Cehennemde Kimler Ebedi Kalacaktır?

0

Soru:

Adem/istanbul

Kuranı kerimde ki bazı ayetlerde cehennemde ebedi kalınacağını söylüyor bu konudaki hüküm nedir?
müslümanlardanda cehennemde ebedi kalacak olan varmıdır yoksa cezasını cehennemde ceken müslümanlar
cennete gireceklermi?

Cevap:

Değerli Adem

Selamün Aleyküm

Dünya hayatının aksine, ahiret hayatının ebedi hayat, ahiret yurdunun da beka yurdu olduğunu bilmekteyiz.
Dolayısıyla mü’minlerin mükafatlandırılacağı yer olan Allah’ın rahmetinin mazharı cennet ile,
isyan ehlinin cezalandırılacağı yer olan gazabının mazharı cehennem de ebedilik yurdudurlar.

Cennet ehlinin cennette ebedi kalmasında hiçbir mahzur olmadığı gibi,
aslında Allah Teala’nın sonsuz rahmeti de bunu iktiza etmektedir.
Ancak sorun cehennem ehlinin cehennemde ebedi olarak cezalandırılmalarındadır.

Bazıları bunun Allah’ın adalet ve sonsuz rahmetiyle bağdaşmadığını düşünerek cehennem ehlinin cehennemde ebedi
olarak kalmayacağını ya da ebedi olarak acı çekmeyeceklerini savunmuşlardır.

Gerçi Allah Resulü, bu dünyada günah işlemiş olup da tevbe etmeye muvaffak olmayanlardan,
belli bir süre cezalarını çektikten sonra Allah’ın rahmetine kavuşanların olacağını bildirmiştir.
Fakat Kur’an-ı Kerim bir çok ayetinde bazı grupların cehennemde ebedi olarak kalacaklarını açıklamaktadır.

Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Küfre sapıp ayetlerimizi yalanlayalar ise, ateş ehlidirler, onlar orada ebedi olarak kalıcıdırlar.” (Mizan-ül Hikme, c.2, s.95)

Yine şöyle buyuruyor: “İnkar eden kimselerin malları ve çocukları, Allah’tan yana, onlara bir fayda vermeyecektir.
İşte onlar ateş ehlidirler, onlar orada temellidirler.” (Furkan: 75)

Yine şöyle buyuruyor: “İnkar edip de o halde ölenler var ya, işte, Allah’ın, meleklerin,
insanların hepsinin lâneti onlaradır.
Onlar lanette temellidirler, onlardan azab hafifletilmez ve onlara bakılmayacaktır da” (Bakara: 161, 162)

Yine şöyle buyuruyor: “Allah, münafık erkek ve kadınlara ve inkarcılara,
ebedi kalacakları cehennem ateşini va’detmiştir. O, onlara yeter.
Allah onlara lânet etmiştir! Ve onlara kalıcı bir azab vardır.” (Tevbe: 68)

Yine şöyle buyuruyor: “İnkar edenler, bölük bölük cehenneme doğru sürülür.
Nihayet oraya vardıklarında kapıları açılır; bekçileri onlara:
“Size içinizden Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugüne ka­vuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi” derler.
Onlar: “Evet geldi, lakin azab sözü inkarcılara hak olmuştur” derler.
Onlara: “Temelli kalacağınız cehennemin kapılarından girin; böbürlenenlerin durağı ne kötüdür!” denir.” (Zümer: 70, 71)

Yine şöyle buyuruyor: “Allah’ın ayetleri üzerinde tartışanları görmez misin?
Nasıl da döndürülüyor­lar? Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir.
Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar.
Sonra onlara: “Allah’ı bırakıp da koştuğunuz ortaklar nerededir?” denir.
Onlar: “Bizden uzaklaştılar; hayır; biz zaten önceleri hiç bir şeye kulluk etmiyorduk” derler.
İşte Allah inkarcıları böyle saptırır.
Onlara: “İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür.
Temelli kalacağınız cehenneme kapılarından girin” denir. Büyüklenenlerin durağı ne de kötüdür!” (Mü’min: 69. ayetten 76. ayete kadar.)

Yine şöyle buyuruyor: “Benim yaptığım yalnız, Allah katından olanı, O’nun gönderdiklerini tebliğdir.
Allah’a ve peygamberine kim karşı gelirse ona, içinde sonsuz ve temelli kalınacak cehennem ateşi vardır.” (Cin: 23)

Yine şöyle buyuruyor: “Kim bir mü’mini kasten öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir.
Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve büyük azab hazırlamıştır.” (Nisa: 93)

Yine şöyle buyuruyor: “Kim Allah’a ve Peygamberine baş kaldırır ve yasalarını aşarsa,
onu, temelli kalacağı cehenneme sokar. Alçaltıcı azab onadır.” (Nisa: 14)

Yine şöyle buyuruyor: “Onlar, Allah’ın yanında başka ilah tutup ona yalvarmazlar.
Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Ve zina etmezler.
Kim bunları yaparsa, cezasını bulur. Kıyamet günü azabı kat kat olur, orada, alçaltılarak temelli kalır.” (Furkan: 68, 69)

İşbu zikrettiğimiz veya zikretmediğimiz benzeri ayetler İslam uleması arasında iki önemli bahsi doğurmuştur:

1- Bu ayetlerin bazı grupların cehennemde ebedi kalacağına delalet edip etmediği konusu;

2- Bu ayetlerin bazı grupların cehennemde ebedi olarak kalacağına delalet ettikleri kabul edilse bile,
acaba cehennemde ebedi olarak kalacak olanların azabı da mı ebedi olarak devam edecek midir?
Yoksa bir süreden sonra cehennem onlar için rahmet olup nimet halini alacak mıdır?

Birinci konuyla ilgili olarak hemen şunu belirtmeliyiz ki,
her ne kadar İslam ulemasından azınlık bir grup,
bu ayetlerde geçen “Hulud ve Halidin” kelimelerinin uzun süre kalmak anlamını ifade ettiğini ve bu nedenle de
bu kelimelerin ebedi olarak kalmak anlamını ifade etmediğini savunmuşlarsa da,
bizzat işbu ayetlerin bazısında ebedi olarak kalmak anlamını ifade eden”Ebeden” kelimesi açıkça zikredildiğinden,
onların bu görüşüne katılmamız mümkün değildir.
Dolayısıyla İslam ulemasının pek azınlık bir grubu dışında tamamı bazı grupların ebedi olarak cehennemde kalacağı
hususunda ittifak etmişlerdir. Asıl ihtilaf,
ikinci husus olan cehennemde ebedi kalacakların azabının da ebedi olarak devam edip etmeyeceği konusudur.

Ehl-i Beyt ulemasının önde gelenlerinden olan Allame Hilli “Şerh-i Tecrit” kitabında şöyle yazıyor:
“Müslümanlar’ın tamamı kafirin azabının ebedi olup kesilmeyeceği hususunda ittifak etmekle birlikte,
Müslüman olup da kebire (büyük günah) ehli olanları hususunda ihtilaf etmişlerdir.
Müslümanlar’dan Vaidiye (Vaidiye mezhebi Havariç mezhebinin bir koludur.
Onlar kebire günah (büyük günah) işleyen kimsenin kafir olup dinden çıktığını savunuyorlar.
Bunların tam karşıtı ise, Murcie mezhebidir. Onlar ise,
iman olduğu taktirde hiçbir günahın zarar vermeyeceğini kabul ederler.
Onlara göre amel imanın erkanından değildir. Nitekim küfür ehline yaptıkları itaatler bir yarar sağlamıyorsa,
iman ehline de yaptıkları isyan bir zarar vermeyecektir)
mezhebi mensupları onların da aynı konumda olduğunu savunurken,
İmamiyye (Ehl-i Beyt) mezhebini kabul edenlerle,
Mutezile mezhebine mensup olanların çoğunluğu ve Eşaire mezhebini kabul edenler onların azabının bir süreden
sonra kesileceğini kabul etmişlerdir. Bize göre,
hak görüş Müslümanlar’dan büyük günah ehlinin azabının bir süreden sonra kesileceğidir.
Buna iki delilimiz vardır:

1- Büyük günah ehli olan iman ehli aynı zamanda imanından dolayı mükafata da müstahaktır.
Çünkü Allah Teala: “Kim mıskal zerre kadar hayır işlerse onu görecektir” (Zelzele: 7) buyurmaktadır.
İman ise hayır amellerin en büyüğüdür.
Bu durumda günahından dolayı cezalandırılmayı hak ettiğine göre,
ya mükâfatlandırılması cezalandırılmasından önce olacaktır ki, bu  icmai batıldır.
Zira önceki bahislerimizde iman ile kazanılan mükafatın ebedi olacağını ispatlamışız.
Ya da bunun aksi olacaktır. Zaten biz de bunu savunuyoruz.
Mükafatlandırılma ile cezalandırılmanın birlikte olması ise muhaldir.

2- Bu görüşe göre, ömrü boyunca çeşitli ibadetlerle Allah Teala’ya kulluk eden birinin imanını kaybetmeden
ömrünün sonunda bir büyük günah işlemekle ömrü boyunca Allah’a şirk koşan gibi cehennemde ebedi kalması gerekir.
Bu ise muhaldir. Zira akıl sahipleri bunu çirkin kabul etmekteler.
Allah Teala ise bütün çirkinliklerden münezzehtir.” (Bihar-ül Envar c. 8 s. 364 naklen Keşf-ül Murad s. 261)

Yine Ehl-i Beyt ulemasının önde gelen liderlerinden olan Şeyh Müfit şöyle diyor:
“İmamiyye (Ehl-i Beyt) mezhebine mensup olanlar cehennem ateşinde ebedi
kalacakların yalnızca kafirler olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.
Kıble ehli olup,
Allah’ın farzlarına ikrar eden Allah’a marifeti olanlardan günah işleyenler ise cehennemde ebedi kalmayacaklardır.”
(Avail-ül Makalat s. 14)

Ehl-i Sünnet ulemasının önde gelenlerinden olan “Makasid” kitabının şarihi Teftazani ise şöyle yazıyor:
“İslam ehli,
iman ehlinden büyük günah işleyip de tevbe etmeden ölen kimsenin durumu hakkında ihtilaf etmişlerdir.
Bize göre, onun hakkında ne af edileceğine ne de cezalandırılacağına kesin gözüyle bakılamaz.
Aksine, her ikisi de Allah’ın meşiyetine bağlıdır.

Ancak şu kesindir ki, cezaya tabi tutulduğu taktirde, ebedi olarak cehennemde kalmayacak ve elbette ki çıkacaktır.
Biz bu hükmü verirken, bunun Allah’a zorunlu olduğunu söylemek istemiyoruz.
Biz, Allah Teala’nın bu yönde va’di olduğundan böyle hükmediyoruz.

Nitekim cennet ehlinin cennette ebedi kalacağına hükmetmemiz de Allah Teala’nın cennet ehlinin cennette ebedi
kalacaklarını va’dettiğinden dolayıdır.

Mutezile mezhebine göre ise, onların af edilmeksizin ateşten çıkmayacakları ve daim azap çekecekleri kesindir.
Bazılarının sözlerinde yer alan,
“Mutezile mezhebi büyük günah ehlinin ne cennette ne de cehennemde olacağına inanıyor”
görüşünün yanlış olduğu ortadadır.
Bu yanlışlık Mutezile mezhebinin büyük günah işleyeni iki menzilin
(iman ve küfr menzilleri) arasında bir menzilde (fasıklık menzili) görmesinden kaynaklanmıştır.
(Büyük günaha düşen Müslümanlar’ın iman ehli olup olmadığı konusu,
İslam ulemasının ihtilaf ettiği konulardan biridir.
İslam ulemasının çoğunluğu bu kimselerin günah işlemekle imandan çıkmadıkları ve sadece fasık olduklarını
kabul ederken,
Havariç mezhebine mensup olanların çoğunluğu onların günah işlemekle imandan çıkıp kafir olduklarını,
Mutezile mezhebine mensup olanlar ise, bu kimselerin ne iman ehli ne de küfür ehli olduklarını,
bu iki menzilin arasında bir menzilde olduklarını ileri sürmüşlerdir.
Ancak buna rağmen Mutezile mezhebi büyük günah ehlinin kesinlikle cehenneme gidecekleri ve orada ebedi
kalacakları hususunda Havariç mezhebiyle birleşmiştir. )

Mukatil bin Süleyman ve Murcie mezhebine mensup bazılarına isnat edilen,
Allah Teala’nın “Doğrusu bize vahyedildi ki, azap yalanlayıp sırt çevirenindir” (Tâhâ: 68)
ve “…İşte bu gün rezalet ve kötülük inkar edenlere aittir” (Nahl: 27)
gibi ayetlerine istinaden isyankar mü’minlerin asla azap görmeyecekleri ve
cehennem ateşinin kafirlere mahsus olduğu görüşüne gelince, cevabı şudur ki:
Anılan azabın ebedi olacak şekilde mahsus kılınması kafirlere aittir.

Onların, Hz. Resulullah (s.a.a)’in “Kim la ilahe illallah derse,
zina etse veya hırsızlık yapsa dahi cennete girecektir” sözüne istinat etmelerine gelince,
bu da zayıf bir delildir. Zira bu hadis de cehennemde ebedi kalmayı kaldırıyor,
cehenneme girmeyi değil. Velhasıl biz iman ehli olan isyankarların cehennemde ebedi kalmayacaklarına inanıyoruz,
delillerimiz ise şunlardır:

1- Mü’minlerin cennete gireceklerini belirten ayet ve hadislerdir.
Bu ayet ve hadisler bizim en önemli delilimizdir. Şöyle ki,
ayet ve hadisler bütün mü’minlerin cennete gireceklerini belirtmiştir.
Elbette ki bu, cehenneme girecek olanlarının cehenneme girmesinden önce olmayacaktır.
O halde bu, cehenneme girmelerinden sonra olacaktır.
Bu ise azabın onların üzerinden kaldırılması demektir.
Yahut suçlu olan mü’min bir kimse, asla cehenneme girmeden cennete girecektir.
Bu ise onun tamamıyla bağışlanması demektir.

Allah Teala: “Kim mıskal zerre miktarından bir hayır yaparsa onu görecektir”(Zelzele: 7)
ve “Kadın veya erkek, kim, inanarak salih amelde bulunursa,
işte onlar cennete girerler; orada hesapsız şekilde rızıklanırlar.” (Mü’min: 40) buyuruyor.

Hz. Resulullah (s.a.a) de: “Kim la ilahe illallah derse cennete girecektir”
ve “Kim Allah’a şirk koşmadan ölürse zina etse ve hırsızlık yapsa bile cennete girecektir” buyurmuştur.

2- Allah Teala’nın: “…Artık cehennem kalacağınız durağınızdır,
Allah’ın dilediği hariç, orada kalacaksınız” (En’am: 128)
ayeti ve Hz. Resulullah (s.a.a)’in:
“Bir kavim cehennem ateşinden yakılıp kömürleştikten sonra çıkacak ve sel çerçöpü
içerisinde bir dânenin yeşermesi gibi yeşerecektir” gibi
cehennem ateşinden çıkılacağına işaret eden bazı ayet ve hadisleridir.

Gerçi bu gibi hadisler, vahit haber türünden olmaları açısından usul-ü din konusunda delil sayılamazlar,
ama nasların birbirlerini teyit etmeleri açısından konumuzu teyit ve tekit etmektedirler.

3- Bu delilimiz Mutezile mezhebi ilkesi üzere kuruludur.
Şöyle ki, yüz yıl boyunca iman ehli olup, salih amel yapmaya çalışan bir kimsenin,
bu süre esnasında veya sonrasında bir yudum şarap içmek gibi
büyük bir günah işlemesinden dolayı ebedi olarak cezalandırılması hikmet sahibi olan Hak Teala’ya yakışmaz.
Eğer böyle bir cezalandırma zulüm sayılmazsa,
artık hiçbir şey zulüm sayılamaz ve eğer böyle bir cezalandırma kınanmaya layık olmazsa,
artık hiçbir şey kınanmaya layık sayılamaz.

4- İsyan, hem zaman açısından, hem de miktar açısından mütenahidir.
İsyanın zaman açısından mütenahi oluşu açıktır. Miktar açısından mütenahi olması ise,
her isyandan daha ağır bir isyanın mümkün oluşundandır.
O halde onun cezası da mütenahi olması gerekir.
Çünkü adalet ilkesi bunu iktiza ediyor.
İnkarcılığa gelince, zaman açısından mütenahi olsa da, miktar açısından gayri mütenahidir.
Zira inkarcılığın daha şiddetlisi yoktur.” (Bihar-ül Envar: c. 8 s. 370, 371, 372 naklen Şerh-i Makasid)

Cehennem Azabı Ebedi Olarak Devam Edecek mi?
Şimdiye kadar olan bahsimizden görüldü ki,
İslam ulemasının çoğunluğu kafirlerin cehennemde hem ebedi kalacakları hem de azaplarının ebedi olacağı
hususunda ittifak ederken, iman ehli olup da büyük günah işleyenler hususunda ihtilafa düşmüşlerdir.
Bu konuda pek azınlık bir grup olan Havariç mezhebinin Vaidiye kolu ile Mutezile
mezhebinden bir grup onların da cehennemde ebedi kalacaklarını savunurken,
İslam ümmetinin büyük bir çoğunluğu isyankar iman ehlinin azabını
çektikten veya affa uğradıktan sonra cehennemden çıkacağı hususunda ittifak etmişlerdir.

Ancak İslam uleması içerisinde hatta kafirler ve münafıklar hakkında bile
cehennem azabının ebedi olamayacağını savunanlar da olagelmiştir.
İslam ulemasından genellikle irfan ehlinin savunduğu bu görüşe göre,
her ne kadar kafir ve münafıklar cehennemde ebedi kalacaklarsa da,
onların acı çekmeleri ve azap görmeleri ebedi olarak devam etmeyecektir.
Zira ebedi olarak acı çekmek ve azap görmek Allah Teala’nın Rahman ve Rahim
sıfatlarıyla çelişmekle birlikte Kur’an-ı Kerim’de
cehennemde ebedi kalacakların azap ve acı çekmelerinin da ebedi olacağına dair açık bir ayet de yoktur.
Bunların başında İslam irfanının babası sayılan Muhyiddin-i Arabi gelmektedir.

Muhyiddin-i Arabi en büyük eseri olan “Futuhat-i Mekkiye” adlı kitabında şöyle yazıyor:
“Her iki evin (cennet ve cehennemin) ehli onlara girecektir.
Saadet ehli Allah’ın fazlı ile evine (cennete) girecek,
ateş ehli de Allah’ın adaleti ile evine (cehenneme) girecek.
Onlar oraya yaptığı amelleri sonucu girecekler ve niyetleri gereği de orada ebedi olarak kalacaklardır.

Sonra şirk ehli dünyada şirk koştukları ömür müddetince cehennemde acı ve azap çekecektir.
Bu süre bitince de Allah Teala onların ebedi kalacakları yeri onlar için nimet kılacaktır.
Öyle ki, eğer onlar oradan çıkarılıp cennete götürülürlerse, tabiatlarına uymadığından bundan acı duyacaklardır.
Böylece cennet ehlinin cennetteki gölgelerden, nurdan ve cennet kızlarının öpücüklerinden lezzet aldıkları gibi,
onlar da orada bulunan ateş, yakıcı soğuk ve yılan ve akrep sokmalarından, lezzet duyacaklardır.

Zira onların tabiatları bunu iktiza ediyor. Bazı böcekleri görmüyor musun? Onların tabiatı öyledir ki,
onlar pis kokulardan hoşlanır, güzel gül kokularından ise zarar görürler.
Yine ateşi yükselmiş bir insan misk kokusundan acı duyuyor.
O halde lezzetler, bir şeyin kişinin tabiatıyla uyumlu olmasına acı ise, uyumlu olmamasına bağlıdır.
“(Esfar-ül Erbaa c. 9 s. 349 naklen Futuhat-i Mekkiye)

Yine Muhyiddin Arabi’nin, en önemli eserlerinden biri olan
“Fusus-ül Hikem” adlı kitabının Hud fassında (bölümünde)
Hud peygamberin kavminin inkarcılığı karşısında Allah Teala’nın onları
helak etmek üzere gönderdiği kum fırtınasına işaret eden “O azabın,
yayılarak vâdilerine doğru yöneldiğini gördüklerinde:
“Bu yaygın bulut bize yağmur yağdıracaktır” dediler.
Hûd: “Hayır, o, acele beklediğiniz şeydir;
can yakıcı azab veren bir rüzgardır;
Rabbinin buyruğu ile her şeyi yok eder” dedi.
Bunun üzerine evlerinin harabelerinden başka bir şey görünmez oldu.
Biz, suçlu milleti işte böyle cezalandırırız” (Ahkâf: 24, 25)
ayetlerinin tefsirinde ayette geçen “rih” (rüzgar) kelimesinin rahat
kelimesiyle aynı kökten olmasından yola çıkarak,
bu rüzgarın zahirde azap ve acı niteliğinde olsa bile,
batında onların rahatlamasına vesile olduğuna işaret etmesi dolayısıyla,
“Fusus-ül Hikem” kitabının en büyük şerh edenlerinden olan
Davut bin Mahmut el- Kayseri bunun açıklamasında şunları yazıyor:
“Bil ki, gözü Hak nuruyla sürmelenen her şahıs şunu biliyor ki,
alemde olan her şey baştan başa Allah Teala’nın kullarıdır.
Onların varlığı, sıfatı ve fiili Allah Teala’nın kudretinden kaynaklanmaktadır.
Onların tamamı da Allah’ın rahmetine muhtaçtır. Allah Teala ise Rahman ve Rahim’dir.
Böyle bir sıfata sahip olan bir varlığın bir kimseyi ebedi olarak cezalandırıp acı çektirmesi yakışmaz.

Allah’ın bu miktar azap ve acı vermesi de onları mukadder olan kemallerine ulaştırmaktan başka
bir şey için değildir. Nitekim,
altın ve gümüşün de ateşte yakılarak eritilmesi onların ayarlarının düşmesine sebebiyet
veren katışık maddeleri onlardan ayırmak içindir.
O halde bu miktar azap da lütfün ta kendisidir….
Şeyh bu gibi tabirlerle azabın altında yatan ilahi rahmete işaret etmek istiyor.
Yoksa o azabın varlığını veya ilahi elçilerin beyan ettikleri cehennem ehlinin durumlarını
inkar etmek durumunda değildir.
Zira insanların işledikleri kötü ameller sonucu dünya hayatında karşılaştıkları çeşitli acı azapları gören
bir kimse, ahiret hayatındaki azapları nasıl inkar edebilir?
Oysa onun kendisi ilahi velilerin başta gelenlerinden biridir.”(Şerh-i Fusus-ül Hikem el Kayseri s. 251)

Davut bin Mahmut El- Kayseri kitabının başka bir yerinde de şöyle yazıyor:
“Ateş ehline gelince, onlar nihayet nimete ulaşacaklardır.
Ama bu nimet ateş içinde olacaktır.
Zira ateş suretinin ceza müddeti sona erdikten sonra,
onda olanlar için serinlik ve selamet olması gerekir.
Bu ise onların nimetleridir. Yani ateş ehlinin sonu kendilerine uygun nimet olacaktır.
Bu, ya onların azaptan kurtulmasıyla olacak veya ona alışmaları sonucu ateşten lezzet almak şeklinde olacak,
ya da Allah Teala’nın, Hz. İbrahim’e ateşi serinlik ve selamet kıldığı gibi,
ateş sureti mahfuz olmakla birlikte lütuf suretinde tecelli etmesiyle gerçekleşecektir.

Ancak bütün bunlar azap süresinin sona ermesinden sonra olacaktır.
Zaten cehennem azabının daimi olacağına dair açık bir nas da yoktur.
Sadece cehennemde kalmanın ebedi olacağı açıkça belirtilmiştir.
Cehennemde ebedi kalmaktan orada olan azabın da ebedi olacağı çıkmaz.
O halde cehennemin nimete dönüşmesi, hakların yani,
Allah ve kul hakkının Allah’ın Muntakim ismi tarafından tamamıyla alınmasından sonra,
Hz. İbrahim Halilullah’ın ateşe atıldığında gördüğü nimet türünden olacaktır.

Zira Hz. İbrahim ateşe atıldığı sırada onu görünce, önceden ilminde olup kalbine yerleştiği,
ateşin kendine düşen canlıları yaktığına dair bilincinden ve Allah Teala’nın o ateşten onun için neyi
kastettiğini bilmediğinden dolayı acı duydu. Fakat ona atılınca, ateş sureti mahfuz olmakla birlikte onun,
kendisi için nimet olduğunu gördü. O halde o ateş halkın gözünde ateş olduğu halde,
Hz. İbrahim için nur ve rahatlık oluverdi.
Demek ki, bir şey ona bakanların gözünde çeşitli şekilde tecelli edebilir.
” (Şerh-i Fusus-ül Hikmet El- Kayseri s. 386, 387)

Yine Muhyiddin Arabi “Futuhat-i Mekkiye” adlı kitabında Allah’ın sonsuz rahmetinin
cehennemde ebedi kalacakların azabının ebedi olarak devam etmesine izin vermeyeceğini şöyle açıklıyor:
“Her iki ev de yani nimet ve acı evleri olan cennet ve cehennem mamur olur.
Allah’ın rahmeti gazabından önce olup cehennem dahil her şeyi kapsamıştır.
Allah ise rahmedenlerin en rahimlisidir.

Biz kendi aramızda öylelerini buluyoruz ki, rahmet onun canına öyle işlemiştir ki,
eğer Allah Teala yaratıkları hakkında ona yetki verirse, bütün alemden azabı kaldırmak ister.
Bu sıfatı ona veren Allah Teala’dır. Elbette ki, bir sıfatı veren o sıfata daha layıktır.
Bu sıfata sahip olan ben ve benim gibi insanlardır.
Oysa bizler yaratılmış olan çeşitli heva ve heves sahibi birer kuluz.
Şüphesiz Allah yaratıklarına karşı bizden daha şefkatli ve rahmedendir.
O kendisinin rahmedenlerin en rahimlisi olduğunu bildirmiştir.
O halde onun yaratıklarına bizden daha çok şefkat ve rahmet beslediğinden şüphe edemeyiz.
Bizde bu duygu olduğuna göre, onda daha fazlası vardır.”(Esfar-ül Erbaa c. 9 s. 352, 353 naklen Futuhat-i Mekkiye)

Yine Muhyiddin Arabi “Fusus-ül Hikem” adlı kitabının İsmail fassında (bölümünde) Allah Teala’nın
Hz. İsmail (a.s)’ı va’dine sadık olmasıyla övmesinden yola çıkarak,
hayra dair verilen va’de sadık kalıp vefa etmenin övgüye layık olduğu ve yapılan tehdidin yerine getirilmesinin
övgüye layık olmadığı ilkesi gereği, bizatihi övgüyü gerektiren ve övgüye layık olan Hak Teala’nın elbette ki,
verdiği hayra dair va’dleri yerine getireceğini,
isyankarları cezalandıracağına dair olan tehditlerini ise övgüye layık olmadığından gerçekleştirmeyeceğini
vurguluyor.

Muhyiddin Arabi şöyle diyor: “Övgü va’de sadık kalmak içindir,
tehdide sadık kalmak için değil.
Hazret-i Hak ise bizatihi övgüyü iktiza ettiğine göre,
verdiği va’de sadık kalmakla övgüye layık olur.
Yaptığı tehdide sadık kalmakla değil, aksine ona göz yummakla övgü kazanır.

Öte yandan Allah Teala’nın elçilerine verdiği va’dden caymayacağını buyurduğunu görüyoruz.
“Allah elçilerine verdiği va’dden cayacağını sanma” (İbrahim: 47) buyuruyor.
Peygamberler aracılığıyla bildirdiği tehditlerden geçmeyeceğini buyurmamıştır.
Aksine, “Onların kötülüklerinden geçeceğiz” (Ahkaf: 16) buyurmuştur.” (Şerh-i Fusus-ül Hikem el Kayseri s. 211)

Hz. Resulullah (s.a.a)’dan nakledilen;
“Kime Allah yaptığı bir amelden dolayı bir mükafat va’detmişse mutlaka onu yerine getirecektir.
Kime de yaptığı bir amelden dolayı bir ceza tehdidinde bulunmuşsa, ihtiyar o konuda Allah’a aittir.
” (425) hadis-i şerif de bunu teyit etmektedir.

Muhyiddin Arabi, va’de sadık kalmanın övgüye layık olması ilkesine dayanarak,
Allah Teala’nın mutlaka affa dair olan bu va’dini yerine getirip,
bir çok isyankar kulunu affedeceği ve cehenneme gideceklerin de Allah Teala’nın Muntakim ismi
gereğini yerine getirdikten sonra, cehennem azabının onlar için cennet ehlinin nimetinden farklı olan bir
çeşit nimete dönüşeceği neticesine varmıştır. (Bkz. Şerh-i Fusus-ül Hikmet el- Kayseri s. 212)

Davut bin Mahmut El- Kayseri ise,
Muhyiddin’in bu sözlerini genişçe ele alarak konuya daha açıklık getirmiştir.

O şöyle yazıyor:
“Bil ki, ahirette bütün kulları kapsamı altına alacak genel makamlar,
her biri kendi içinde sayısız bir çok derecelere sahip olmakla birlikte,
ilahi kelamın bildirdiği gibi, Cennet, Cehennem ve A’ raf olmak üzere üçtür.
Her bir makama bizatihi o makamın ehlinin kemalini talep eden bir ilahi isim hakimdir.
Zira o makamın ehli o ismin raiyeti mesabesindedir. O makam işbu ehli ile mamur olmaktadır.
Allah’ın va’di ise bu makamların hepsini kapsamaktadır.
Zira Allah’ın va’di her şeyi kendine layık olan kemale ulaştırmaktır.
Dolayısıyla Cennet, Allah Teala’nın va’di olduğu gibi, Cehennem ve A’raf da Allah’ın va’didir.
Allah’ın iadı (tehdidi) de böyle olup her üç makamı da kapsamı altına almaktadır.
Cennet ehli cennete önünden bir çeken ve arkasından bir süren olarak girecektir.
Allah Teala “Her can, kendisiyle beraber bir sürücü ve şahid bulunduğu halde gelir” (Kaf: 21) buyuruyor.
Cennet ehlini cennete çeken onlarla cennet arasında peygamberler ve evliyalar vasıtasıyla
kazanılan zati münasebettir. Sürücüleri ise onları çeşitli belalar ve musibetlerle tehdit eden Rahman’dır.
Cehennem ehlini cehenneme çeken onlarla cehennem arasında olan zati münasebet, sürücüleri ise Şeytan’dır.
Dolayısıyla cehennem onlar için va’dedilen bir yer hükmüne girer.

Allah Teala’nın iadına (tehdidine) gelince, Allah Teala’nın Muntakim isminin gereği olup,
beş taifeyi kapsamına alacaktır. Çünkü cehennem ehli ya Allah’a ortak koşandır, ya kafirdir,
ya münafıktır, ya da iman ehli olan isyankardır.
Bu sonuncusu ise, kamil olmayan tevhid ehli arif ve hicap ehli olmak üzere iki kısma ayrılır.
Böylece beş kısım ortaya çıkıyor.
Bunlar Allah Teala’nın Muntakim isminin sultasına girdiklerinde cehennemin ateşinde acı çekeceklerdir.

Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: “De ki: “Gerçek Rabbinizdendir.” Dileyen inansın, dileyen inkar etsin.
şüphesiz zalimler için, duvarları çepçevre onları içine alacak bir ateş hazırlamışız­dır.
Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendile­rine sunulur.
Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir duraktır!” (Kehf: 29)

Yine şöyle buyurmuştur: “Suçlular ise, hiç şüphesiz cehennem azabında ebedi kalacaklardır.
Azaba hiç ara verilmez, onlar orada tamamen umutsuzdurlar.
Biz onlara zulmetmedik, ama onlar zalim kimselerdi.
Onlar: “Ey nöbetçi! Rabbin hiç değilse canımızı al­sın” diye seslenirler.
Nöbetçi: “Siz böyle kalacaksınız” der.” (Zuhruf: 74, 75, 76, 77)

Yine şöyle buyurmuştur: “Tartıları hafif gelenler, işte onlar, kendilerine yazık edenlerdir,
cehennemde temellidirler. Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp kalır.
Allah: “Ayetlerim size okunurken onları yalanlıyordunuz değil mi?” der.
Şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi bedbahtlığımız yenmişti; sapık bir millet olmuş­tuk.
” “Rabbimiz! Bizi buradan çıkar, tekrar günaha dönersek, doğrusu zulmetmiş oluruz.
” Allah: “Orada alçakça kalın! Benimle konuşmayın. Kullarımdan bir topluluk:
“Rabbimiz! İnandık, artık bizi bağışla, bize acı. Sen acıyanların en iyisisin” diyordu.
Siz ise, onları alaya alıyordunuz. Bu yaptıklarınız size Beni anmayı unutturuyordu.
Onlara hep gülüyordunuz. Sabretmelerine karşılık bugün onları mükâfatlandırdım.
Doğrusu onlar kurtulanlardır” der.” (Mü’minun 103. ayetten 108. ayete kadar)

Böylece onlara yıllar ve dönemler geçip cennet nimetlerini unuttuklarında,
“Artık sızlan­sak da sabretsek de birdir, çünkü kaçacak yerimiz yoktur” (İbrahim: 21) diyeceklerdir.
İşte o zaman rahmet onlara gelecek ve azap onlardan kalkacaktır.” (Şerh-i Fusus-ül Hikem s. 213)

Ehl-i Beyt mektebinin büyük filozoflarından Sadr-ül Müteallihin de büyük eseri
“Esfar-ül Erbaa” kitabında cehennemde ebedi kalacakların azabının ebedi olmayacağı
hususunda Muhyiddin Arabi’nin görüşünü kabul ederek, bütün yaratıkların bizzat kendine layık kemali talep ettiğini
ve kemaline ulaştığında rahata kavuşacağını delil getirmiştir.
Zira bir şeyin kemali onun için azap olamaz.

Ancak bununla birlikte Sadr-ül Müteallihin cehennem azabının ebedi olarak devam edeceğini de savunarak,
bunun kişiler üzerinde değil, gruplar üzerinde olacağını beyan ediyor.
Yani her grup cehenneme girip cezasını çektikten sonra,
cehennem cezasını çekmiş olan grup için nimete dönüşürken,
cehennem ehli olan yeni bir grup için azap başlayacak ve bu böylece ebedi olarak devam edecektir.
Çünkü Allah’ın zatı sıfatları,
yaratılışın sonsuz olarak devam etmesini ve her alem ve döneme ait varlıkların kemallerine ermelerinden sonra
benzeri sonraki alem ve döneme ait varlıkların muhasebesinin başlamasını iktiza ediyor.

Sadr-ül Müteallihin şöyle diyor: “Bil ki, hikmet ilkeleri,
bir tabiatın tabii iktizasını zorla engellemenin sonsuza kadar devam edemeyeceğini,
her tabii varlığın bir gayet ve nihayeti olduğunu,
o gayetin onun kemali ve hayrı olup bir vakit elbet ona ulaşacağını ve Allah Teala’nın varlıkları
mevcut hayırlarını koruma ve yoksun kemalini talep etme tabiat ve özelliği üzere yarattığını ispatlamaktadır.
Nitekim Allah Teala “Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren ve sonra da onu doğru yola hidayet edendir” (Tâhâ: 50)
buyurmaktadır.
İşte bundan dolayı her varlığın varlığa ve talep edip ona ulaşmak için bizatihi
hareket ettiği zati gayet ve nihayeti olan varlık kemaline aşk beslediğini görmekteyiz.
Varlığın bu hareketi her gayete ulaştıktan sonra, bir sonraki gayete ulaşmak için,
böylece devam edip gidecek ve bir ön kesici ve engelleyici olmadığı sürece gayetlerin gayeti ve hayırların
hayrı olup en son gayet olan Hak Teala’ya ulaşıncaya kadar devam edecektir.

Ancak önceleri ispatladığımız üzere engelleyiciler ve ön kesiciler ne çoğunlukta olabilir ne de daimi.
Zira aksi taktirde düzen bozulur, varlıklar muattal kalır, hayırlar batıl olup gider,
yer ve gök ayakta duramaz ve ne dünya ne de ahiret yaratılamazdı. “Bu ise ancak kafirlerin zannıdır.
Kafirlere cehennem ateşinden dolayı yazıklar olsun.” (Sâd: 27)
Böylece bütün varlıkların bizatihi Hak Teala’yı talep ettiği,
bizatihi ona kavuşmaya müştak olduğu, adavet ve nefretin ise arazi olarak ortaya çıktığı anlaşılmış oldu.

İşte bu yüzden kim, bizatihi Allah’a kavuşmayı severse, Allah Teala’da ona kavuşmayı bizatihi sever.
Kim de, nefsine arız olan bir hastalıktan dolayı, arazi olarak Allah’a kavuşmaktan nefret ederse,
Allah da arazi olarak ona kavuşmaktan nefret eder.
Bu yüzden de onun hastalığı gidip ilk fıtratına dönünceye kadar,
ya da hastalık haline adet edip alışıncaya kadar ona azap verir.
Sonra o ilk fıtratına dönünce, ya da ilk fıtratına dönmesinden ümit kesip,
hasta haline alışarak,
Allah’ın özel rahmetinden meyus olan kafirlerin fıtratı olan ikinci fıtrata kavuşunca azap ondan gider.
Çünkü Allah’ın genel rahmeti her şeyi kapsamı altına almıştır.
Nitekim Allah Teala “…Azabımı istediğime indiririm, rahmetim ise her
şeyi kapsamıştır…” (A’raf: 156) buyurmaktadır.

Sonra katımızda bir takım ilkeler vardır ki; onlar,
cennetin nimet ve hayırlarının cennet ehline ebedi olacağı gibi,
cehennemin azap ve acılarının da cehennem ehline daimi olacağını ispatlamaktadır.
Fakat bu iki daimilik arasında fark vardır.”(Esfar-ül Erbaa: c. 9 s. 347, 348)

Yani cennetin nimetinin daimiliği kişisel,
cehennemin azabının daimiliği ise türseldir ve
şahısların birbirinin ardınca değişimiyle türsel olarak azap devam edecektir.

Sonra Sadr-ül Müteallihin Hadis-i Kudsi’de yer alan,
“Ben Adem’in (Yani Ebu-l Beşer Adem (a.s)’ın) isyanını dünyanın mamur olma sebebi kıldım”
tabiri ile Allah Teala’nın Kur’an-ı Kerim’de yer alan, “Biz dilesek herkese hidayet verirdik,
fakat Benden cehennemi cin ve insan­lar yığınından dolduracağıma dair söz çıkmıştır.” (Secde: 13)
ayetinden yola çıkarak,
dünya nizamının şakı insanlar olmaksızın düzene giremeyeceğini ve tabii olarak onların zati gayet
ve menzillerinin saadet ehlininkinden farklı olacağını ve her şeyin tabii ve zatı gayesinin onun için acı
olamayacağını, sonunda cehennem ehlinin azabının son bulacağına delil getirmiştir.

Sadr-ül Müteallihin şöyle diyor: “Sen biliyorsun ki,
dünya nizamı katı nefisler ve kaba kalpler olmaksızın düzene giremez.
Eğer bütün insanlar Allah’ın azabından korkan nefis sahibi ve alçak gönüllü saadet ehlinden oluşsaydı,
aşırı tamahlarıyla bu dünyanın abat olmasını sağlayan tuğyancı Firavunlar ve Deccallar gibi katı nefis sahipleri,
insandan olan şeytanlar gibi hileci nefis sahipleri ve kafirler gibi cahil hayvansal nefis
sahipleri olmadığından düzen bozulurdu.
Hadis-i Kudsi’de “Ben Adem’in (Yani Ebu-l Beşer Adem (a.s)’ın)
isyanını dünyanın mamur olma sebebi kıldım” buyrulmuştur.
Yine Allah Teala “Biz dileseydik herkese hidayet verirdik,
fakat Benden cehennemi cin ve insan­lar yığınından dolduracağıma dair söz çıkmıştır” (Secde: 13) buyurmuştur.
O halde önce de açıkladığımız üzere, alemin tek bir tabakaya sahip olması hikmete aykırıdır.
Zira bu taktirde mümkün olan diğer tabakalar güç halinden fiiliyata kavuşturulmadan imkan aleminde bırakılmış
olurdu. Bu ise bu alemin bir çok derece ve tabakalarının sahiplerinden yoksun olmasını doğururdu.
Oysa bu alemin düzeni,
bu dünyada ihtiyaç duyulan zulmet ve hicap ehlinin ürettiği bir kısım hakir ve düşük nesneler olmaksızın yoluna
giremez. Bu nesnelerden hem saadet ehli yararlanır hem de keramet, nur ve muhabbet evinden uzak olan şakiler.
Dolayısıyla Hikmet-i Hak tabakaların dereceleri için güçlülük ve zayıflık,
saflık ve bulanıklık bakımından istidatların farklı olmasını gerektirir.

Allah Teala’nın nafiz olan kaza ve kaderi de hem saadet hem de şekavet ehlinin olmasına hükmetmiştir.
Öte taraftan her taifenin varlığı ilahi kaza ve kader ile Rabbani ismin zuhuru gereğince olduğuna göre,
her bir taife için zati gayet ve hakiki menzil de olması zorunludur.

Bu durumda nesnelerin zatlarında olan ve yaratılış fıtratlarında yerleşen şeylere dönmeleri,
gerçi aralarına ayrılık girip onlardan uzun müddetlerce ayrı kalsalar ve orada istikrar bulmaları uzun zamanlar
alsa bile, onlar için uyumlu ve lezzetli olmalıdır.
Nitekim Allah Teala “Kendileriyle, arzuladıkları şeyler arasına artık engel konur;
nitekim, daha önce, kendilerine benzeyenlere de aynı şey yapılmıştı.
Çünkü onlar şüphe ve endişe içindeydiler.” (Sebe: 54) buyurmaktadır.
” (Esfar-ül Erbaa: c. 9 s. 348) Yani,
gerçi cehennem ehli ile arzuladıkları şeyler arasına bir engel girerek uzun müddetlerce acı çekmelerine
sebep olacaktır. Ama cehennem, onların tabiatlarının ve zatlarının iktiza ettiği bir şey olduğundan,
bilahare onlar için nimet halini alacaktır.

Sonra Sadr-ül Müteallihin, Muhyiddin Arabi’nin “Futuhat-ı Mekkiye” kitabında yer alan;
“Genel hallerden biri de Allah’ın yaratıkların yaratılışında koyduğu Allah’tan gayrisine tapmama fıtratıdır.
Dolayısıyla bütün insanlar bu fıtrat gereği tevhid üzere bakidirler.
Allah’tan gayri ilahlara tapanlar da onları Allah olarak değil,
Allah’a yakınlaştırıcı vesile olarak ilah edinmişlerdir” sözünün açıklamasında şöyle yazıyor:
“Bu, varlıklarda olan zati ibadettir.
Biz daha önce tabii varlıkların zatında ve nefislerde olan bütün tabii hareketlerin ve değişimlerin Allah’a yönelik,
Allah’ın gücü ve Allah yolunda olduğunu söylemiştik.
Bu açıdan insan, fıtratı gereğince Allah’a doğru hareket edenlerin içinde yer almaktadır.

Ancak insan ihtiyarı ve heva hevesi gereğince, iman ehli ve inkarcı olmak üzere iki kısma ayrılır.
Eğer saadet ehlinden olursa, fıtri yakınlığına yakınlık katar,
çabasıyla fıtri sulüküne derinlik ve daha hızlılık kazandırır. Ama eğer, sağır,
kör ve bir şey taakkul etmeyen eksik kafirlerden olursa; o, hayvanlar gibi olup,
hayvansal isteklerden başka bir şey anlamaz. O, varlığına gaye olarak,
dünya peşinde olmak ve bedeni mamur etmekten başka bir şey düşünmez. Ahiretten ise hiçbir nasibi olmaz.
O, ancak davarların ve yırtıcı hayvanların otlağında hareket eder. O, hayvanlar gibi mahşere gelir,
hayvanlar gibi hesaba çekilir, hayvanlar gibi mükafatlandırılır veya cezalandırılır.

Ve eğer, has fıtrattan reddedilen ve rahmet semasından kovulan nifak ehlinden olursa, onun cezası daha acı olur.
Çünkü o, kendi yaptıklarıyla yaratılış fıtratından sapmış ve cehennem kuyusuna kendini atmıştır.
Dolayısıyla fıtrattan uzaklaştığı ve cehennem kuyusuna düştüğü oranda onun azabı daha acı olacaktır.

Fakat rahmet daha geniştir.
Cehennem ehlinin cehennemde çektiği acılar da düşük hayvansal özelliklerle çelişen asli cevherin henüz
onların zatında olduğunu göstermektedir.
Bu arada yerinde ispatlandığı üzere, iki zıt arasındaki çatışma ve mukavemet ise, ne daimi olabilir,
ne de çoğunlukta. Lamahale bu mukavemet, ya iki zıttan birinin batıl olup gitmesiyle,
ya da birinin diğerinden kurtulmasıyla son bulur. Ancak insanın zatı batıl olup gitmeyi kabul etmediğinden,
ya düşük hayvansal özellikler (eğer sebepleri şirk koşmak gibi itikadi hususlardan oluşmazsa),
sebeplerinin ortadan kalkmasıyla yok olup gider ve insan, asli fıtratına dönerek cennete girer,
ya da insanın fıtratı başka bir fıtrata dönüşür ve böylece insan acı ve azaptan kurtulur.” (Esfar-ül Erbaa: c. 9 s. 350, 351)

Velhasıl İslam ulemasından Muhyiddin Arabi ve Sadr-ül Müteallihin gibi bir çok büyük zat,
cehennemde ebedi kalmanın ebedi acı ve azap çekmeyi gerektirmediğini,
bunun Allah’ın sonsuz genel rahmetiyle bağdaşmadığının yanı sıra,
irfanı mükaşefeler ve hikmet ilkeleriyle birlikte, bir çok Kur’an ayetinin de buna işaret ettiğini savunmuşlardır.
Muhyiddin-i Arabi şöyle diyor:
“Cehennemi mamur eden cehennem ehlinin cehennemde bulunması onların orada acı çekmelerini gerektirmiyor.
Zira cehennemin kontrolcüsü Malik,
meleklerden olan bekçileri ve cehennemde olan yılan akrep gibi haşereler de cehennem ehli olup onu mamur edenler arasında bulunmaktalar. Kıyamet günü de onlar orada bulunacaklardır. Ancak onların hiç biri cehennem ateşinden acı duymamakta ve azap çekmemektedir. Cehennemde ölmeden ve dirilmeden kalacak olan diğer ehlinin durumu da aynı olabilir.

Kur’an ve hadislerde Allah Teala’nın bütün yaratıkları kendine nispet vererek,
geneli kapsayacak şekilde; “Ey kullarım” diye hitap ettiği yer almıştır.
Allah Teala rahmeti kapsamına girmeyen bir şeyi asla kendine nispet vermez.
O halde onlar cehennemde ebedi kalsalar bile, Allah onların azap ve acılarını ebedi kılmayacaktır.

Nitekim Allah Teala (Hadis-i Kudsi’de) şöyle buyurmuştur: “Ey kullarım! Eğer ilkiniz ve sonunuz,
insanlarınız ve cinleriniz hep birlikte sizden en takvalı kişinin kalbine sahip olmakta bir araya gelseniz,
bu benim mülküme bir şey artırmaz.

Ey kullarım! Eğer ilkiniz ve sonunuz, insanlarınız ve cinleriniz sizden en isyankar kişinin kalbine sahip olmakta
bir araya gelseniz, bu benim mülkümden bir şey eksiltmez.

Ey kullarım! Eğer ilkiniz ve sonunuz,
insanlarınız ve cinleriniz bir meydanda toplanarak benden dilekte bulunsalar ve ben onların her
birinin isteğini ona versem, bu benim mülkümden bir şey eksiltmez.” (Hadis-i Kutsi)

Şüphe yok ki, herkes ona acı veren şeyden nefret eder,
Allah Teala’dan ona acı vermemesini ve varlıkları ona lezzet
li kılmasını ister. İstek ise bazen sözlü olur,
bazen de süt emer çocuğun ağlamasında olduğu gibi lisan-ı hal ile olur.” (Esfar-ül Erbaa: c. 9 s. 355)

Bizim burada cehennem ehlinin azap ve acılarının ebedi olmayacağına dair Muhyiddin-i Arabi,
Sadr-ül Müteallihin ve Davud-u Kayseri gibi zatlardan naklettiğimiz bu deliller,
bu zatların konu hakkında zikretmiş oldukları delillerden sadece birkaç örnektir.
İsteyen ilgili kitaplara müracaat ederek konuyu daha detaylı olarak inceleyebilir.

Ancak şunu belirtmeliyiz ki, bizim kendimiz Allah Teala’nın indirdiği hükümlere olduğu gibi inanmakla birlikte,
sonsuz rahmet sahibi olan Hak Teala’nın kullarına sonsuz acı çektireceğini uzak görüyoruz.
Nitekim hadis-i şerifte en son şefaat edenin Erham-ür Rahimin’in olacağı yer almıştır.
Yani kıyamet günü şefaat edecek olan peygamberler, evliyalar,
alimler ve şehidler gibi bütün şefaat edenlerin şefaat edip isyankar kullardan bir çoğunun azaptan kurtulmasına
vesile olduktan sonra, kendi kusurundan dolayı bunlardan hiç birinin şefaatine layık olmayan ve her
kapıdan ümidi kesilenler için rahmeti herkesten bol olan Erham-ür Rahimin ümit kapısı olacak ve O’nun sonsuz
rahmeti böyle insanların da imdadına yetişecektir. Özellikle de kıyamet günü
Allah Teala’nın rahmetinin tamamının tecelli edeceği hadislerde yer almıştır.

Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: “Allah Teala gökleri ve yeri yaratırken yüz rahmet yarattı.
Yeryüzüne sadece bir rahmet koydu. İşte o rahmet eserinde anne yavrusuna şefkat gösterir.
Hayvanlar ve kuşlar yavrularına ilgi gösterir. Doksan dokuz rahmeti ise kıyamet günü için saklamıştır.
Kıyamet günü olunca, bu rahmetle birlikte yüz rahmeti tamamlayacaktır.
” (İlm-ül Yakın c. 2 s. 1326 naklen Sünen-i İbn-i Mace c. S. 1435, Kenz-ül Ümmal c. 4 s. 250 ve…)

Fakat buna rağmen, kitabımızın Adalet bölümünde de belirttiğimiz üzere,
faraza cehennem ehlinin azabı ebedi olsa da, bu Allah Teala’nın adil olması ve sonsuz rahmetiyle hiçbir
çelişkisi yoktur. Zira orada açıkladığımız gibi, suç ile ceza arasında uyum olması itibari cezalarda aranır,
suçun doğal sonucu ve hatta suçun kendinden ibaret olan cezalarda değil.

Aslında, “Allah’ın kıyamet günü vereceği cezalar, O’nun rahmet ve adaletiyle nasıl bağdaşır?”
sorusunu yöneltenler önemli bir noktadan gaflet etmişlerdir. Yani, onlar tekvini kanunlarla,
koyulan kanunlar arasında olan farkı görememişlerdir. Örnek olarak koyulan kanunlarda şöyle ilan olunur:
“Kim şu suçu işlerse, ona bu kadar ceza verilecektir.
” Muhakkak bu hususta suçla ceza arasında uygunluk ve eşitlik gerekmektedir.
Hiçbir zaman küçük bir suç için birini idam etmezler.
Bu gibi yerlerde hikmet ve adalet suçla ceza arasında tam olarak uyum olmasına hükmetmektedir.

Ama gerçekte amelin doğal eseri veya kendi tecessümü olan cezalar,
ister bu dünyada olsun ister o dünyada yukarıdaki sorulan sorunun ve konunun kapsamına girmez.
Örnek olarak trafik kurallarını çiğneyen bir şoförü göz önüne alalım,
kuralları çiğnediğinden veya aşırı hızdan dolayı kaza yapıyor ayakları kırılıyor sonuç olarak bir ömür boyu
yürüyememeye mahkum olur. İşte burada kimse; “Ani bir hatadan dolayı bir ömür boyu öyle kalması adaletsizliktir”
diyemez. Çünkü onun başına gelen kendi dikkatsizliğinin doğal eseridir. Yine eğer bir doktor birine;
“İçki içmeyin, aksi taktirde mideniz ve bir takım iç organlarınız bozulacak ve ömür boyu acı çekeceksiniz”
dediğinde, doktorun bu tavsiyesini dinlemeyip içki içenin bir ömür boyu hastalığa duçar olması,

hiçbir zaman günahla ceza arasındaki eşitsizlik sayılamaz.

Sonuç olarak belirtmeliyiz ki, kitabımızın adalet bölümünde açıkladığımız üzere,
ahiretle ilgili cezalar amellerin doğal neticesi veya kendi tecessümü türündendir,
amellerin tekvini ve doğal eserlerinin veya kendi tecessümünün insanın karşısına çıkması ve sürekli
olması gayet doğaldır. Adalet ve rahmetle hiçbir çelişkisi yoktur.
Kur’an-ı Kerim konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“Derken işledikleri kötülükler kendilerine belli oldu ve onları,
alaya aldıkları şeyler ku­şatıverdi.” (Casiye: 33 )

Bir an heva ve hevese uymak bir ömür boyu hüzün ve pişmanlık duymayı doğurabilir.
Bir kibrit bir şehri yakıp kül edebilir. İşte bizim de iyi ve kötü amellerimizin eserleri kalıcı olabilir.

Cennet ve Cehennemin Var Oluşu
Her ne kadar Ehl-i Sünnet’ten Mutezile mezhebine mensup bazıları cennet ve cehennemin şimdi var olmadıklarını
ve kıyamet günü yaratılacaklarını ileri sürmüşlerse de, İslam mezheplerinin çoğunluğu,
Kur’an-ı Kerim ayetleri ve hadislerden anlaşıldığı üzere,
cennet ve cehennemin şimdi var olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.

Ehl-i Beyt ulemasının önde gelen liderlerinden olan Şeyh Mufid şöyle yazıyor:
“Cennet ve cehennem şu an için yaratılmışlardır. Hadisler bunu belirtiyor,
şeriat ve hadis ehlinin icması da bu doğrultudadır.” (Avail-ül Makalat: s. 102)

Ehl-i Sünnet ulemasından Teftazani ise şöyle yazıyor:
“Cennet ve cehennemin kıyamet günü yaratılacağını sanan Mutezile mezhebinden
Ebu Haşim ve Kadı Abd-ül Cebbar ve benzerlerinin aksine,
Müslümanlar’ın cumhuru cennet ve cehennemin yaratılmış oldukları görüşündedirler.”
(Şer-ül Makasid c. 2 s. 218, Şerh-i Tecrit Kuşci’nin s. 507)

Kur’an-ı Kerim cennet hakkında şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar! Rabbiniz tarafından bağışlanmaya, Allah’a ve pey­gamberlerine inananlar için hazırlanmış,
genişliği yerle göğün genişliği kadar olan cennet için yarışın; bu Allah’ın dilediğine verdiği lütfüdür.
Allah, büyük lütuf sahibidir.” (Hadid: 21 )

Yine Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmuştur:
“Andolsun ki o, Cebrail’i Sidret-ül Münteha yanında başka bir inişinde de görmüştür.
Orada Me’va cenneti vardır.” (Necm: 13, 14, 15)

Cehennemle ilgili olarak da şöyle buyurmuştur:
“Artık o ateşten sakının ki, onun tutuşturucu odunu (kafir) insanlarla taşlardır.
O ateş kafirler için hazırlanmıştır.” (Bakara: 24)

Bu ve benzeri ayetler cennet ve cehennemin şu anda yaratılıp hazırlandığını belirtmektedir.

Hadislerde ise, cennet ve cehennemin varoldukları hususu daha açık olarak ortaya konmuştur:

Hz. İmam Rıza (a.s) ashabından birinin cennet ve cehennemin şu an için var oluşuna dair sorusuna cevaben
şöyle buyurdular: “Cennet ve cehennem bu an için vardır.
Hz. Resulullah (s.a.a) miraca gittiğinde cennete girdi ve cehennem ateşini gördü.
Ravi diyor; ben İmam’a: “Bazılarının cennet ve cehennemin taktir edildiğini ve bu an için yaratılmadığını
savunduklarını” söyledim. Bunun üzerine, İmam (a.s) şöyle buyurdular: “Onlar bizden ve biz de onlardan değiliz.
Kim cennet ve cehennemin yaratılmış olduğunu inkar ederse peygamber ve bizi yalanlamış olup cehennemde
ebedi kalacaktır. Allah Teala “İşte suçluların yalanladıkları cehennem budur.
Onlar, cehennem ateşiyle kaynar su arasında dolaşır dururlar” (Rahman: 43, 44)
buyuruyor.” (İlm-ül Yakin c. 2 s. 1232 naklen Tevhid-i Saduk s. 118, Bihar-ül Envar c. 8 s. 119)

Keza; Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a)’in Miraca gittiğinde cennet ve cehennemi müşahede etmesi de bunu ispatlamaktadır.

Yine hem Ehl-i Beyt, hem de Ehl-i Sünnet kaynaklarında yer alan:
Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a)’in Miraç gecesi cennete girdiğinde cennet meyvelerinden yediği ve bu cennet meyvesinden
Hz. Fatime-i Zehra’nın nutfesi oluştuğu ve bu yüzden Resul-ü Ekrem (s.a.a)’in Hz. Zehra’yı her öptüğünde:
“Ondan cennetin kokusunu alıyorum” (Müstedrek-üs Sahiheyn c.5 s.156)
buyurduğuna dair olan hadisi şerif de cennetin bilfiil şimdi var olduğunu göstermektedir.

Meadla ilgili bahsimizi burada bitirirken,
sonsuz rahmet ve şefkat sahibi Cenab-ı Hak’tan bu naçiz çalışmayı kendi yüce lütuf ve inayetiyle kabul
buyurmasını ve bütün iman ehlini sonsuz rahmetiyle kıyametin acı azabından korumasını niyaz ediyorum.

Selametle

Bunları da beğenebilirsin Diğer Yazılar