Kars Ehlibeyt

  • Oturum Aç
  • Kayıt Ol
    Kayıt
    Yıldız işareti (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.
    İsim: *
    Kullanıcı Adı: *
    e-Posta: *
    Şifre: *
    Şifre Tekrarı: *
  • Arama Yap
Font Boyutu
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
ANASAYFA arrow GENÇLERİN DÜNYASI arrow Diğer Konular arrow Endülüs Müslümanları
Endülüs Müslümanları PDF Yazdır e-Posta
ImageMüslümanlar hicri birinci yüzyılın ilk yarısının sonlarında fetihlerin devamı olarak İberya yarımadasına yerleştiler.

Bu topraklar Müslüman ve Hıristiyanlar arasında bazen iyi ilişkilere ve bazen de sorunlara neden oldu.  

Müslümanlar İberya yarımadasına yerleştikten sonra İslam döneminde İspanya hakkındaki tarihi eserlerde de anlatılan nedenlerden dolayı, burada yaşayan insanlar Müslüman fatihlerle iyi geçindiler. Belki de bu birlikteliğin en önemli nedeni siyasi organlardaki bozukluk ve Hı­ristiyanların uzlaşıcı yapıları idi.
Aslında mevcut düzen devlet ve kilise güçlerine Müslüman­larla mücadele etme olanağı vermiyordu. Bunlar arasında yönetici sınıftan olan Hıristiyan elitleri ve üstün bazı din adamları Müslümanlarla mücadeleye kalkıştılar ama Müslümanlar için yeni bir sorun yaratamayınca Kuzey İspanya’ya doğru geri çekildiler. Yeni hâkimlerle mücadele etmek için ulaşılması zor dağlık bölgelere sığınıp fırsat kollamaya başladılar.

Müslümanlar İspanya’yı fethettiklerinde bütün İspanya’yı hâkimiyetleri altına alamadıkları göz önünde bulundurulmalıdır. Müslümanlar kabileci iç çatışmalarla uğraşmakla beraber as­keri güçlerini Pirne ve Fransa’nın güneyinde yoğunlaştırdılar. Frenklerle de çatışmaya girip yeni bir düşman cephesi açtılar.

İslami kuvvetler uzun süre Güney Fransa’da kaldılar fakat 732’de Frenklerle giriştikleri Poitiers savaşında yenildiler. Böylece İslam kuvvetleri Avrupa’da ilerlemekten geri kaldılar. Bu yenilgiyle birlikte Hıristiyanlar psikolojik açıdan bir rahatlama dönemine girdiler. Ve ar­dından Frenkler ve Kuzey Batı’ya sığınmış Hıristiyanlarla birlikte İslam tehlikesiyle müca­dele etmek amacıyla tek bir cephede yer aldılar.[1]

Görünüşe göre Müslümanların Endülüs’teki hâkimiyetlerinden sonra başka bölgelerde de göründüğü gibi, büyük bir grup İspanya Hıristiyan’ı İslam’ı kabul etti veya Araplaştı. İberya yarımadasının diğer Rum bölgelerinden coğrafi olarak inzivası antik dönemlerden beri daima bu bölgenin Doğu akait ve düşüncelerinin etkisinde kalmasına neden olmuştu. Fenikelilerin ardında miladi üçüncü yüzyılın başlarında Hıristiyanlık ve dördüncü yüzyılda Yahudilik bu­ralarda yayıldı. İskenderli Hıristiyan papaz Arius tarafından kurulan tevhidi bir inanç olup teslisi inkar eden Arianism düşüncesi de miladi beşinci yüzyılın başında bu bölgelerde bil­hassa Güney İspanya’da birçok taraftar topladı. Arius’un taraftarları miladi sekizinci yüzyılın başlarında çoğunlukla Müslüman oldular. Fakat Katolik kiliseye bağlı diğer Hıristi­yanlar Kuzey İspanya’ya göç ettiler ve Müslümanlar karşısında yeni bir cephe oluşturdular.

Hıristiyanlar, dağılan kuvvetlerini tekrar toparlayabilmek için büyük gayretlere giriştikleri dönemde İspanya Müslümanları iç ihtilaflarla boğuşuyorlardı. Bölünme Endülüs Müslüman­larının en büyük sorunuydu. Bu sorun Müslümanları daima ciddi tehlikelerle karşı karşıya bırakıyordu. Bu durum diğer nedenlere oranla etkili bir şekilde Hıristiyanların güçlerini bir araya getirmeleri için gerekli zeminleri hazırladı. Emevi hilafetinin son dönemlerinde bütün hilafet topraklarında kabileler arası, bilhassa Kahtani ve Adnani Araplar arasındaki, savaşlar artmaya başlamıştı. İspanya da bundan farklı değildi.

Buna ilave olarak bu bölgedeki Araplar ve Berberler arasındaki çatışma, bu toplumsal buh­ranı daha girift hale getirmişti. Bu çatışmanın nedeni Arapların daha verimli topraklara sahip olmalarından kaynaklanmıyordu. Belki cahili sünnetlere binaen Araplar, Berberlerden üstün olduklarını düşünüyor ve onlara karşı zalimce davranıyorlardı. Aynı zamanda Berberlerin idari işleri yönetmekten yoksun mahkum bir millet olduklarını düşünüyorlardı. Doğal olarak Berberler de bu gibi davranışlara tepki gösteriyorlardı. Nihayet Berberler 741’de Merdia böl­gesinde devlete karşı ayaklandılar. Bölge valisi bu ayrımcılığı gidermek için çare aramak ye­rine Berberleri şiddetli bir şekilde bastırdı.

Nitekim Araplar, Berberleri tarıma elverişli olmayan Leon, Galiciya ve Asturias dağlık bölgesine göndermekle kendilerinden uzaklaştırdılar. Berberler bu bölgede daima Kuzey İs­panya Hıristiyanlarıyla mücadele etmek zorunda kaldılar. Berberler bu durumdan hoşnut de­ğillerdi ve miladi sekizinci yüzyılda tekrar devlete karşı başkaldırdılar. Ayaklanma Galiciya bölgesinde başladı ve sakinlerinin çoğunun Arap olduğu Saragoza bölgesi dışında bütün Ku­zey İspanya’ya yayıldı. Berberler, Arap güçlerini yenmek için güçlerini üç kola ayırmışlardı. Bir grubu Toledo’yu muhasara etmekle, bir grubu Cordova’ya saldırmakla ve diğer grubu da Ceuta’da bulunan Şamlı kuvvetlerin gelişini engellemek için Algeciras bölgesinde kalmakla görevlendirmişlerdi.[2] Fakat bütün engellere rağmen Şamlı kuvvetler Endülüs’e girmeyi başardı­lar. Onların Endülüs’e girmeleriyle -Müslümanların birbirleri karşısındaki saflaşmala­rının yanında- Şamlılar ve Belediyun adında yeni bir cephe de Müslümanlar arasında açılmış oldu. İlk aşamada Musa bin Nesir ile Endülüs’e gelen Müslümanlara Belediyun ve daha sonra Belec bin Beşer Kuşeyri ile Endülüs’e gelenlere Şamlılar denildi.[3] İbni’l-Ebbar bu iki düşman grubu “Cundeyn” adıyla anmaktadır.[4]

Endülüs İslam toplumundaki çatışmalara karışan diğer bir grup da sonradan Müslüman olan İspanyollardı. Bu insanlar mevcut grupsal gurur, çatışma ve düşmanlıklardan dolayı hem Araplardan hem de Berberlerden nefret ediyorlardı.[5] Endülüs tarihinde Muvellidan denilen bu grup, daha sonra Endülüslü Arap kabilelerinin üstünlük iddialarına tepki gösterdi ve Endülüs Emevileri için ciddi sorunlar yarattı.

Endülüslü Müslümanlar arasında bu durum mağlup grubun (Hıristiyanların) tekrar teşki­latlanmaları için gerekli zemini hazırladı. Endülüs Emevi devleti de Doğu İslam dünyasındaki Abbasi hilafeti gibi sorunlar yaşıyordu. Bu da Hıristiyanların faaliyetlerini artırmalarına neden olmuştu. Nihayet birkaç aşamadan sonra Müslümanları 752’de Galaciya’dan kovmayı başar­dılar. Böylece Müslümanların hakir saydıkları o dağınık Hıristiyan grubu teşkilatlandı ve Müslümanlar aleyhine saldırıya geçtiler.

Endülüs Emevi valileri döneminin son yıllarında (713-756) Hıristiyanlar Asturias bölge­sinde sağlam ve seçkin bir konuma sahip oldular. I. Alfonso 752’de Kuzey Hıristiyanlarının rehberi oldu. O, Hıristiyan cephenin takviyesine çok önem veriyordu. İspanyanın mevcut du­rumu da onun menfaatineydi. Kuzey İspanya’da yaşayan Müslümanların çoğu Berberilerdi ve Araplara karşı ayaklanmışlardı. Bu kargaşalı durum hicri 132’de (m. 751) başlayıp beş yıl süreyle devam etti. Bundan dolayı bu bölgenin sakinleri olan Berberiler büyük zararlara ta­hammül etmek zorunda kaldılar. Hatta bu olaylardan dolayı çoğu İspanya’yı terk edip kabile­leriyle beraber Kuzey Afrika’ya yerleşmeye karar verdiler.[6]

Dağlık Kuzey bölgesinin su, hava ve coğrafi şartları ile birlikte Endülüslü Müslümanların Abdurrahman’ın saltanatının ilk dönemlerinde karşılaştıkları sorunlar göz önünde bulundu­rulduğu zaman bu bölgenin İslam kuvvetleri tarafından korunması imkansız gibi görünmekte­dir. Kuzey Batı İspanya bölgesinde alışkın olmadıkları Atlas okyanusunun sert rüzgarları esti­ğinden Müslümanlar iklime uyumda çok zorlanıyorlardı. Buna ilave olarak birçok doğal kay­nağın varlığı da bu bölgenin diğer bölgelerle irtibatını zorlaştırıyordu. İberya yarımadası Ku­zey ve Güney arasındaki irtifası yüksek bir ova gibiydi. Bugün buralara Mezita denilmektedir. Bu ovanın Kuzey sınırları Cantabria dağlarından Güney sınırı ise Cebelu’l-Şadat’tan oluşu­yordu. Toledo dağları da bu irtifası yüksek ovanın tam ortasında yer almış ve bölgeyi ikiye ayırmıştı.[7] Bu coğrafik durum Müslümanlar için sorundu ve Kuzey bölgesinden geri çekil­mede etkisiz değildi.

İberya yarımadasının Kuzey bölgesi Müslümanlar tarafından boşalmaya başladığı zaman Hıristiyanlar, rakiplerin tehditlerinden uzak konumlarını güçlendirip bunu sağlamlaştırmak için fırsat ele geçirdiler. Bu arada Frenkler de Güney sınırlarını Müslümanların tehlikesinden korumak için gerekli girişimlerde bulundular. 801’de Barcelona şehrini yedi ay muhasaradan sonra el geçirdiler.[8] Böylece Pirne’nin öbür tarafında bir karargaha sahip oldular ve bu ülke­nin iç işlerine karışmak için Kuzey İspanya Hıristiyanlarını takviye ettiler.

Yukarıda belirtilenlerin ışığında Hıristiyan Asturias devleti I. Alfonso zamanında İslami kuvvetler karşısında gösterdiği istihkamdan dolayı geniş sınırlara sahip oldu. I. Alfonso’dan sonra iş başına gelenler de Müslümanlarla girişilen çatışmalarda şehir ve kaleleri onarmak için etkili adımlar attılar. Bu arada II. Alfonso (791-842) Hıristiyanlara bir düzen verdi. I. Hişam ve I. Hakem (Emevi sultanları) iç sorunlarla boğuştukları zaman İberya yarımadasının Batı tarafından Müslümanları geri çekilmeye zorladı ve Lisbon sahrasına kadar ilerledi. O Frenk imparatorunun himayesine güvenerek Sharlman ile ittihat anlaşması imzalamak isti­yordu.[9] 

İslami fetihlerden sonra İspanya Hıristiyanları Müslümanların tehditlerinden korunmak amacıyla siyasi ve nizami asıl unsurları bu ülkenin Kuzey kesiminde toplamak için çabaladı­lar. Bu arada İspanya kilisesi merkezi olma özelliğini elden verdiğinden uzun bir süre dini teşkilatlanmadan yoksundu. Bu yüzden Hıristiyanlar kudretlerini sürekli kılmak için mukad­des Yakup destanını[10] gündeme getirip Kuzey İspanya’da yeni bir kilise teşkilatı kurdular.  

İslami Sınırda Castilla Devletinin Ortaya Çıkışı

Dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar Asturias padişahlığına ilave olarak Katalonya, Navara ve Aragon gibi bazı Hıristiyan emirlikler Kuzey İspanya’da ortaya çıktı ki bunların en önem­lisi Castilla idi. O dönemlerde Doğu İspanya bölgesinde yer alan Ebro nehrinin olduğu ve­rimli topraklar henüz Müslümanların hakimiyeti altındaydı. Bu bölgenin merkezi olan Sarcastic şehrinden bölgeyi yönetiyorlardı. Söz konusu bölgede yaşayan Müslümanlar her taraftan düşmanın tehdidi altındaydı. Bu yüzden düşmanın saldırılarından güvende kalmak için sağlam kaleler yaptılar. Buna rağmen Asturias, Cantabria ve Bace Hıristiyanları devamlı Müslümanların yaşadıkları yarımadanın Kuzeydoğusuna saldırılar düzenlediler. Nitekim bu peyderpey saldırıların sonucunda bölgenin önemli bir kısmını ele geçirdiler. Böylece elit Hı­ristiyanlar ve tekke sahipleri, Müslümanların bu geniş arazilerine sahip oldular. Bu insanlar, Müslümanların tepkileri sebebiyle ve yeni edindikleri arazileri korumak amacıyla Müslü­manların sakin oldukları bölgenin Doğu ve Güney kesimlerinde kısa zamanda antik kuleler gibi sağlam birçok kale inşa ettiler. Müslümanların Kaştale dedikleri bu bölgeye İspanyolca Castilla adını verdiler.[11] Bölgede birçok kalenin olmasından dolayı bazı İslami kaynaklar söz konusu bölge için Kilaâ tabirini kullandılar.[12] Bu kalelerde yaşayan Hıristiyanlar daima savaşa hazırdılar. Bu insanlar kayıtsız şartsız Asturias devletine bağlıydılar ve devlet de bu insanları savunuyordu. Ancak 930’da Castilla bölgesinin önde gelenleri Asturias padişahlarına itaate yanaşmadılar ve Borghose merkezli Castilla adlı bağımsız bir devlet kurdular.[13] Bu devlet daha sonra geniş İslam topraklarının önemli bir kısmını ele geçirdi ve takriben bütün Hıristiyan emirliklerini hâkimiyetleri altına aldılar. Böylece büyük bir Hıristiyan saltanatına dönüştüler.

Aslında Kuzey İspanya’da birçok Hıristiyan emirliğin ortaya çıkması Hıristiyan cephe­sinde ihtilafın olduğunu gösteriyordu. Emirliklerden her birine has bölgesel ve kavmi duygu­lara sahip oldukları için Müslümanlara karşı ortak bir siyaset güdemiyorlardı. Aralarında da dostluk ilişkisi yoktu. Her emir tasarruf ettiği bölgeyi bütün gayretiyle savunmaya çalışıyordu. Aynı şekilde Hıristiyan emirliklerden hiçbiri kültür ve medeniyete sahip olmadığı için diğer emirliklerde yaşayan insanları cezbedemiyorlardı. Hatta bazen içlerindeki çelişkiler o kadar artıyordu ki Hıristiyan eşraf, diğer Hıristiyan rakibiyle mücadele etmek için Müslümanların safına katılıyordu.[14] Bu ihtilaflardan dolayı Hıristiyanlar X. yüzyılda Endülüs Müslümanlarının sınırlarını ciddi şekilde tehdit edemiyorlardı. Müslümanlarla savaşları bu dönemde hudut sa­vaşlarıyla sınırlıydı.

Endülüs İslam toplumunun farklı kültürel, kavmi ve dini gruplardan dolayı kendine has bir karmaşıklığa sahip olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Bu toplumda Emevi sultanları akıllı ve mantıklı bir siyaset gütmüyorlardı. Sosyal dengelere dikkat etmedikleri gibi münasip dini ve kültürel ortamın yaratılması için de herhangi bir girişimde bulunmuyorlardı. Bazı kavim­leri diğer bazılarından üstün tutuyorlardı. Doğal olarak bu siyasetleri başka grupların tepkile­rine neden oluyordu. Halbuki bu dönemde Hamiri’nin ifadesiyle Müslümanların etrafını Hı­ristiyan esnafları çevrelemiş ve durmadan kaos yaratıyorlardı.[15] Netice itibariyle Endülüs İslam toplumunun, her gün farklı amaçlarla ortaya çıkan ve daima artan ihtilaflar, ayaklanmalar ve fitnelerle boğuştuğunu söylememiz gerekir.    

Her halükarda Endülüs’teki İslami devlet merkezi bazen ülkeyi yönetmek için gerekli güç ve kudrete sahipti. Bazen de sorumluluğunu yerine getirmek için gerekli güce sahip olmadı­ğından ülke buhrana ve taifeler sultanlığı olmaya doğru gidiyordu. Bu iniş ve çıkışlar on bi­rinci yüzyıla kadar devam etti ve bu tarihten sonra merkezi otorite ortadan kalkıp taifeler sul­tanlığı her yerde görünür oldu.[16]

Onuncu yüzyılda Endülüs Emevi devleti Hilafet unvanını kullanmaya başladığı dönem­lerde Abdurrahman Nasır, Kuzey İspanya Hıristiyanları arasındaki ihtilaflardan yararlanarak mantıklı kararlar aldı. Böylece İslam Endülüs’ünü bir yere kadar düzene soktu ve iktidarlı bir şekilde mahalli yöneticilerin girişimlerini engelledi. Bununla birlikte bu dönemde Müslü­manların sınır güvenliklerini Aksa ve Adna olmak üzere iki önemli bölge ile sınırlandırdı. Aksa, Sarcastic havzasını kapsarken Adna bölgesi de Castilla padişahının saldırıları karşısında Müslümanların muhafız cephesi konumundaydı ve Toledo’dan Medine-i Salim’e kadar uza­nıyordu.[17]

Kısa bir süre sonra İbni Ebi Amir gibi büyük bir şahsiyet yeni güçlerle savaş ve siyaset meydanına ayak bastı. Cesur girişimlerinden dolayı bir süre Kuzey İspanya Hıristiyanlarına korku saldı ve birçok saldırılar düzenleyip bütün Kuzey bölgesine ve Hıristiyan devletlerin merkezlerine ciddi zararlar verdi. Hatta çatışmalarının birinde Hıristiyanların çok değer verip mukaddes bildikleri Santiago şehrini ele geçirdi.[18] Fakat İbni Ebi Amir’in dönemi uzun sür­medi. Bu olaylardan sonra Hıristiyanlar arasında dini duygular şiddetlendi ve Hıristiyanlık taassubu onları Müslümanlar karşısında tek bir cephede topladı. Hıristiyan ve Müslümanlar arasındaki savaşların formu değişti ve dini bir hüviyete büründü.

Bundan sonra Hıristiyanlar toprak kurtarma hareketini dini değerlerle başlattılar. İç ihti­laflarını azaltmakla beraber İspanya dışındaki diğer Hıristiyanların maddi ve manevi yardım­larından yararlandılar. Bunun karşısında İslam Endülüs’ü İslam dünyasından çok uzaktı ve geniş İslam coğrafyası ile hiçbir siyasi ilişkisi yoktu.[19] Büyük İslam dünyasının bu küçük uzvu, 300 yıldan fazla iç fitneleri bertaraf etmekle beraber Kuzey İspanya Hıristiyanlarının saldırı ve hileleriyle de mücadele etti. Bu konum aşamalı bir şekilde iktidarını kaybetmesine ve o güne kadar var olan görünür birliğini de on birinci yüzyılda elden çıkartmasına neden oldu.

Bütün bunlara rağmen Müslümanlar hicri beşinci yüzyıla kadar Kuzey İspanya Hıristiyan­larına karşı üstünlüklerini korudular. Fakat Müslümanlar arasında bu yüzyılda görünen iç ih­tilaflar Endülüs Emevi hilafet devletinin kurumlarına da sirayet etmişti. Böylesi bir durumda Endülüs Emevileri hâkimiyetleri boyunca bir şekilde zarar gören farklı unsurlar ve Müslüman gruplar, Hıristiyan hâkimlerin tahrik ve teşvikleriyle siyaset meydanına ayak bastılar. Netice itibariyle İslam Endülüs’ü dini ve kültürel birliğe sahip olmakla beraber siyasi merkez olma özelliğini yitirdi. Kuzey İspanya’da Müslümanların bu vaziyetini müşahede eden Said Talitli, Endülüs Emevi devletinin askeri durumu hakkında şöyle demektedir: “Savunma sisteminde zaaflar baş göstermişti. Bu yüzden Müslümanlar, Hıristiyanların saldırıları karşısında önemli bir engel oluşturamıyorlardı.”[20]

Endülüs Müslümanları düzenden yoksundular ve her gün işlerini biraz daha gevşetiyor­lardı. O güne kadar etkisiz olan Hıristiyan hâkimler bundan sonra İspanya dışındaki diğer Hıristiyanların yardımlarıyla eksikliklerini gidermek için çabaladılar. Böylece kısa bir süre sonra siyasi ve askeri alandaki üstülüğü ele geçirdiler. Batılı yazarların “Kurtarma” veya “Geri Alma” hareketi dedikleri bu olgu, hızlı bir şekilde ilerlemelerine neden oldu. Nihaye­tinde de Endülüs İslam ülkesini istila ettiler.

İslam Endülüs’ündeki Uyumsuzluklar

On birinci yüzyılda İslam Endülüs’ünü içine alan ayrışma ve düzensizlik, daha önceki dö­nemlerden kalan doğal siyasi ve sosyal etkenler silsilesinin sonucuydu. Merkezi hükümet ku­rulduğu ilk günden itibaren toplumsal yapı ve Endülüs’ün diğer özelliklerine dikkat etmeden kendisine has yönelimle ülkeyi idare etmeye çalışıyordu. Hiçbir zaman yöneticiler ülkedeki farklı kavimler ve gruplar arasında bir bağ oluşturmak için çaba göstermediler. Bu siyasi tu­tum ve davranış farklı grupların rahatsızlığına neden oluyordu ve bazen de farklı fitnelerin çıkmasına zemin hazırlıyordu. Bu ihtilaflar dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında çok artmaya başladı ve Endülüs Emevi devletinin temellerini sarstı. Onuncu yüzyılda Abdurrahman Nasır, farklı grupları celb edebilmek amacıyla hilafet teşkilatını kurdu. Fakat o da ülkeyi idare etmek ve düzeni sağlamak için gruplara doğru yönelmeyip daha çok valilerden yararlandı. Bu durum Arapların ve Berberlerin itirazına neden oldu. Daha sonra İbni Ebi Amir sultasını sağlamlaş­tırmak gayesiyle Berberleri siyaset sahnesine çekti ve onlardan gücünün temel taşları mahla­sıyla istifade etti. Bu durum diğer grupların kin ve nefretine neden oldu ve İbni Ebi Amir’den sonra onuncu yüzyılın sonlarında merkezi hükümet düzenini tamamen kaybetmelerine sebep oldu. İktidarı ele geçirmek ve mücadele meydanında kendini göstermek için fırsat kollayan farklı unsurlar faaliyet için ortamı müsait gördüler.[21] Kavmi ve mahalli taassuplar, Arap eşrafı­nın üstünlük iddiaları, Endülüs’ün derin nehirleri ve dağ silsileleri gibi coğrafi yapıdan kay­naklanan ilişki kopukluğu ve ülkeyi parçalara bölme eğilimleri bu durumun meydana gelme­sinde önemli roller oynamıştı. Nitekim onuncu yüzyılda servetin artmasından dolayı hayatın dış görünüşü ve maddi boyutu Müslümanların gözlerini o kadar karartmıştı ki düzenin ve vahdetin korunması için herhangi bir şey yapmadıkları gibi menfaatleri için birbirleriyle meşru olmayan rekabetlere giriştiler.[22]

1009-1010 yıllarında Endülüs Emevi hilafeti yıkılmadan önce anlaşmazlıklar ve ihtilaflar o kadar arttı ki her grup Emevi hanedanından bir kişinin etrafında toplandı. Berberiler Mustain’in diğer taifeler ise Mehdi’nin hilafet iddialarını destekliyorlardı.[23] Mustain, rakibini yenmek için Castilla Hıristiyanlarından yardım istedi. Mehdi de Medine-i Salim’i Hıristiyan­lara vermek karşılığında Barcelona’ya hâkim Frenklerden yardım aldı.[24] Böylece Emevi hilafeti­nin iddiacılarının yol göstericilikleriyle hicri beşinci yüzyılda Hıristiyanlar doğrudan Müslümanların iç çatışmalarına karışmaya başladılar.[25] Hilafet iddiacılarının bu küçük düşü­rücü durumunun Endülüs Müslümanlarının dini ve milli duyguları üzerinde çok olumsuz et­kileri oldu ve bütün Müslümanları tek bir bayrak altında toplamayı imkansız kıldı.

Endülüs hilafet devleti iç çatışmalarla boğuştuğu dönemde Berber önderler ve daha önce vezir, kadı, vali ve devletin diğer organlarında makam sahibi olan Arap kabilelerinin reisleri kendi başlarına hareket etmeye başladılar ve sakin oldukları bölgelerde bağımsızlıklarını ilan ettiler.[26] Kısa bir zaman içinde otuz-kırk şehir devleti ortaya çıktı ve bu bölgenin tarihinde Muluku’l-Tevaif adıyla meşhur oldu.[27]    

Bu küçük devletlerin büyük zararlara neden olduğunu hatırlatmamız gerekir. Bencillik, gu­rur, yersiz taassuplar, başkalarına dayanma, gözü doymazlık ve halkın maslahatlarına itina­sızlık bunların belli başlı özellikleriydi. Kavmi menfaatçi isteklerin gruplar arası düşmanlık­ları o kadar yaygındı ki Kur’an’ın İslami birlik için Müslümanlara yüklediği sorumluluklar tamamen unutulmuştu. Bu kargaşa yüzünden Endülüslü Müslümanlar bölgenin en güçlü ve ileri devletine sahip iken birden kendilerini iç çatışmaların içinde buldular. Nitekim İspanya İslam tarihinin en acılı dönemleri artık başlamıştı.

Endülüslü Müslümanların içler acısı bu durumlarından asılsız ve nesepsiz herkes yarar­lanmaya çalışıyor ve her bahaneyle fitne ateşini yakıyorlardı. Bölgenin güçlü rakiplerinin elle­rinden gittiğini gören fırsatçı Hıristiyanlar da faal bir şekilde bilhassa sınır bölgelerinde gö­rünmeye başladılar.[28] Güçlünün zayıfın sınırlarına göz diktiği bir durum ortaya çıkmıştı. Zayıf­lar da kendilerini korumak için Hıristiyan veya Müslüman güçlü komşularına sığınıyorlardı. Sonunda güçlü olan bazı şehir devletleri diğer şehir devletlerine galip geldiler veya onları himayeleri altına aldılar. Berberler Güney Endülüs, Gırnata ve Malca gibi bölgelerde üstün­lüğü ele geçirdiler. Güney Batı ve İşbiliye bölgesinde Beni İbad Arapları üstün konumdaydı ve Güney Endülüs Berberleri çatışmaya girdiler. Sonunda Güney Berber’i emirlerini yenip bölgeyi istila ettiler. Müslüman emirliklerin iç çatışmalarını gören Hıristiyan devletler farklı bahanelerle Müslümanların iç işlerine karışıyorlardı. Zayıfları yanlarına çekip hakimiyetleri altına alabilmek için güçlü yöneticileri zayıf yöneticilere karşı tahrik ediyorlardı. Müslüman emirler de düşman tehditlerine itina etmeden birbirlerine saldırma düşüncesi içindeydiler. Bu amaç uğruna savaş, komplo ve hilelerle ortaya çıkıyorlardı. Bazen de satın aldıkları etkili şa­hıslardan veya imzalanan anlaşmalardan faydalanmaya çalışıyorlardı.[29]

Muluku’l-Tevaif döneminin kötü durumu sadece siyasi sarsıntıdan kaynaklanmıyordu. Ahlaki yozlaşma ve adaletsizlik bunun en önemli nedenlerindendi. Bu yüzden yöneticiler hâ­kimiyetlerini sağlamlaştırmak için fakihlere ve din adamlarına sığınıyorlardı. Fakat bu insan­lar da fazilet caddesinden sapmışlardı ve sallantıda olan bu iktidar odaklarına yönelmişlerdi. Dünya malı ve makamını elde etmek için ilim elbisesini nefsani arzularla kirletmeye ve bu uğurda emirlerin zulüm ve cefalarını tevcih edip halkın nezdinde güzel göstermeye hazırdılar. Bu dönemde Endülüslü fakihler meşru olmayan bir şekilde siyasete karışıyor ve dini adıyla emirlerin istedikleri fetvaları veriyorlardı. İbni Hazm bu hususta şunları söylemektedir: “Fa­kihler dünya ile meşguller ve emirlerin himaye ve hediyelerine sahip olmak için fitneleri tev­cih ediyorlar. Bu işleriyle hakimleri günah ve sapkınlığa teşvik ediyorlar.”[30] İbni Hayân da hakikat talibi fakihlerin olmamasından yakınmakta ve fakihlerin zulüm ve ahlaki rezalet kar­şısında susmayı tercih etmelerini kınamaktadır.[31] İbni Makri de şöyle demektedir: “Eskiden sultanlar âlimlerin yanına gidiyorlardı ama bu dönemde âlimler sultanlara doğru koşmakta­lar.”[32]

Muluku’l-Tevaif döneminde Endülüs, Müslümanların değersiz konular hakkındaki kutup­laşmalarına ve rekabetlerine sahne oldu. On beşinci yüzyıla kadar devam eden bu iç çekiş­melerden dolayı 1085’te Toledo şehri Hıristiyanların eline geçti. Bu çatışmalarda bazen Müslüman emirler rakiplerini yenebilmek için Hıristiyanlardan yardım alıyorlardı.[33] Birçok emirliğin devlet organında Hıristiyanlara ilave olarak Yahudiler de çalışıyorlardı. Bunlardan bazıları çok önemli makamlarda bulunuyorlardı.[34] Örneğin Muhtesim’in veziri Sahibu’l-Me­riye Yahudi idi.[35] Müslümanlar İspanya’yı fethettikleri ilk günden itibaren Yahudilere farklı makamlar vermişlerdi. Fakat on birinci yüzyılın başlarından itibaren Hıristiyanlar siyasi ve askeri alanda Müslümanlardan üstün olduklarında Yahudiler farklı bahanelerle Müslümanlara karşı Hıristiyanları desteklediler. Yahudilerin bu yardımlarından dolayı on birinci yüzyılın ortalarında II. İskender İspanya Hıristiyan din adamlarına Yahudileri savunmalarını istedi ve mektubunun devamında şöyle dedi: “Yahudilerin konumları Müslümanlardan farklıdır. Dağı­nık ve münferit bir şekilde yaşamak zorunda kalan ve ebedi pişmanlık içinde olan bu taifeyi Allah’ın rahmeti kapsamıştır. Dolayısıyla hiç kimse onları öldürmemeli. Fakat Müslümanların öldürülmesi revadır. Zira Hıristiyanlara eziyet ve işkenceler etmiş…”[36]

Bu dönemde Endülüslü Müslümanlarla birlikte yaşayan sonradan Araplaşmış kimseler düşmanlık, fitne, nifak… çıkarmada hiçbir çabadan sakınmadılar ve İslami bölgelerin tekrar alınması için Hıristiyan devletlere önemli hizmetlerde bulundular. Bu işlerinden dolayı niha­yet meşhur Endülüslü filozof İbni Rüşd onlar hakkında şöyle bir fetva verdi: “Muâhidler (son­radan Araplaşanlar) de Hıristiyanlarla işbirliği yaptıkları için İslam ülkesinden kovulmaları bir an bile gecikmemelidir.”[37]

Emirler kendi hâkimiyetleri altında olan bölgelerin idaresi hususunda hak ve insaftan uzaklaştılar ve hiçbir sözlerinde durmadılar. Onlar ülkeyi kendi şahsi malları olduğunu düşü­nüyorlardı. Halktan ağır vergiler almalarına rağmen onlar karşı mesuliyet duygusuna sahip değillerdi. Bu gelirleri saray ve gezi alanları inşa etmek ve şairler ve etkili kimselere hediyeler sunmak için kullanıyorlardı. Müslümanların menfaatlerini bir tarafa bırakıp kendi şahsi men­faatleri için birbirleriyle rekabet ediyorlardı.[38] Hâlbuki halkın genelinin maddi durumu kö­tüydü ve hatta bazen açlıktan ot yiyorlardı…[39] İbni Hazm’ın beyanı o dönemi iyi bir şekilde açıklamaktadır. O şöyle demektedir: “Allah’ım! Bu diyarın büyüklerinin zulüm ve fesatlarını senin dergâhına şikâyet ediyorum. Onlar şeriat hükümlerini icra etmekten el çekip dünya ma­lına yöneldiler. Saraylar yapmak ve dünya hayatının diğer ziynetleriyle meşgul oldular. İfrat derecesindeki bir tamahkârlıkla çok fazla mal biriktirdiler. Bundan dolayı bayındırlıklar viran oldu. Halklarını zorluklar içinde unuttular ve düşmanlarına güvendiler.”[40]

Muluku’l-Tevaif döneminde hakimler, vezirler ve kabile reisleri arasında ahlaki, sosyal ve iktisadi yozlaşma baş göstermişti. Halkı arasında da şarap, faiz, hırsızlık… gibi kötü işler re­vaçtaydı. Nitekim bu kötü durumdan dolayı bazı insanlar “bu durum ancak peygamber tara­fından ıslah edilebilir” demişlerdir.[41] Her halükarda bu dönemde bu kötü işlerin yaygınlaşması yeni hakimlerin saldırıları karşısında halkın dayanma gücünü zayıflattı. Bu yüzden Endülüslü Müslümanlar ne zaman düşman kuşatması altında kaldılarsa teslim oldular.

İspanya Hıristiyanlarının Konumları

Kuzey İspanya Hıristiyan devletleri kuruldukları ilk günden on birinci yüzyıla kadar Müs­lümanlar karşısında Hıristiyanlığı savunup bunun propagandasını yapmaya istekli değillerdi. İslami bölgelere saldırılarının nedeni ganimet elde etmek ve varlıklarını koruyup özgür kal­maktı. Müslümanların topraklarını almak için herhangi bir plan ve projeleri yoktu. Fakat za­manında Batı Avrupa’nın en güçlü siyasi kurumu olan Endülüs hilafet devleti yıkılınca Müs­lümanların İspanya Hıristiyanlarına düzenli saldırıları son buldu ve Hıristiyan hakimlerin teş­kilatlı saldırıları başladı. Bu Hıristiyan hakimlerin İspanya dışındaki Hıristiyanlardan yardım görmeye başlamaları önemli değişimlere kapı araladı. Böylece Endülüs Hıristiyan toplu­munda geçmişi olmayan “toprakları geri alma” hareketi etkin bir şekilde ortaya çıktı. Hıristi­yan dini kurumlarının İspanya Hıristiyan devletlerine aralıksız yardım etmeleri, bu devletlerin her gün siyasi ve askeri alanda güçlenmelerine ve aşamalı bir şekilde Endülüs hakkında kader belirleyici rollere sahip olmalarına neden oldu.

İspanya Hıristiyanları arasında dini bağlılık Kloni şehri Hıristiyanlarının yardımları saye­sinde daha da arttı. Bunun etkileri on birinci yüzyılın ilk yarısında bütün İspanya’da göründü ve papalar bile bu ülkenin iç işlerine karışmaya başladılar. Örneğin Papa II. Urban Klermon, şurasında Hıristiyanları haçlı savaşlara davet etti ve İspanya Hıristiyan savaşçıları savundu. Yine Papa II. Urban ziyaret amacıyla Beytu’l-Mukaddes’e gitmek isteyen Hıristiyanlara bu­nun yerine yol masraflarını Müslümanlarla girişilen savaşlarda harabeye dönen İspanya şe­hirlerinin tamiri için harcamalarını tavsiye diyordu. O, Hıristiyanlara: “Endülüslü Müslüman­larla savaşmak büyük bir onurdur ve bunun önemi Doğu haçlı savaşlarından az değildir” di­yordu.[42]

Böylece on birinci yüzyıl boyunca İspanya dışındaki Hıristiyanlar “toprakları geri alma” hareketini takviye etmek için İspanya Hıristiyanlarıyla köklü ilişkiler kurdular ki bunun en önemli getirisi Toledo şehrinin fethi idi. Nitekim Hıristiyan dini kurumların yardım ve yol göstericilikleri sayesinde İspanya Hıristiyan devletler arasında o güne kadar olmayan dini ve siyasi birliktelik ortamı doğdu. Bunun neticesinde bu devletler İberya yarımadasında çok iyi imtiyazlara sahip olmalarına rağmen İspanya’nın yarısını hâkimiyetleri altına aldılar. Böylece bu topraklarda köklü bir konuma sahip oldular. Bu süreçten sonra hedefleri de doğal olarak değişti. Eskiden yeni hakimler yağmalama ve ganimet ele geçirme gayesiyle Müslüman top­raklara saldırma düşüncesi taşıyorlardı. Fakat bu süreçten sonra çok değiştiler ve ciddi bir şekilde yarımadayı tekrar almak için çabaladılar. Bundan azına da razı olmuyorlardı.[43] Müslü­manlar ise telafisi olmayan bir dağılma süreci içindeydi. Durum yeni hakimlerin istedikleri şekilde değişiyordu ve artık üstün konuma sahip olmuşlardı.

 

Yöneticilerin Murabitun’dan Yardım İstemeleri

Endülüs İslam topraklarının kalbinde yer alan Toledo şehri Hıristiyanların eline geçmişti. Bu şehir yarımadanın merkezinde Tace nehrinin Doğusundan Batısına kadar geniş bir alanı kapsıyordu. Hıristiyanların bu bölgeyi ele geçirmeleri Müslümanların kalelerinin fethedilmesi anlamına geliyordu. Bu olaydan sonra Güney bölgesinden Kurtuba dağlarına kadar yayılan bölgelerdeki bütün bağlar, mezralar ve şehirler Hıristiyanlar tarafından fethedildi ve İslami bölgenin merkezinde derin bir çatlak oluştu.[44] Bundan sonra artık Endülüslü Müslümanlar haraç ödemek ve hediyeler takdim etmekle tehditleri savuramıyorlardı. Ya teslim olacaklardı ya da günbegün güçlenen Murabitun (Kuzeybatı Afrika) Müslümanlarından yardım isteye­ceklerdi. Uzun meşveretlerden sonra ikinci seçeneği tercih ettiler.[45]

Murabitunluların Endülüs’teki varlıkları Müslümanlar üzerinde olumsuz etkileri oldu. Bunlar İslami birlik için gerekli girişimlerde bulunmadıkları gibi dar görüşlülükten kaynakla­nan sert tutum ve davranışlarıyla bu bölge Müslümanlarını avare kıldı.[46] Nitekim Murabitunlular Kuzeybatı Afrika’da bedeviler gibi yetişmişlerdi. Hâlbuki İslami Endülüs’ün ortamı çok farklıydı. Bu yüzden Endülüs ortamına uyum sağlayacak güç ve yetenekten yok­sundular. Benimsedikleri siyasete göre dinin zahiri boyutu diğer boyutlarından daha önem­liydi.

Bu açıdan Endülüs’ün canlı kültürünün önüne set oldular. Buna ilave olarak iktisadi açıdan zor şartları Müslümanların üzerine yüklediler. Murabitunlular Endülüs’ün önde gelen büyükle­rine halkın mallarına saldırmama sözü vermişlerdi. Fakat Gırnata’ya saldırdıklarında bölge ahalisinin malları da yağmalandı. Böylece Endülüslü Müslümanlar Hıristiyan tehditleriyle birlikte Murabitunluların da baskıları altında yaşamak zorunda kaldılar. 

 

Muvahhitlerin İspanya’daki Çatışmalara Karışmaları

Murabitunluların yıkılmasından sonra İslami Endülüs birçok fitne ve buhran içinde kaldı. Bu arada Hıristiyan hakimler Güney Endülüs’ü ele geçirmek için durmadan Müslümanlara saldırıyorlardı. 1146’da Kuzey Afrika’dan Endülüs’e gelen Muvahhitler Hıristiyanların bu yayılmacı politikaları önünde büyük engel teşkil ediyorlardı. Fakat Muvahhitlerin de İslami cephenin takviyesi için herhangi bir program ve projeye sahip olmadıklarını hatırlatmamızda yarar vardır. Bu insanlar ilk başlarda Endülüs’e yerleşmek için Hıristiyanlarla beraber Murabitunlar ve diğer fitneci gruplarla mücadele etmek zorundaydılar. Bu yüzden iyi bir ko­numa sahip olamadılar. Her ne kadar bazen Mağrip’ten büyük ordular hazırlayarak İspanya Hıristiyanlarına saldırıp geçici bir süre için Hıristiyanların gönüllerine korku saldılarsa da Hıristiyan İspanya ile İslami Endülüs arasındaki güç dengesini değiştirecek yeterli imkana sahip değillerdi.[47] Onlar da Endülüslü Müslümanların çıkarlarını az düşünüyorlardı ve daha çok bu bölgenin karışıklığından kendi menfaatleri doğrultusunda yararlanmak istiyorlardı. Bundan ötürü en güçlü oldukları dönemlerde bile ancak Merşigâle, Belensiye (Valencia), İşbîliye (Sevilla), Kurtuba gibi birkaç bölgeyi hakimiyetleri altına alabildiler. Netice itibariyle diğer Müslüman şehirleri olduğu gibi Hıristiyanların ellerinde kaldı.[48]

On ikinci yüzyılın ortalarında ve Muvahhitlerin Endülüs’e hakimiyetleri döneminde bölge Müslümanları üç taraftan saldırıya maruz kaldılar. Yarımadanın doğu tarafından Aragon (Ergûn) devleti, merkezi bölgede Castilla ve Doğu tarafından yeni bağımsızlığını kazanmış Portekiz devleti Müslümanlara baskı yaptılar. Bu üç Hıristiyan devlet on üçüncü yüzyılın or­talarına kadar yarımadanın en güçlü devletleri idi. Müslümanlarla giriştikleri aralıksız savaş­lardan tek amaçları toprak işgaliydi. Her ne kadar bu devletler arasında sorun çıkmaktaysa da Müslüman kuvvetlerle karşılaştıklarında birliklerini koruyorlardı. Sonuçta büyük başarılar kazandılar. Tabii İspanya dışındaki Hıristiyanların yardımları da bunda etkiliydi. Buna karşı İslam dünyası Endülüslü Müslümanlara yardım etmemekle beraber Endülüslü Müslüman ha­kimler de Hıristiyan kuvvetlere karşı birbirleriyle anlaşma kurmuyorlardı. Bazen o kadar bir­birleriyle uğraşıyorlardı ki Müslümanların diğer büyük şehirleri Hıristiyanlar tarafından işgal ediliyordu. Bugün Portekiz diye anılan ülke Endülüslü Müslümanların iç çatışmaları sonu­cunda ve 1157 ile 1177 yılları arasında Hıristiyan güçler tarafından ele geçirildi.[49]

Bu hakimler Müslümanlardan aldıkları bölgeleri koruyabilmek için on ikinci yüzyılın ikinci yarısında yarımadanın farklı bölgelerinde askeri gruplar kurdular.

Lakin İslami cephede Hıristiyanlara karşı her hangi bir plan yapılmadığı gibi Hıristiyanla­rın tasarruf ettikleri bölgeler hakkındaki iç ihtilaflarından da istifade etmiyorlardı. Hatta bazen Hıristiyan tarafların gönlünü alabilmek için çatışmalara da giriyorlardı.[50]

XIII. Yüzyılda Endülüs Müslüman Kuvvetlerin Dağılışı

Hıristiyan hakimlerin yaygın işbirlikleri ve Muvahhitler öncülüğündeki Endülüslü Müslü­manların kötü durumu kuvvetler dengesinde köklü değişimlerin habercisiydi. Artık İspanyalı Hıristiyanlar üstünlük iddialarıyla birlikte Endülüslü Müslümanların kontrolleri altında olan Kuzey Endülüs’ü de topraklarına katmak istiyorlardı. Nitekim İkâb (1212) savaşında Müslü­manların haçlı kuvvetlere yenilmeleriyle bu hedeflerine de ulaştılar.[51]

Sonunda Müslümanlarla giriştikleri kaç asırlık mücadeleden sonra İberya adasında Müs­lümanlara karşı galip geldiler. Bu arada her ne kadar Beni Nasr devletini (Gırnata bölgesi) doğrudan hakimiyetleri altına almadılarsa da bu Müslüman devlet de siyasi açıdan Castilla devletine bağlıydı.

Hakimiyetleri Gırnata bölgesi ile sınırlı olan Beni Nasr devleti on beşinci yüzyıla kadar varlığını korudu. Bunda birçok faktör etkili olsa da asıl faktör Castilla ve Aragon Hıristiyan devletlerinin rekabetleri idi. Castilla devleti, Aragon devletinin Güney İspanya ve bölgenin stratejik sahillerine ilerlemesini engellemek için Beni Ahmer ile anlaştı ve onu himayesi altına aldı. Bu vesileyle Aragon devletinin yayılmacı politikalarını kontrol etmek istiyordu.[52]

Bu iki Hıristiyan devlet iç sorunlarından dolayı uzun zaman Endülüslü Müslümanların son kalesini ele geçirmek konusunda anlaşamadılar. Fakat on beşinci yüzyılın ikinci yarısında rekabeti bir tarafa bırakıp siyasi bir birlik kurduktan hemen sonra Beni Nasr devletini de orta­dan kaldırdılar.

Müslümanlar on üçüncü yüzyılın ortalarına kadar İspanya’da Hıristiyan devletlerin ilerle­melerine ve otorite taleplerine tepki gösteriyorlardı. Fakat bu tarihten sonra ayrışmalardan ve İslam dünyasının özellikle Batı bölgesinin içine düştüğü zaaftan dolayı Hıristiyanların İslam topraklarında ilerlemelerine herhangi bir cevap veremediler. Bu dönemde Muvahhitler devle­tinin harabeleri üzerinde dört bağımsız devlet kurulmuştu.

1- Beni Hafs, 1230’da Tunus’ta

2- Beni Ziyyan (Beni Abdulvadi), 1235’te Talemenke’de (Talamanca)

3- Beni Meryen ile Beni Adlu’l-Hak, Muvahhitlerin son bekaları da 1269’da ortadan kal­kınca Fas’ta kuruldu.

4- Beni Nasr devleti 1338’e kadar Güney Endülüs ve Gırnata’da varlığını sürdürdü.[53]

Bu devletler kendi aralarındaki ayrılıklardan dolayı Endülüs’e önem vermediler ve hiçbir zaman ciddi bir şekilde bölge Müslümanların tekrar eline geçebilmesi için bir şey yapmayıp kaderlerini belirlemeyi yeni fatihlere bıraktılar. Bu dönemde İslam dünyasının Doğusu da Moğolların amansız saldırılarından dolayı çok karışıktı.  Fakat Hıristiyan ve Batı Avrupa ha­kimleri için on üçüncü yüzyıl, hareket ve ilerleme asrıydı. Tabii bu hareketin asıl faktörü En­dülüs’teki İslami mirasla tanışmalarıydı.


Written by Dr. Abdullah Himmeti Geliyan
--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbni Esir, İzzeddin Ebu Hasan Ali bin Muhammed el-Cerzi, el-Kamil fi’l-Tarih, Beyrut, el-Terasu’l-Arabi Yayınları, 1989 ve Arslan Şekib, Tarih-i Gazavat el-Arab fi Fransa ve Susira ve İtalyave Cezayir el-Behr el-Mutevvesit, Beyrut, Daru Mektebetu’l-Hayat, 1966, s. 119-120 ve Dozy, Reinhart, Spanish İslam, London, 1988, s. 138

[2] İbni Azari Merakeşi, el-Beyanu’l-Mağrib fi Ahbari’l-Endülüs ve’l-Mağrib, Beyrut, Daru’s-Sakafe Yayınları, s. 145-147

[3] İbni Hatib, Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah, el-İhate fi Ahbar-i Gırnata, Tahkik: Muhammed Abdullah Ganan, Kahire, 2001, c. 1, s. 102

[4] İbni’l-Ebbar, Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah el-Kuzai,el-Mahale el-Esira, Tashih: Hüseyin Munis, Kahire, 1963, c. 1, s. 64

[5] İmamuddin, S.M.A, Political Historiy of Muslim Spain, Dacca, 1969, s. 47

[6] Dozy, Spanish İslam, s. 411

[7] Hillgarth, J. N. The Spanish Kingdoms 1250-1516, Oxford University, 1976, c. 1, s. 3

[8] Marki, Nefğe’l-Teyib, 1/339

[9] İmamauddin, s. 219

[10] Bazı Hıristiyan rahiplere göre Mukaddes Yakup, Hz. İsa’nın on iki havarilerinden biriydi ve İspanya’da Hıristiyanlığı yaydı. Ölümünden sonra Santiago’ya defnedildi. Bu bölge II. Alfonso döneminde ortaya çıkarıldı ve aradan uzun bir zaman geçmeden Hıristiyanların mukaddes mekânlarından biri oldu.

[11] İmmamuddin, s. 219

[12] Munis, Hüseyin, Rahle’l-Endülüs, s. 349

[13] Durant, Will, The Story of Civilization: The Age on Faith, Newyork, 1950, Vol. IV, s. 459

[14] Tate, R. B, The Medieval Kingdoms on The İberian, Spain a Companion to Spanish Studies, ed by: P. E. Russell, London, 1973, s. 72

[15] Hamiri, Muhammed bin Abdulnaim, el-Revze’l-Matar fi Haber-il Aktar, Tahkik: İhsan Abbas, Beyrut, 1984, s. 33

[16] Harvey, L. P, İslamic Spain, 1250-1500 (The Universty of Chicago, 1990, s. 42)

[17] Latham, J. D, Althughur the Encyclopaedia of İslam (E12) Brill, 2000,  Vol. X, s. 441-448

[18] İbni Azari Merakeşi, c. 2, 294-296 ve İbni Haldun, c. 1, s. 320 ve el-Makri, Nefhu’l-Tayib, c. 1, s. 413-416

[19] El-Zebi, Ahmet bin Yahya, Buğiye’l-Multemis fi Tarih-i Rical-i Ehli’l-Endülüs, Madrit, 1884, s. 14

[20] Said Talitli, Said bin Ahmed bin Said Tağlibi Endülüsi, Tabakatu’l-Ummem, Necef, el-Mektebetu’l-Hayderiye Yayınları, 1967, s. 89

[21] Anan, Muhammed Abdullah, Devletu’l-İslam fi’l-Endülüs (Asru’l-Sani, Duvelu’l Tevayif, Kahire, 1997) s. 11-13.

[22] Watt, W. M, and Cachia, P. A History of İslamic Spain, Edinburagh University, 1965, s. 86-87.

[23] İbni Besam, Ebu’l-Hasan Ali bin Besam el-Şenterini, el-Zahire fi Mehasin-i Ehli Cezire, Tahkik: Salim Mustafa el-Bedri, Daru’l-Kutubu’l-İlmiye Yayınları, Beyrut, 1998, c. 1, s. 25-27 ve İbni’l-Kurdbus, Ebu Mervan Abdulmelik bin el-Kurdbus, Tarih-i Endülüs, Tahkik: Ahmed Muhtar el-İbadi, Mehdu’l-Dirasetu’l-İslamiye, Madrid, 1971, s. 67-68 ve İbni Azra el-Merakeşi, el-Beyan el-Mağrib fi Ahbar-il Endülüs vel-Mağrib, Tahkik: Levi Provenchal, Paris, 1930, c. 3, s. 81-82 ve 87-92.

[24] İbni Azra, c. 3, s. 93-95 ve İbni’l-Hatib, Lisanu’d Din Muhammed bin Abdullah, Tarihi İsbaniya el-İslamiye ev Kitabu Amal el-Alam, Tahkik: Levi Provenchal, Daru’l-Mekşuf, Beyrut, 1956, s. 114-115.

[25] İbni Besam, c. 1, s. 21.

[26] İbni’l-Kurdbus, s. 67.

[27] Wasserstein, D. J the Encyclopaedia of İslam (E12), Brill, 2000, c. 3, s. 552.

[28] İbni’l-Kurdbus, s. 68.

[29] İbni’l-Hatib, Amalu’l-Ala, s. 144 ve el-Makra, Ahmed bin Muhammed, Nefhu’l-Teyib min Gasn-il-Endülüs el-Retib, Tahkik: İhsan Abbas, Daru Sadr, Beyrut, 1997, c. 1, s. 213-215.

[30] İbni Hazım el-Endülüsi, Ali bin Ahmed, el-Redde ala İbni’l-Nağzilet-i el-Yahudi ve Resailu Uhra, Tahkik: İhsan Abbas, Mektebetu Daru’l-Urubet, 1960, s. 174.

[31] İbni Azra, el-Beyanu’l Mağrib fi Ahbar-il-Endülüs ve’l-Mağrib, c. 3, s. 254.

[32] El-Makri, Nefhu’l-Teyib, c. 1, s. 25.

[33] İbni Azra, c. 3, s. 160-161.

[34] Wasserstein, D. J. D12, c. VII, s. 552.

[35] El-Deba, Ahmed bin Yahya, Buğiyetu’l-Multemis fi Tarih-i Rical-i Ehli’l-Endülüs, Madrid, 1884, s. 332.

[36] Mastnak, Tomas, Crusadiny Peace Chritendom teh Muslim World and Western Political Order, Universty of California, 2002, s. 40-41.

[37] El-Neşrisi, Ahmed bin Yahya, el-Miyaru’l-Mureb ve’l Camîu’l-Mağrib, an Fetava-i Ulema-i Afrika ve’l-Endülüs ve’l-Mağrib, Daru’l-Ğarbu’l-İslami, Beyrut, h. 1410, c. 2, s. 151.

[38] İbni Besam, c. 1, s. 367-370.

[39] İbni Azra, c. 3, s. 162.

[40] İbni Hazım, el-Redde ala İbni’l-Nağzilet, s. 175.

[41] İbni Besam, c. 1, s. 593 ve c. 2, s. 56-57.

[42] Ransiman Steven, Tarihi Cenghaye Selibi, ter: Menuhçer Kaşef, İlmi ve Ferhengi Yayınları, Tahran, h.ş. 1371, c. 1, s. 121 ve 141.

[43] Livermore, H. V, The Origins of Spain and Portugol, London, 1971, s. 393-394.

[44] El-İdrisi, Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah bin İdris, Nezehetu’l-Müştak fi İhtiraki’l-Afak, Kahire, 1994, c. 2, s. 536 ve İbni Kurdbus, s. 87.

[45] İbni Kurdbus, s. 83-87 ve el-Hamiri, Muhammed bin Abdulnaim, Ceziretu’l-Endülüs, Tahkik: Levi Provenchal, Kahire, 1937, s. 84-85.

[46] el-Makri, Nefhu’l-Tayib, c. 1, s. 221 ve c. 4 s. 508-570.

[47] Watt, W. M. And Cachia P. A. History of İslamic Spain, s. 107.

[48] Burns, Robert İgnatius, S. J. İslam Under the Crusaders, Princeton Universty, 1973, s. 16-18.

[49] Hüseyin Munis, Rahle’l-Endülüs, Kahire, 1963, s. 27.

[50] İbni Sahib el-Salat, Abdulmelik, Tarih-i Bilad-i Mağrib ve Endülüs, Tahkik: Abdulhadi el-Tazi, Daru’l-Mağribu’l-İslami, Beyrut, 1987, s. 248-250.

[51] Tate, R. B, s. 77.

[52] Harvey, L.P, İslamic Spain, 1250 to 1500 the Universty of Chicago, 1960, s. 10-11.

[53] Mukallidu’l-Ğanimi, Abdulfettah, Musuâtu’l-Mağribu’l-Arabî, Kahire, 1994, c. 3, s. 15–16 ve el-Urva Abdullah, Mucmel Tarihu’l-Mağrib, el-Daru’l-Beyza, 1994, c. 2, s. 184.
 

 
< Önceki   Sonraki >

Benim de Sorum Var


Dini konular hakkında benim de bir sorum var diyorsanız bu formu doldurup bizlere gönderin. Sorularınızın cevapları sitemizin SORU VE CEVAPLAR bölümünde yayınlanacaktır...






Duyurular:

Değerli site ziyaretcileri...

Sitemizin bütün bölümlerine erişmeniz için mutlaka üye olmanız gerekmektedir.

Ücretsiz Üyelik işleminizi yaparak :

Yardımlar Listesine,Sohbet Bölümüne,Soru ve cevap Bölümüne ve sadece üyelere açık olan bütün bölümlere ulaşabilirsiniz.

Üye olmanızı önemle rica ederiz.

Camimize Aşağıdaki Bankalar Aracılığıyla Bağış Yapabilirsiniz.

Yapı kredi Bankası Kars Şb : 805.08.264

T.C Ziraat Bankası Kars Şb :  476 28555-5001

Vakıfbank Kars Şb :               00158007263750310

  Web   : www.isiklicamii.org ve www.karsehlibeyt.org

e-mail  : Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

               Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

İletişim : 0474 223 35 38

 

Sorular ve Cevaplar

 

Hayvanlar'da Yeniden Dirilecek mi?

Kuşkusuz hesap ve cezanın ilk şartı akıl, şuur ve onun peşi sıra teklif ve mesuliyettir. B...

 

Aleviler Namaz Kılmaz mı?

Sorunun cevabına geçmeden önce Alevi sözcüğünün ne anlama ...

 

Neden Gusül Alırız?

İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: “Cenabet guslünün sebebi, temizlik...

 

Hz.Adem Cennetten Kovulmasaydı?

Soru:Hz. Adem (a.s) hata yapmasaydı ve yeryüzüne gelmeseydi soyu henüz cenn...

 

Din Nedir?

Soru:Din nedir? Hedefleri nelerdir? İnsanların yaşantısında din gerekli midir? ...

Hicri Takvim

Cemaziye'l-Ahir
28
Pazar
1433 Hicri

Yazarlar

----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------
----------------------------------

Ziyaretçi Defteri

aysel
SLAM CANLAR BEN BİR ALEVİ KZIYIM AİLEMDEN GİZLİ KENDİMCE NAMAZ KILIP A
adem aras
Dün Hac Ümresine yolcu ettiğimiz H. S. Mir Kasım Hocamıza ve gruptaki
Burak Küpeli
Esselâmû Aleykûm ve Rahmetullah.  
Bismillahirrahmanirrahim
memet ali kömek
AŞURA MÜNASEBETİYLE BAŞTA DEĞERLİ İMAM-I ZAMAN aĞAMIZ OLMAK ÜZERE BÜTÜ

Ziyaretçi Sayacı

Bugün68
Dün510
Bu Hafta3408
Bu Ay9064
Tüm Zamanlar381248
Şuanda 17 konuk çevrimiçi

Üye İstatistik

1000 Kayıtlı Üye
0 Bugün
0 Bu Hafta
6 Bu Ay
Son Üye: abdulkerım