Cihad-ı Ekber, Nefisle Cihattır

0
Nefisle cihat o kadar önemli bir meseledir ki Resul-i Ekrem (s.a.a) onu Cihad-ı Ekber, yani büyük cihat diye tanıtmıştır. O kadar önemlidir ki hatta silahlı savaştan bile üstün sayılmıştır.

Hz. Ali (a.s) şöyle naklediyor:

Resulullah (s.a.a) düşmanla savaşmaları için bir ordu gönderdi. İslâm ordusu savaştan dönünce onlara: “Aferin Cihad-ı Asgarı (küçük cihadı) yapanlara; ancak Cihad-ı Ekber (büyük cihat) onlar için farz olarak kalmıştır” buyurdular. (Ashaptan bazıları) “Ya Resulullah! Cihad-ı Ekber nedir?” deyince Hazret-i Peygamber:“Nefisle cihattır.” buyurdular.[1]

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:””Cihatlardan en üstünü iki tarafının arasında yer alan nefsiyle cihat eden kimsenin cihadıdır.””[2]

Resulullah Hz. Ali”ye (a.s) vasiyetinde şöyle buyurmuşlardır:

  Ey Ali! cihatların en üstünü hiç kimseye zulmetme kastı olmaksızın sabahlayan kimsenin cihadıdır.[3]

Bu hadislerde nefisle cihat, Cihad-ı Ekber (en büyük cihat) ve en faziletli cihat olarak tanıtılmıştır. Öyle bir cihat ki hatta Allah yolunda yapılan silahlı cihattan bile daha faziletli ve daha üstündür. Allah yolunda yapılan cihadın üstün değerine ve onun en üstün ibadetlerden sayıldığına dikkat edilecek olursa nefisle cihadın değer ve önemi açıklığa kavuşur. Nefisle cihadın üstünlüğünü izah ederken üç noktayı burada beyan edebiliriz:

1- Her ibadet, hatta silahlı cihat, iki açıdan nefisle cihadı gerektirmektedir:

a) İbadetleri bütün şartlarıyla tam olarak yerine getirmek nefisle cihada bağlıdır. Acaba cihat edip çaba harcamaksızın namazı, kalp huzuruyla ve müminin miracı olacak, fahşadan ve münkerden sakındıracak olan bütün şartlara riayet ederek eda etmek mümkün müdür?!

Acaba cihat etmeksizin cehenneme kalkan olacak orucu kamil olarak eda etmek mümkün olabilir mi? Mücahid biri nefsiyle cihat etmeksizin canını ayağının altına alarak savaş meydanında hazır olup İslâm düşmanlarıyla yiğitçe savaşabilir mi?

b) Her ibadet, ancak sırf Allah”ın rızası için yapılarak her türlü şirkten, riyadan, bencillikten ve nefsanî isteklerden kurtulmak şartıyla Allah-u Teala”nın indinde makbul olup Allah”a yakınlaşmaya sebep olur ve böyle bir şey ise nefisle cihat etme dışında mümkün değildir. Hatta silahlı cihat ve şehadet de ancak Allah”ın rızası ve Tevhid kelimesini yüceltmek için olunca değer kazanıp tekamüle ve Allah”a yakınlığa sebep olur. Bu büyük ibadet bile şöhret, düşmandan intikam alma, adın tarihe geçmesi, riya ve gösteriş, makam ve mal, hayat sorunlarından kaçmak veya buna benzer diğer nefsanî hedefler için olursa manevî değerini yitirir, insanı Allah”a yakınlık ve kurb makamına yükseltmez. Bundan dolayı, nefisle cihat etmek bütün ibadet ve hayır amellerden ve hatta Allah yolunda silahlı cihat etmekten bile üstündür; zira onların hepsinin doğruluk ve mükemmelliği nefisle cihada bağlıdır. İşte bu yüzdendir ki, nefisle cihat, Cihat-ı Ekber (büyük cihat) olarak adlandırılmıştır.

2- Silahlı savaş belli bir zamanda ve özel şartlarla farz olur. Ayrıca farz-ı aynî değil farz-ı kifayedir. Bazı kimseleri kapsamaz. Bazı zamanlarda cihat kesinlikle farz değildir; farz olduğu yerlerde ise farz-ı kifaye olup yeterince savaşçı iştirak ederse bu farz diğerlerinden kalkar. Ayrıca kadınlara, yaşlılara, acizlere, güçsüzlere ve hastalara da farz değildir. Fakat tam aksine nefisle cihat, herkese her zaman, her durumda ve bütün şartlar altında farz-ı aynîdir ve insanın bütün hayatı boyunca her an yapması gereken bir cihattır. Masum İmamlar dışında hiç kimse hiçbir zamanda ondan müstağnî değildir.

3- Nefisle cihat, bütün ibadetlerden, hatta mücahidin canından geçerek şehadetle karşı karşıya geldiği silahlı cihattan daha zordur. Zira hakka tamamen teslim olmak, bir ömür boyu nefsanî istek ve heveslerle mücadele etmek ve tekamüle doğru ilerlemek, bir mücahidin birkaç sabah savaş meydanında İslâm düşmanlarıyla savaşmasından ve nihayet şehadet makamına erişmesinden çok daha zordur. Nefisle mücadele etmek o kadar zordur ki, sürekli ve amansız bir cihat, birçok ıstıraba tahammül etme ve ilâhî yardımların olması dışında imkansızdır. Dolayısıyla namazlarda devamlı: “Bizi doğru yola hidayet et” diyoruz. Tekamülün doğru yolunda ilerlemek o kadar zordur ki, kutlu İslâm Peygamberi, Allah-u Teala”ya! “Allah”ım! bir göz açıp kapayıncaya kadar beni kendi başıma bırakma” diye dua etmektedir.

Cihad ve İlahi Yardımlar

Gerçi nefisle cihat etmek çok zor olup onun için mukavemete, sebata, uyanık olmaya ve kendine dikkat etmeye, murakabeye gerek varsa da; ne olursa olsun imkansız olmayıp insanın saadeti için oldukça zarurîdir. Eğer nefsimizle savaşmaya karar verir de bu işe başlarsak bu amelimiz Allah tarafından yardım görür.

Allah-u Teala Kur”ân-ı Kerim”de şöyle buyurmaktadır: “”(Bizim yolumuzda cihat edenleri şüphesiz onları yollarımıza hidayet ederiz.)”[4]

Allah”ın rızasını kazanmak için kendi nefsî istekleriyle savaşan kimseye ne mutlu! Her kim nefsanî heveslerin ordusunu alt ederse Allah”ın rızasını kazanmıştır ve her kim cihatla ve Allah”ın karşısında huzu ve huşu ederek aklıyla nefs-i emmaresini kuşatırsa büyük bir saadete ulaşır. Allah ile O”nun kulu arasında nefs-i emmare ve nefsî isteklerden daha karanlık ve daha korkunç bir örtü yoktur; onların kökünü kurutmak için ise Allah”a muhtaç olma duygusundan, huzu ve huşudan, açlık ve susuzluktan (oruçlu olmak) teheccütten ve geceleyin ibadet için uyanık kalmaktan daha iyi bir silah yoktur. Böyle birisi ölürse şehittir ve kalırsa neticede büyük rızvana ulaşıverir. Allah-u Teala Kur”ân-ı Kerim”de şöyle buyuruyor: “”(Bizim uğrumuzda cihat edenlere, biz şüphesiz yollarımızı gösteririz.)”

Kendi nefsini ıslah etmek için senden daha fazla çalışan bir mücahidi gördüğünde kendi nefsini azarla ve onu kendine daha fazla dikkat etmeğe teşvik et. Allah”ın emir ve yasaklarıyla kendi nefsin için bir dizgin yap. Yaramaz, tecrübesiz ve eğitilmemiş bir köleyi terbiye eden kimse gibi kendi nefsini iyiliklere doğru yönlendir.

Resulullah (s.a.a) o kadar namaz kılardı ki mübarek ayakları şişerdi ve itiraz edenlere cevaben ise: “Allah”a şükreden bir kul olmayayım mı?” buyuruyordu. Resulullah (s.a.a) ibadete ciddiyet ve ehemmiyet vermekle ümmetine ders verirdi. Öyleyse hiçbir zaman çaba harcamaktan, ibadet ve riyazetten gâfil olmamamız gerekir. Biliniz ki eğer ibadetin tadını ve bereketlerini görür de kalbinizi ibadetin nurlarıyla nurlandırırsanız sizi parça parça etseler bile yine de ondan bir an olsun el çekemezsiniz. O halde ibadetten yüz çevirmenin, günahtan sakınma ve ilâhî muvaffakiyetlere yönelme yarışmasının faydalarından mahrum olmaktan başka bir sonucu olmayacaktır.”[5]

 

Nefisle cihat, aynen silahlı cihat gibidir. Düşmana her ne kadar darbe inerse ve askerler tarafından her ne kadar düşman mevzisi fethedilirse düşman o kadar zayıflar, askerler güçlenir ve ilerdeki darbeler ve fetihler için daha hazırlıklı olurlar. Allah-u Teala”nın buyurduğu ilâhî sünnet de budur: “Allah’ın dinine yardım edecek olursanız o da size yardım eder ve adımlarınızı sağlamlaştırır.” Nefisle cihat da böyledir. Nefs-i emmare”ye ne kadar darbe iner ve onun meşru olmayan istek ve heveslerine ne kadar muhalefet edilirse nefis o kadar zayıf düşer, siz ise daha bir güçlenir ve sonraki fetihler için daha hazırlıklı olursunuz. Aksine, ne kadar uyuşuk ve gevşek davranır ve nefsin isteklerine teslim olursanız, siz zayıflarsınız; o ise güçlenir ve sonraki fetihler için daha hazırlıklı olur.

Ancak nefsinizi tezkiye etmeye çalışırsanız, Allah tarafından yardım görürsünüz ve her geçen gün nefs-i emmare”ye daha fazla hakim olur ve onu daha iyi kontrol edersiniz.

Ama nefsin istekleri ve askerleri karşısında meydanı boşaltacak olursanız, onlar daha güçlenir ve size daha fazla hakim olurlar.

 

İnsan Kendi Doktorudur

Peygamberler (a.s) ve Masum İmamlar (a.s) insanların eğiticileri ve nefislerin tabipleridirler. Ancak tabiplik, nefsi ıslah ve tezkiye etme sorumluluğu bir yerde insanların kendi üzerlerine bırakılmıştır. Peygamberler ve masum İmamlar, insanlara tabiplik dersi verirlerdi. İnsanların kendi dert ve dermanlarını tanımaları nefislerini ıslah etme sorumluluğunu kendi üzerlerine almaları için nefsanî hastalıklarını, onların belirtilerini, kötü sonuçlarını, onları tedavi etmenin yolunu ve ilaçları insanlara tanıtıyorlardı. Zira insanın hastalığını hiç kimse kendisi gibi tanıyıp ıslah edemez. İnsan nefsanî hastalıklarını ve onları tedavi etmenin yollarını vaaz edenlerin ağzından duyar veya onu kitaplarda okur; ancak neticede kendi hastalığını anlayıp ona karşı özel bir ilaç kullanacak olan insanın bizatihi kendisidir. İnsan kendi acısını ve içindeki gizli şeyleri herkesten daha iyi anlar. O, kendi nefsini gözetlemezse, başkalarının nasihatleri yararlı olabilir mi? İslâm dini, insanları ıslah etmeye, önce onların içlerinden başlanması gerektiğine inanmaktadır. Nefsi tezkiye etmek ve ruhî sağlığı gözetmek için nefislerin hazırlıklı olmalarının gerekliliğine ve kendilerini korumaları için onların görevlendirilmelerinin zorunlu olduğuna inanmaktadır. Bu da İslâm”ın önemli terbiye temellerinden biri sayılır.

Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Hayır, insan kendi nefsine karşı bir basirettir. (Yaptıklarını içinde tecrübe edip kendi kendini en iyi gözleyen bir şahittir.) kendi mazeretlerini ortaya atsa bile.” [6]

İmam Sadık (a.s) adamın birine şöyle buyurdu: “Sen kendi nefsinin tabibi kılınmışsın; senin için acı belirtilmiş ve sağlık nişaneleri açıklanmıştır, ilaç ve deva da tanıtılmıştır. O halde nefsini tedavi etmeye bak.” [7]

Yine İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Kendi nefsinde bir vaaz eden (nasihatçi) bulunmayan kimseye başkalarının nasihati fayda vermez.”[8]

İmam Seccad”dan (a.s) şöyle naklediliyor: “Ey insanoğlu! nefsinde bir nasihatçi ve vaaz eden oldukça sen devamlı iyilik üzeresin.”[9]

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: “Halkın en âcizi kendi nefsini ıslah etmekten âciz olanıdır.” [10]

Hz. Ali (a.s) diğer bir yerde şöyle buyuruyor: “İnsan, kendi nefsinin sorumluluğunu üzerine almalı, devamlı kalbini gözetmeli ve dilini korumalıdır.”[11]

 

———————————————————————————-

 

[1]- Vesail”u-ş Şia, c.11, s.124.

[2]- Vesail”u-ş Şia, c.11, s.124.

[3]- Vesail”u-ş Şia, c.11, s.123.

[4]- Ankebût/69.

[5]- Bihar”ul-Envar, c.70, s.69.

[6]- Kıyâmet/14-15.

[7]- Kâfi, c.2, s.454.

[8]- Bihar”ul-Envar, c.70, s.70.

[9]- Bihar”ul-Envar, c.70, s.64.

[10]- Gurer”ul-Hikem, c.1, s.196.

[11]- Gurer”ul-Hikem, c.2, s.862.

Bunları da beğenebilirsin Diğer Yazılar