve makamına bakılmadan gerekli cezaya çarptırılacaktır. Bütün deniz ve karayollarından istifade etmeleri serbesttir. Mezkur yollardan gidip gelebilirler; hiç kimsenin onları bu haklarından alıkoymaya hakları yoktur.” Bu antlaşma metninden de anlaşıldığı üzere, Müslümanlara barış ve dostluk kapısından yaklaşan bir millete bütün teminat ve emniyet kendiliğinden sağlanmış oluyordu. Peygamber, tabiiye (taktik) açısından son derece ehemmiyetli bir bölgede yaşayan “Ezra” ve “Cerab” Kabile haklarıyla da bir antlaşma imzalayarak İslami mıntıkayı kuzey nahiyesinden gelmesi muhtemel zararlardan da mahfuz kıldı. Halid bin Velid'in Dumet'ul Cendel'e Gönderilmesi Bayındırlık bölgesi boyunca yemyeşil ağaçlıklara ve bol suya sahip olan aynı zamanda da tam orta yerinde muhkem bir kale barındıran ve Şam’dan takriben elli fersah uzaklıkta bulunan bölgeye “Dummet-ül Cendel” adı veriliyordu. O zamanlar mezkur bölgeye Ükeydir b. Abdulmelik adlı bir mesihi hükmediyordu. Peygamber, Rum ordusunun yeni bir saldırıya geçmek istediğinde “Dumme”nin Mesihi valisinin, onların yardımına koşacağından ve bu ameliyle Arabistan’ın emniyetini tehlikeye düşüreceğinden endişe duyuyordu. Bu yüzden dolayı, Mevcud güç ve kuvvetinden üst düzeyde istifade ederek, Halid b. Velid komutanlığında bir seriyyesi mezkur mıntıkaya göndermeyi ve bu vesileyle onları kendisine mut’i kılmayı gerekli görüyordu. Halid b. Velid bir grup suvari birlikleriyle beraber “Dummet-ül Cendel”in yakınlarına kadar gelerek, kalenin dışında bir yere pusuya geçti. O, mehtaplı gecede Ükeydir, kendi kardeşi Hassan’la birlikte avlanmak maksadıyla kaleden az bir miktar uzaklaşmamışlardı ki; her iki kardeş kendi yanlarında bulunanlar ile Velid’in ordusu ile karşılaştılar.Onlar ve İslam askerleri arasında kısa bir savaş başladı ve neticede Ukeydir’in kardeşi öldürüldü. Etrafındaki kimseler ise hemen kaleye sığınarak kalenin kapısını kapadılar. Ükeydir’in kendisi ise Müslümanlarca tutklandı. Halid onunla anlaşmada bulundu. Kaledekilere emrederek kapıyı İslam odusunun yüzüne açtığı ve silahlarını teslim ettikleri taktirde hataların bağışlanacağını ve kendisinin Allah Resulünun huzuruna götürüleceğini” söyledi. Müslümanların, sözlerine Sâdık kimseler olduğunu ve ahitlerini asla bozmadıklarını çok iyi bilen Ükeydir, kaledekilere emrederek kapıyı açmalarını ve kendi silahlarını Müslümanlara teslim etmelerini emretti. Kaledeki silahları 400 zırh , 500 kılıç ve 400 mızrakdan ibaretti. Halid, mezkur ganimetlerle beraber Ükeydir’i de yanına alarak Medine’ye doğru yola koyuldu. Halid,Medine’ye girmeden önce Ükeydir’in altın işlemeli kaftanını ki, o da sair sultanlar gibi mezkur kaftanı omuzlarına alıyordu. Ve onu Halid’in ihtiyarına bırakmıştı. Peygamber’e gönderdi. Bu altın işlemeli kaftanı gören bir takım dünya talep kimseler şaşkına dönmüşlerdi. Ama Peygamber elbiseye hiç itina bile göstermeden şöyle buyurdu:“Cennet elbiseleri bundan daha da çekicidir.” Ükeydir, Peygamber’in huzuruna varınca İslam’ı Kabul etmekten imtina etti. Ama Müslümanlara cizye vermeyi Kabullendi. Peygamber ona kıymetli bir hediye verdi. Ve “Abbas b. Bişr”e, onu sağ-salim “Dummet-ül Cendele” ulaştırmasını emretti. Tebük Seferi'nin Değerlendirilmesi Peygamber, bu meşakkatli seferinden düşmanla karşılaşmadan ve hiç savaşmadan döndükleri halde, manevi ve ruhi cihetten çok büyük muvaffakkiyetler elde etmişti. Öncelikle İslam ordusunun haysiyetini başka bir deyimle prestijini artırdı. Kendi azamet ve kudretini Hicaz halkının ve Şam sınırında yaşayan halkların kalbinde mustahkem kıldı. Dost ve düşman herkes, İslam ordusunu zamanın bütün kudret ve güçleriyle savaşabilecek ve onlara karşı koyabilecek bir güce eriştiğini ve onların kalbine büyük bir korku ve dehşet saldığını çok iyi biliyordu. İsyankarlık ve tuğyan ruhuna zatı gereği sahip olan etraftaki Kabileler, bu hakikatin farkına vardıklarında, bir müddette olsa bu tuğyan ve muhalefet fikirlerinden el çekmeye ve kendilerine konum gereği bir statü belirlemeyi kararlaştırdılar. Binaenaleyh, Peygamber Medine’ye geri döndükten sonra, o güne kadar da itaat etmeyen etraftaki Kabileler, birer elçi göndererek Müslüman olduklarını ve bundan böyle de mutlak bir itaat içinde bulunacaklarını ibraz ettiler. Öyle ki, bu yılın adını da “Amm-ül Vükud” koydular. İkincisi Müslümanlar, Hicaz ve Suriye Uhud boylarında yaşayan halklarla da muahede de bulunarak, bölgenin emniyetini te’min etmiş ve mezkur Kabile reislerinin Rum ordusuyla artık hiç bir birliktelik içinde olmayacağından emin olmuşlardı. Üçüncüsü O, bir çok meşakkatli seferiyle, Şam’ı bu bölgenin yol ve müşkülatlarıyla yakından tanınmış ve onlara, zamanın süper güçleri karşısında ordunun nasıl sevkedileceğini öğretmişti. Nitekim Peygamber’in vefatından sonra ilk olarak fethedilen bölgeler Şam ve Suriye idi. Dördüncüsü: Bu umumi seferberlik mümin ve münafıkları birbirinden ayırdı. Müslümanların cemiyetinde köklü bir tasviye yapıldı. ................. Büyük İslam alimi Allâme Cafer Subhânî’nin Ebediyet Nuru eserinden |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Değerli site ziyaretcileri... |
|
Sitemizin bütün bölümlerine erişmeniz için mutlaka üye olmanız gerekmektedir. Ücretsiz Üyelik işleminizi yaparak : Yardımlar Listesine,Sohbet Bölümüne,Soru ve cevap Bölümüne ve sadece üyelere açık olan bütün bölümlere ulaşabilirsiniz. Üye olmanızı önemle rica ederiz. Camimize Aşağıdaki Bankalar Aracılığıyla Bağış Yapabilirsiniz. Yapı kredi Bankası Kars Şb : 805.08.264 Web : www.isiklicamii.org ve www.karsehlibeyt.org e-mail : Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. İletişim : 0474 223 35 38 |
| Recep |
| 1 Sali |
| 1433 Hicri |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
![]() |
|
|
---------------------------------- |
| Bugün | 336 |
| Dün | 764 |
| Bu Hafta | 1100 |
| Bu Ay | 10763 |
| Tüm Zamanlar | 382947 |
![]() | 1000 Kayıtlı Üye |
![]() | 0 Bugün |
![]() | 0 Bu Hafta |
![]() | 6 Bu Ay |
![]() | Son Üye: abdulkerım |