İmam Sadık (a.s) Hakkında Yanlış İki Yargı / İki Yargının Kaynağı / Doğru Yargı ve İmametin Felsefesi / İmamların İki Ana Hedefi / İmametin Seyrettiği Dört Dönem / İmam Sadık’ın (a.s) İmamet Dönemi / İmamın Faaliyetlerinin Gizli Kalması ve Nedenleri / İmamın Hayatıyla İlgili Beş Ana Hat
İnsanoğlunun hayatı boyunca karşılaşabileceği problemleri çözmek için düşünürler, idealist önermelerde bulunabilirler; ancak bu önermelerin büyük bir çoğunluğu sadece kulağa hoş gelen bir dizi idealler olup gerçekle bağdaşmıyor.
Peygamberler ve ilâhî dinlerin eğitilerinin en önemli özelliklerinden biri, önerilerinin gerçek hayata tatbik edebilmesidir. Bu eğitide ilime verilen değer ve önem kadar, amel ve pratiğe de önem verilir; ilim ve amel bütünlüğü. Peygamberlerin gönderiliş amacı da, zaten insan hayatındaki zorlukları gidermek ve gerçeğe uygun bir çözüm bulmaktır. Bu da ilâhî mekteplerle diğer beşerî mekteplerin belirgin farkıdır. Bu özellik, son ilâhî din olması hasebiyle İslâm'da daha da belirgindir. İslâm hayat gerçeklerini dikkate almakta zirveye ulaşmıştır.
Resulullah'ın (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamlarının hayatı, uydurmalardan ve iftiralardan uzak, cahil kalemlerden ve kin güden yüreklerden arınmış ve sağlam kaynaklardan araştırıldığında, daha sağlıklı sonuçlara ulaşacağımızdan emin olunabilir ve kimlerin izinde ve önderliğinde yaşayacağımızı daha iyi kavramış olacağız.
İslâm tarihinin en önemli dönemlerinden biri, İmam Sadık'ın -a.s- (83-148) dönemidir.
Emevîlerin yıkılıp Abbasîlerin kuruluşu, Ebu Seleme ve Ebu Müslim-i Horasanî'nin kıyamları, yıkılan Emevîle-rin İspanya'da yeni bir Emevî hükümetini inşa etmeleri, bu dönemin önemli siyasî olaylarıdır. Yine aynı döneme ait İslâm'ın gidişatını etkileyebilecek önemli siyasal ve kültürel değişimler de söz konusudur.
Felsefenin ilk İslâm toplumuna tercüme yoluyla girişi, kelam ilmine ait kısır tartışmalar, tasavvufî akımların ve sofilerin yayılışlı, saraya bağlı zahit ve dervişlerin din tüccarlığına başlaması, hilafet(saltanat)in bazı fıkhı mezhepleri resmî mezhep kabul edişi ve fakihlerle(!) kol boyun oluşu, resmî ideolojinin isteği doğrultusunda hüküm veren kadıların ve inanç belirleyen kelamcıların çıkışı, bu dönemin başlıca olaylarındandır.
Bu hadiselerden her biri kendi başına İslâm toplumunda derin yaralara yol açabilir.
İşte böyle fırtınalı ve bunalımlı bir dönemde toplumun realistlerine uygun sosyal, siyasal ve ilmî çözümler üretebilecek, aynı zamanda ilahi kanunlardan ayrılmadan toplumun gerçeklerini tahlil edip ümmeti kurtuluş sahiline ulaştıracak sadık bir öndere ihtiyaç vardı. Kur'ânî gerçekleri açıklayan, sünneti nebeviyi ihya eden, bidatları söküp atan, kelâm, fıkıh ve diğer ilimleri saraylardan değil, ilâhî kaynaklardan ilham alarak hayata tatbik eden bir imama ihtiyaç duyuluyordu, sadık imama, İmam Sadık'a.
İşte o dönem ve İmam Cafer Sadık (a.s).
İmam Sadık (a.s) Hakkında Yanlış İki Yargı
"Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir." (Ahzab, 23) "Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işleri yapmayı vahyettik." (Enbiyâ, 73)
İmam Cafer Sadık (a.s) hakkında iki farklı görüş ve iki yargı türü söz konusudur. Bu iki tür yargı, farklı iki fikir tarzına sahip gruplar tarafından ortaya atılmıştır.
Bu yargıların şekil, içerik ve kaynak bakımından birbirine çok yakın olmaları, hatta bazı ortak yönlerinin olması ilginç ve dikkat çekicidir.
Bu iki yargı tarzına kısa bir giriş yaptıktan sonra, bunlarla ne kadar aşina olduğunuzu siz de hissedecek ve böyle düşünen, bu düşünceyi söylem hâline getiren ve söylemlerinde de direten niceleriyle karşılaştığınızı göreceksiniz.
Birinci yargı, kendilerini İmam Sadık (a.s) taraftarları ve dostları sananlar -Şia ismini taşıyanlar- tarafından ortaya atılmıştır. Bu yargı özetle şöyledir:
İmam Sadık (a.s) için kendisinden önceki ve sonraki imamların aksine, İslâm dininin hükümlerini yayabilecek ve ilim taliplerine evinin kapısını açabilecek bir ortam ve fırsat doğdu. O bu fırsattan yararlanarak halka açıldı, dini anlatmaya ve din bilgisini yaymaya başladı. İlim ve hakikat aşıklarına kucağını açıp dört bin öğrenciyi bağrına bastı.
Bu mektepte yetişen öğrenciler fıkıh, hadis, tefsir gibi dinî ilimleri; tarih, ahlak ve sosyoloji gibi tabiî ilimleri ilim dünyasına kazandırdı. Başka dinlere mensup olup farklı düşüncelerin savunuculuğunu yapan materyalist, ateist, mülhit ve inkarcılarla bizzat kendisi veya öğrencileri tartışmaya girip ortaya koyduğu delillerle onları etkisiz hâle getirdi. Döneminin kelâm âlimleriyle itikat ve kelâm üzere ilmî mücadelede bulundu ve ilim meydanında, yanlış ve kof düşünce yandaşlarını birbiri ardınca mağlup etti. Sabırlı bir öğretmen gibi yıllar boyu zahmet çekerek uzman ve mümtaz öğrenciler yetiştirdi.
Tesis etmiş olduğu ilim merkezini korumak, İslâmî ilim ve düşünce mektebini yaygın hâle getirmek için siyasete müdahale etmemek zorunda kal"dı. Hiçbir siyasî hareketin mimarı olmamakla kalmadı ve hatta bazen dönemin sultanlarını kendine ısındırabilmek için onların belirlemiş olduğu siyasî çizginin dışına çıkmamaya ve muhalefet sayılabilecek bir davranış içinde olmamaya özen gösterdi. Bu yüzden de sultanların işine müdahale ve itiraz etmemekle birlikte, başkalarını da bundan sakındırdı. Gerektiğinde onların yanına gidip hediyelerini kabul etti. Düzene karşı gerçekleştirilen bir kıyam ya da bir muhbirin yalan haberinden doğan su-i zan sonucu İmama darıldıklarında, öfkelendiklerinde İmam güzellikten yana olup gönüllerini elde etti.
Bu tutuma, kesin delil olarak Rebi Hacib'in rivayeti ve o türden olanlar örnek gösterilebilir. Bu türden rivayetler, İmamı, Mansur karşısında suçundan pişmanlık duyan ve Mansur'a övgüler yağdıran bir insan gibi göstermektedir. Oysa ki Mansur gibi sınır tanımaz bir asinin hakkında İmamın böyle bir şey yapmayacağı ve böyle konuşmayacağı hiç kimseye gizli değildir. Bu rivayetin bildirdiğine göre İmam (a.s); Mansur'u, Yusuf, Eyyub ve Süleyman gibi peygamberlerle aynı kategoride değerlendirdikten sonra kendisinden ve Hasan oğullarından gördüğü kötülükler karşısında sabretmesini şöyle dile getirir: "Süleyman ilâhî bahşiş (hükümet) karşısında şükretti. Eyyub cismî ve ruhî rahatsızlıklara duçar oldu; ama sabretti. Yusuf kardeşlerinden zulüm gördüğü hâlde onları affetti, sen de aynı sülale ve soydansın."
İmam Sadık (a.s) hakkındaki birinci yargı kısaca bundan ibaret. Bu yargıda İmam bir bilim adamıdır, büyük bir öğretmendir, ilim ve tahkik ehlidir, sahili görünmeyen bir ilim okyanusudur ki Ebu Hanife onun hakkında şöyle demiş ve Malik böyle. Ama dini yok etmeğe çalışanlar karşısında direnme, iyiliğe davet ve kötülükten sakındırma vazifesine amel etme açısından, İslâm'ın çizmiş olduğu hattı koruma, din ve insanlık karşıtı otoriteler karşısında tavır koyma bakımından sıfırın bile altındadır... Zeyd b. Ali, Muhammed b. Abdullah ve Fah şehidi Hüseyin b. Ali, hatta bunların maiyetindeki askerlerle bile mukayese edilemeyecek düzeydedir. İslâm toplumunda olup bitenler karşısında asla sorumluluk duymayan ve Müslümanların Mansur tarafından sömürülmesinin, beytülmaldan gasp ettiği milyonlarca dirhem ve dinarın üzüntüsünü yaşamayan biridir.
Oysa ki Taberistan ve Mazenderan dağlarında, Irak ve İran'ın birçok şehir ve köylerinde yaşayan Peygamber evladı; o temiz insanlar ve sıcak kanlar kendilerini, eşlerini ve çocuklarını bir öğün doyuracak yemeğe ve cemaat namazı kılmak için giyecek elbiseye muhtaç idiler. İzleyicileri ölümle burun buruna yaşıyordu, işkence altındaydı, takip ediliyordu, malları yağmalanıyordu, normal yaşam standardının çok altında bir yaşam sürdürüyorlardı.
Bu görüşü savunanlara göre İmam Sadık'ın (a.s), bu durum karşısında hiçbir duyarlılığı yoktu; hiçbir şekilde sorumluluk hissetmez. Yanına gelen İbn-i Ebi'l-Evca veya başka bir inkarcıyı mağlup etmekle yetinmekte ve bununla gönlünü hoş tutmaktadır... Bu mağlubiyet bile onu Müslüman etmez ve öylece ayrılıp gider...
Birinci yargı uyarınca İmam Sadık (a.s) böyle bir kişilik sahibidir.
İkinci yargı ise saldırı mahiyetlidir. Bu ise, İmam Sadık'ı (a.s), imam olarak tanımayanların yargısıdır. Onu, tarihte yaşamış olan inkar edilemez bir hakikat bilir; ancak hakkında yargı sahibi olabilmek için hayatını bilmek ve tarih aynasındaki yüzünü görmek gerektiğini savunurlar. (Taraftarları açısından din ve dünya önderliği anlamına gelen) imamet makamının ona yakışıp yakışmadığı, saygıya mı yoksa aşağılanmaya mı layık olduğu sonucuna varmak ise meselenin ikinci aşamasıdır.
Bu görüşün mimar ve savunucuları, İmam Sadık'ın (a.s) gerçek yüzünü görebilmek için güvenilir ve hatta herhangi bir kaynağa müracaat etmişler midir? Kaynaklar üzerinde tahkik yapmaları gerekirken, İmam hakkındaki duyum ve kuruntularına mı dayandırmışlar yoksa bu düşüncelerini? Bu bölümde değineceğimiz hususları göz önünde bulundurarak konuyla ilgili doğru bir karara varmanız mümkün olacaktır.
Şimdilik İmam Sadık (a.s) hakkında kasıtlı olarak bu yargıyı ortaya atanların amaçlarını açıklamaya devam edeceğiz.
Diyorlar: "İslâm toplumunun (daha doğrusu adı Müslüman toplumun) sınıfsal ayrımcılık ateşinde yandığı, toplumdaki en çarpıcı görüntülerin tuğyan ve adaletsizlik olduğu, dikta yönetiminin elleri halkın namusuna, malına, canına ve dahası beyinlerine, kalplerine ve duygularına musallat olup gitgide insanî özelliklerden yani seçme ve düşünme gücünden uzaklaşan halka her türlü muameleyi reva gördüğü, Mansur'un efsanevi "el-Hamra" sarayının, binlerce virane ve enkaz yanında kendini gösterdiği, Mansur zindanlarında toplumun en haysiyetli insanlarına insanlık dışı işkencelerin yapıldığı bir dönemde... böylesi çekilmez ve karanlık bir dönemde İmam Sadık (a.s), ders vermek, müçtehit ve kelâmcı yetiştirmekle meşgul oluyorsa, demek ki bir rehberin üstlenmesi gereken insanî misyona itinasız veya ondan büsbütün gafildir!..
Farklı iki kesim tarafından dile getirilen İmam Sadık (a.s) hakkındaki her iki yargı da insafsızca, mesnetsiz ve bir o kadar da yüzeyseldir.
Bir yandan İmam Sadık (a.s) taraftarlığı ve izciliğinden dem vurup bir yandan da böylesi bir yargının savunuculuğunu yapmak affedilir türden bir şey değildir.
Ben, İmam Sadık (a.s) ile ilgili bütün delil ve kaynakları buraya dökerek, senetlerini inceleme ve uzlaştırılması gereken rivayetleri uzlaştırarak bir neticeye varmak gibi alışılagelmiş bir tahkik gayesi taşımıyorum. Çünkü bu türden bir araştırma, ilmî oturumların uhdesinedir.
Ben, açıklamasını yaptığım bu iki yargı karşısında üçüncü bir yargının var olduğunu da belirtmek ve şüphe götürmez delillerini, ulaşılabilir kaynaklardan sizlere sunmak amacındayım. Göstereceğimiz kaynak, adres ve (bir çok kez duymuş olduğunuz) rivayetler -ki onları yazan ve söyleyenler bile nasıl bir mesaj taşıdığının farkında olmamışlardır- zaviyesinden bakarak İmam Sadık'ın (a.s) gerçek yüzünü görebilecek ve de yaşamı hakkında adilane bir yargıya varabileceksiniz.
Asıl konuya girmeden önce, mezkur iki yargıdan hiçbirinin sahih ve güvenilebilir bir temele dayalı olmadığının altını çizmekte yarar görüyorum.
İki Yargının Kaynağı
Geçen alt bilgide de belirttiğimiz gibi, İmam hakkındaki ilk yargının kaynağı birkaç rivayetten ibarettir. Bunlar, şer'î bir kılıf peşinde koşan fırsatçılar açısından elbette ki kabul edilebilir deliller görünümündedir. İmam Sadık (a.s) gibi biri, her yönlü bir yönetici üslubu ile yalan övgülerden uzak bir şekilde bunları yanıtlaması gerekirken, böylesi bir yağcılıkta bulunabiliyor ise, onun taraftar ve öğrencileri de kendilerini korumak için tasavvuru mümkün her şeyde işbirliği içinde olmalarının bir sakıncası olmasa gerek. İlmî açıdan bu rivayetlerin ne kadar değersiz olduğunu kanıtlamaya bile gerek yoktur; mezkur rivayetlerin içeriği, hiçbir değer ifade etmediklerine en güzel kanıttır bizce. İmam, kendine yöneltilmiş olan ölüm tehlikesini başka bir şekilde ve daha uygun bir dille uzaklaştırabiliyorsa eğer -ki bunun örneğini makul ve makbul rivayetlerde görmek mümkün-, Mansur gibi bir zalimi yalan sözlerle överek, yağcılık yaparak ve hakikat payı olmayan bir haysiyeti Mansur'a mal etme gayreti içinde niye olsun? Hiç kuşkusuz, yüce imamet makamı, böylesi ahlak dışı nispetlerin zannından bile münezzeh ve beridir. Sözü edilen rivayetlerin ele alınıp senet bakımından incelenmesinin de öğretici ve ibret verici olacağı kanaatindeyiz. Bu rivayetlerin bir kaçında "Rabi-i Hacib"in ismi geçmekte ve hadisin senet silsilesi onunla son bulmaktadır.
Rabi, Mansur'un özel memuru ve o günün tabiriyle kapıcısıydı. Ondan daha adaletli hadis rivayetçisi mi olurmuş efendim? Kaynakların bildirdiğine göre Rabi, Man-sur'un en yakın ve en güvenilir adamıdır. Hicri 153 yılında (İmam Sadık'ın -a.s- şahadetinden beş yıl kadar sonra) vezirlik makamına ulaştı (İmam Sadık'a (a.s) isnat ettiği, hükümetçe değerli yalanların sayesinde gerçekleşmiş olabilir bu terfi). Düzene sadakat ve bağlılığında şüphe edilmeyen Rabi gibi birinin, o türden hadisler naklederek İmam Sadık'a (a.s) dalkavukluk nispeti vermesi veya İmamın çok sert bir şekilde kullandığı ifadeleri yumuşatarak istirham kalıbına dökmesi, beklenmedik bir şey değildir Asıl beklenmedik olan, akıllı birilerinin kalkıp da düzenin sadık dostunun, halifenin düşmanı hakkındaki sözlerine inanması ve planlanmış alçakça komplonun bir parçası olan Rabi'in Şiîlik iddiasını kabul etmesidir.
İkinci yargı da en az birincisi kadar tutarsız ve ilmî payeden yoksundur; önyargı ve cehalete dayalı olması yönünden de doğu bilimcilerin sözüne benzemektedir. Ay-nı özelliklerle, ruhsuz, dar ve materyalistçe. Ve hatta İslâm, Şiîlik ve İslâm büyüklerinin yaşam tarihi hususunda olduğu gibi Şia İmamları hakkında da bu tür önyargı ve bilgisizliğe dayanan sözleri, değişmez üslubuyla ilk olarak ortaya atanlar yine bu müsteşrikler olmuştur. Onlardan biri, İmam Hasan'ın (a.s) hamasetinden söz ederken şöyle der: "Hilafeti paraya sattı; kadın, güzel koku ve lüks bir hayat içinde ömrünü tüketti".
Bir diğeri, tarihî görüş açısından bakarak İslâm'ı şöyle yorumlar: "İslâm bir değişim noktası olup muasır toplulukların kölelikten feodalizme geçişini sağlamıştır..."
Bir başkası ise, bu türden kof araştırmalar ve ilgisiz etütlerle cehaletlerini kusmuştur...
Buna binaen, İmam Sadık (a.s) hakkındaki tutarsız ve ilim fakiri bu yargının onlar tarafından ortaya sürülmesi de garipsenmemeli. Daha da ilginç olanı, sözü edilen yargı sahiplerinin kaynağının, bu silsilenin ilk halkasının yontularından başka bir şey olmamasıdır; aksi takdirde İmamların hayatını böylesi mantık dışı bir yöntemle sınırlı tutmak nasıl mümkün olur?
Doğru Yargı ve İmametin Felsefesi
İmam Sadık (a.s) hakkındaki bu iki yargıyı açıkladıktan sonra basiret sahibi insanların kaynaklardan kolayca elde edebileceği üçüncü yargıyı açıklamak istiyoruz. Öncelikle hatırlatmak gerekir ki bu yargı, hem İmam Sadık'ı (a.s), hem de diğer Şia İmamlarını kapsamına alan genel bir yargıdır. İmamlardan her biri, zaman ve mekan şartlarına uygun olarak özel bir amel tarzı seçmiş ise de ruh ve hakikat hep aynı olmuştur. İmam Sadık'ın (a.s) hayatının ana ekseni hakkında bilgi sahibi olabilmek için "imamet" felsefesini öğrenmek bir zorunluluktur. Şia mektebinde "imamet" adıyla bilinen ve 250 yıl (Hicri 11-260) boyunca belirlenmiş on bir insan tarafından icra ve ihya edilen husus, hakikatte nübüvvetin devamıdır.
Peygamberler bazı hedefler ve programlarla, yeni ideolojilerle, insan yaşamı için yeni bir tasarıyla, insanlık için bir mesajla gönderilirler. Yapıcı bir uğraş ve telaş uğruna yıllarını vererek ilâhî emaneti, zaman ve imkanlar el verdikçe adım adım ileriye taşırlar. Sınırlı bir zaman içerisinde yaşayacak olan insanın, yaşadığı sürece faaliyetlerinin ürününü en mükemmel ve en olgun hâliyle göremeyeceği bir gerçektir. -Ana hatları ve belirleyici yönüyle ona daha yakın ve benzer insanlar tarafından- bu telaş ve uğraş devam ettirilmeli ve bu emanet, emniyet ve beka yurduna ulaştırılmalıdır.
Bu insan veya insanlar peygamberin vasileri ve ümmetin imamlarıdırlar. Büyük peygamberlerin ve yeni mesaj taşıyıcıların hepsinin vasi ve naipleri olmuştur. İmameti her yönüyle anlayabilmek, peygamberin vazifesini ve peygamberliğin felsefesini anlamaya bağlıdır. Bu bağlamda Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:
"Peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve nizamı (yeni mektep, ölçü ve kanunlar) indirdik."
Bu ayet, peygamberliğin neden ve felsefesini, bir başka açıdan da peygamberlerin vazifesini belirleyen ayetlerden sadece biridir.
Peygamberler, dünyayı yeni bir düzen üzere şekillendirmek, çarpıklıkları yok etmek ve kendi dönemlerindeki cehalet ortamında bir diriliş ve öze dönüşü gerçekleştirmek için gönderilmişlerdir. Vahiy ve Kur'ân'ın sözcüsü İmam Ali (a.s), hükümetini kurduğu gün şöyle buyurmuştur: "Hak etmediği hâlde yüce mevkilerde bulunanları aşağı indirin ve sömürülerek aşağıda tutulanları ise uygun yaşam seviyesine yükseltin."
Peygamberlerin gönderiliş felsefesini şöyle özetleyebiliriz: Tevhit ve sosyal adalet üzere kurulu toplumlar oluşturarak insanın yüceliğini korumak, fert ve kesim ayrımı yapmaksızın herkesin özgürlüğünü, hukukî ve kanunî eşitliğini garanti altına almak, sömürü, haksızlık ve stokçulukla mücadele etmek, insanî istidatların filizlenmesi için zemin hazırlamak, insanları ilim öğrenmeye teşvik ederek düşünce ufuklarını açmak, her yönüyle insanın eğitilmesini ve olgunlaşmasını sağlamak ve tarihî tekamül sürecinde değişim ve atıf noktasına ulaştırmak...
Peygamberler, işte bu görevleri yerine getirmek için gönderilmişlerdir. Netice itibariyle imamet de -nübüvvetin devamı ve uzantısı olması hasebiyle- bu emanetin devamı ve imam da aynı vazifelerle sorumludur. Eğer Peygamber efendimiz 250 yıl yaşasaydı ne yapar ve hangi yönde hareket ederdi? Peygamberin vasi ve naibinin amel ve yöntemi Peygamberinkinin aynısıdır. İmametin hedef ve yolu, peygamberliğin hedef ve yoluyla aynıdır. Amaç İslâmî adalete dayalı bir düzen ve toplum oluşturup devamı ve yayılmasını sağlamaktır.
Zamanın gereksinimleri farklı olduğu için her döneme uygun taktik ve yöntemler geliştirip kullanmak bir zorunluluktur. Peygamberimizin bile, İslâm devleti kurulmadan çok önceki ve bu hedefe yaklaşıldığındaki ve de hedefi gerçekleştirdikten sonraki tutum ve yöntemleri farklı olmuştur. Bu aşamaların her birinde kullanılan yöntemin farklı olmasına rağmen değişmeyen bir şey vardı, uğrunda gönderildiği ve gerçekleştirmek için henüz yaşadığı yüce hedef; insanın her yön ve boyutuyla yücelebilmesi, varlığındaki bütün istidat ve enerjilerden faydalanabilmesi için müsait bir çevre ve düzen kurmak ve de onu korumak.
İmamların İki Ana Hedefi
Şia İmamlarının hedefi de Peygamberin hedefiyle aynıydı; aynı özellik ve aynı yönde İslâmî adalete dayalı bir düzen kurmak veya bu kurulu düzenin bekasını sağlamak. Sosyal bir düzenin oluşturulma veya bekası, ne gibi yapıcı unsurları gerektirir? Önce böyle bir düzeni tasarlayan, planlayan ve teklif eden kılavuz ve yönlendiricinin ideolojisine, sonra zorluklar ve engeller karşısında, düzenin tahakkuk bulması ve yürürlüğe girmesi için icra gücüne ihtiyaç vardır. İmamların ideolojisinin İslâm ideolojisi olduğunu biliyoruz. İslâm ise kendine has özelliklerinden yararlanarak ebedilik kazanan insan mektebidir.
Bu açıklamanın göz önünde bulundurulmasıyla Peygamberimizin (s.a.a) hak halifeleri olan Şia İmamlarının genel programları rahatlıkla anlaşılacaktır. Bu program birbirinden ayrılmaz iki bölümde gerçekleşir. Birinci bölüm ideolojiye, ikinci bölüm ise uygulayım ve toplumsal güç kazanımına aittir.
İmamlar, İslâm ideolojisini asıl konumuna döndürme, belirleme, güç kazandırma ve uyarlama yolunda var güçleriyle çaba sarf ederek mezkur programın birinci bölümünü ifa etmişlerdir.
Cahil kafalar ve garazlı gruplar tarafından çıkarılan bidat ve tahrifleri saptayarak insanlara sunmuş, İslâm ideolojisini toplumunun her geçen gün değişen sosyal yaşamına uyarlamış, karşılaşılan hadiselerden nasıl yararlanabileceğini gelecek nesillere öğretmiş, zorbaların çıkarlarıyla çakıştığından dolayı müphem kalan veya unutturulan bölümlerini ihya etmiş ve normal insanların ulaşamayacağı hususları kusursuz marifetleriyle Kur'ân'dan istinbat etmişlerdir...
Kısacası, İslâm'ı, dinamik ve hayat veren bir din olarak korumak ve nasıl korunacağını öğrencilerine ve gelecek nesillere öğretmek için çalışmış ve zahmetler çekmişlerdir.
Sözü edilen programın ikinci bölümüne dönük olarak imamların faaliyeti şöyle özetlenebilir: Her dönemde İslâm toplumunun siyasî ve içtimaî durumuna uygun gerekli ön hazırlıkları yapıp en kısa zamanda veya ileriye dönük olarak çalışmalar yapıp yönetimi ele almak. Masum imamların yaşamı bunun mücadelesini vermekle geçmiş, bu uğurda yaşamış ve bu yolda da şehit edilmişlerdir. Mevcut tarihî belgeler bu mücadeleye tanıklık etmiş olmasaydı bile Şia, iman ve akidesi gereği bunun aksini düşünemez ve söyleyemezdi... Her hâlükârda, tarihin tanıklığı her araştırmacı için yeterli ve doyurucudur.
İmamet olayı, Peygamberimizin (s.a.a) vefatından bir gün sonra (11. h. yılı safer ayı) ortaya çıkıp İmam Hasan Askeri'nin (a.s) vefatına kadar (h.260 yılı rabi'ul-evvel ayı) Müslümanlar arasında devam etti.
İmametin Seyrettiği Dört Dönem
Bu süre içerisinde "imamet" dört dönemde seyretmiştir ve her dönemde, siyasî güçler karşısındaki tutum da farklı olarak gerçekleşmiştir. 1- Sessiz kalma veya yardımlaşma dönemi
Yeni kurulmuş olan İslâm devleti, güçlü ve yaralı dış düşmanların ve de İslâm'ı daha kavrayamamış olan yeni Müslümanların varlığının göz önünde bulundurulmasıyla ikiliği ve kutuplaşmayı kesinlikle kaldıramazdı. Böyle bir toplumun alacağı en küçük darbe dahi düzeni tehdit etmeğe yetecekti. Öte yandan, gelişmeler sonucu ortaya çıkan haktan sapma da, İslâm mektep ve toplumuna karşı herkesten çok sorumluluk taşıyan ve can yandıran Ali (a.s) gibi birinin tahammül sınırını aşacak kadar bariz değildi. Belki de bu sebeplerden dolayıdır ki Peygamberimiz (s.a.a), bu mümtaz öğrencisine, gelişecek olaylar karşısında sabretmesini emretmişti.
Bu dönem, Peygamberimizin (s.a.a) vefatından (h. 11) Hz. Ali'nin (a.s) hilafetine (h.35) kadar ki yirmi beş yılı kapsar. İmam Ali (a.s), Mısır halkına yazmış olduğu mektupta, bu fetret döneminin başladığı günden itibaren içinde bulunduğu durumu şöyle açıklar:
"Bazı grupların İslâm'dan dönüp İslâm'ı yok etmek için davet başlattığını görünceye kadar gelişen olaylardan uzak kalmayı tercih ettim. İslâm ve Müslümanlara yardımcı olmadığım takdirde İslâm'da bir gedik açılacağından ve bir yıkım meydana geleceğinden korktum. Bunun doğuracağı zararların, halifeliği kaybetmekten daha büyük olduğunu gördüm... Neticede ayağa kalktım ve sorunları yok etmek için mücadele başlattım."
Hz. Ali'nin (a.s) bu dönemdeki yirmi beş yıllık yaşamı, İslâm'a ve Müslümanlar toplumuna olan sevgi ve şefkatinden kaynaklanan etkin diyalog, destek ve yardımıyla geçmiştir. İmamın siyasî, içtimaî, askerî gibi alanlarda zamanının halifelerine kılavuzluk etmiş ve sorunların çözümü için öneriler sunmuş olması (ki Nehc-ül Belâğa, hadis ve tarih kitaplarında nakledilmiştir), İmamın bu yöntemi uyguladığına kesin delildir.
2- Hükümet dönemi
Bu ikinci dönem, İmam Ali'nin (a.s) dört yıl dokuz aylık ve İmam Hasan'ın (a.s) da birkaç aylık hilafetinden ibarettir. İnkılâp temeli üzerine bina edilen bir hükümetin ayrılmaz yönü olan zorluklar, tenkitler ve sıkıntılara rağmen bu dönem, İslâmî hükümetin en parlak dönemidir. İslâm'ın insanî donanımlara dönük yaklaşım yöntemleri, mutlak adaleti ve muhtelif boyutlarının uygulanım ve gözetimi, tarihin hiçbir diliminde görülmediği kadarıyla tam bir kararlılık, netlik ve cesaretle uygulanmıştır. Bu dönem, sonraki iki asır boyunca imamların davet ve uğrunda faaliyet ettiği sosyal düzen ve hükümet için uygulanması gerekli bir model olmuştur. Şia ise değerli bir hatıra gibi onu anmış, kısa olmasından dolayı hayıflanmış ve sonraki düzenleri onunla karşılaştırarak mahkum etmiştir.
Aynı zamanda, eğitilmemiş veya hakikatten saptırılmış toplum ve halk arasındaki inkılâbî ve tam anlamıyla İslâmî bir hükümetin durumunu gösteren eğitici bir ders ve tecrübe olmuştur. Bu sebeple imamlar, uzun vadeli yöntemlere, sıkı ve disiplinli eğitimlere ve de düzenli faaliyetlere yönelmek zorunda kalıyordu.
3- İslâm hükümeti kurmak için kısa vadeli faaliyet dönemi
İmam Hasan'ın (a.s) yaptığı barış (h. 41 yıl) ile İmam Hüseyin'in (a.s) şahadeti (h. 61 yıl) arasındaki yirmi yıllık dönem. Barış olayından hemen sonra Şia'nın yarı gizli faaliyeti amelen başlamış oldu. Bu faaliyetle amaçlanan ise uygun bir zamanda Peygamber ailesini hükümete taşımaktı. Normal bir bakış açısıyla olaya yaklaşıldığında, bunun ulaşılmayacak bir amaç olmadığı anlaşılır ve hatta Muaviye'nin uğursuz yaşamının son bulmasıyla bu olasılık bir ümide dönüşebildi.
4- İslâm hükümeti kurmak için uzun vadeli plan ve çalışma dönemi
Yaklaşık iki asırlık bir çalışma... Farklı aşamalarda kaydedilen başarı ve yenilgilerle, ideoloji çerçevesinde tam bir başarının kazanıldığı, zamana uygun yüzlerce taktikle zenginleştirilen ve de İslâm'ın mükemmel insanının ihlas, özveri ve yüceliğinin binlerce örneğiyle dolu yoğun bir çalışma dönemi. İmam Sâdık'ın (a.s) İmamet Dönemi
İmam Bâkır (a.s), Ümeyyeoğullarının en müktedir halifelerinden olan Hişam b. Abdülmelik'in saltanatı döneminde 57 yaşında dünyadan göçtü. Müslümanların yaşadığı toprakların hemen her yerinde gözlenebilen kargaşa, kaos ve de Emevî saltanatının sayılamayacak kadar fazla meşgale ve sıkıntısı dahi Hişam'ın, Şiî toplumun çarpan kalbi İmam Bâkır'a (a.s) komplo ve desise kurmasına engel olmadı... Hişam ve adamlarının aracılığıyla İmam Bâkır'a (a.s) zehir yedirildi. Böylece zalim Emevî tağutu, ülkesinin batı ve doğu sınırlarındaki fetih şenliklerinden duyduğu zevk ve sarhoşluğu, ülke içindeki en büyük ve tehlikeli düşmanını öldürmekle zirveye taşıdı... Önceden de değindiğimiz gibi, İmam Bâkır'ın (a.s) son yıllarında ve oğlu İmam Sadık'ın (a.s) imametinin başladığı yıllarda, Emevî saltanatı en maceralı dönemlerinden birini yaşamadaydı. Bir yandan kuzeydoğu (Türkmenistan ve Horasan), kuzey (küçük Asya ve Azerbaycan) ve batı (Afrika, Endülüs ve Avrupa) sınırlarındaki askerî güç gösterisi, öte yandan Irak, Horasan ve etrafında ve de Kuzey Afrika'da genellikle ya da çoğunlukla horlanan ve zulme maruz kalan yerli halkın ve bazen de Emevî ordusunda görevli Moğol komutanlarının tahrik ve yardımıyla başlatmış olduğu kıyamlar ve bir taraftan da ülkenin her yerinde özellikle de Irak'ta gözlemlenebilen haksız dağılım, Hişam ve Irak'taki güçlü valisi Halid b. Abdullah-ı Kısri'nin savurganlık düzeyini de aşan harcamaları, Horasan, Irak ve Şam... gibi bölgelerdeki kıtlık ve taun hastalığı, en meşhur Emevî halifesi tarafından yönetilen büyük İslâm beldesini ilginç duruma düşürmüştü. Bütün bunlara, bir de İslâm âleminin en büyük zayiasını da eklemek lazım; manevî, fikrî ve ruhî zayia.
Fakirlik, savaş ve hastalığın, Emevî sultanlarının zulüm ve kudret talepliklerinden kalkan bir yıldırım gibi zavallı halkın tepesine inip yaktığı, kül ettiği bir ortamda fazilet, takva, ahlak ve maneviyat fidanı dikmek ve büyütmek gayri mümkünler zümresinde sayılmaktaydı. Zavallı ve mazlum halkın sığınak ve dayanağı olması gereken âlimler, kadılar, hadis ve tefsir bilginleri sorunlara çözüm üretmemekle kalmıyor; çoğu zaman siyaset adamlarından bile daha tehlikeli olup insanların sıkıntı ve sorunlarına daha bir ekliyorlardı.
Fıkıh, kelâm, hadis ve tasavvuf alanındaki Hasan Basri, Katade b. Düame, Muhammed b. Şihab Zühri, İbn-i Bişr, Muhammed b. Münkedir ve İbn-i Leyla gibi meşhur simalar, aslında mevcut hükümet çarkının dişlileri veya halife ve valilerin elindeki oyuncak konumundalardı.
Bu meşhur simalar hakkında yapılacak olan araştırmaların sonucu çok üzücü ve ibret verici olacaktır. Meşhur simalar ki, kudret, şöhret ve makam gibi alçakça temenniler ahırına girmiş otlanıyorlar ya da korkak, alçak ve rahat düşkünü zavallılar konumunda ve yahut riyakar ve aptal zahitler ve yahut da kelâmî ve itikadî konularda kanlı tartışmalara sebep olmuş âlim kisveli meçhuller olarak bulunur ancak.
Marifet ve ulvî huyların fidanını ihya etmesi ve geliştirmesi gereken Kur'ân ve hadis, egemen gücün elinde alet olmuş veya bu kara günlülerin meyvesiz ömrünün meşgalesine dönüşmüştü. Böylesi baskıcı, karanlık ve zehir zemberek ortamda, bela ve sıkıntı dolu bir dönemde İmam Sadık (a.s) ilâhî emanet yükünü sırtına aldı... Böylesi bir ortamda yolunu yitirmiş, aldatılmış ve zulme uğramış bir ümmet açısından, Şia kültüründeki ilerici mefhumuyla tanımış olduğumuz "İmamet" düşüncesinin ne denli hayati ve zaruri olduğunu tekrar etmeye gerek bile yoktur. İmametin, şu iki hayati meselenin kaynağı olduğunu önceden belirtmiştik.
a) Doğru İslâmî düşünce
b) Tevhit nizamına dayalı adil bir düzen
İmam, her iki görevi yüklenmiştir. Öncelikle mektep açıklanır, uyarlanır ve yorumlanır. Aynı zamanda bu, bilmeden ve bilerek yapılan tahrif ve tasarruflara karşı mücadeleyi de içerir. Daha sonra tevhide dayalı hak ve adalet düzeninin projesi yapılır ve bu doğrultuda ortam hazırlanır. (Böyle bir düzenin var olması durumunda ise yapılması gereken, onun beka ve devamını sağlamak olacaktır.)
Böylesi elverişsiz şartlar altında İmam Bâkır (a.s) bu emaneti yüklenir ve mezkur iki vazifeyi uhdesine alır. Bir anda, iki vazifeyle karşı karşıya kalır. Hangisine öncelik tanıyacaktır dersiniz?
Siyasetin sıkıntılarla dolu olduğu ve Emevî halifesi Hişam'ın bütün sıkıntılarına rağmen onu İmam Sadık'a (a.s) bırakmayacağı ve acı bir intikam almadan rahat edemeyeceği kesindir. Ancak fikrî çalışma, yani tahriflere karşı savaş açma, hakikatte hilafetin şahdamarını koparmak demektir.
Öyle bir hilafet çarkı ki, saptırılmış dine dayanmaksızın var olmaya ve varlığını korumaya gücü yetmeyecektir. O hâlde ne Hişam, ne de alçaltılmış ve saptırılmış toplumun genel ve mevcut durumu yönünde faaliyet gösteren düzenin âlimleri bunu da İmam Sadık'a (a.s) kaptırmamaya gayret edecekti.
Diğer yandan ise, Şia'nın inkılâbî düşüncesini yaymak için durum ve şartlar elverişliydi. Savaş, fakirlik ve zulüm vardı. İnkılâbı besleyen üç etken. Bu, yakın ve hatta uzak bölgelerin ortamını belli bir düzeyde elverişli kılan bir önceki İmamın faaliyet alanıydı aynı zamanda.
İmamın temel stratejisi, tevhidi ve Alevi inkılâbı oluşturmaktı. Bunun gerçekleşmesi için de kifayet edecek kadar insanın imamet ideolojisini tanıması, kabullenmesi ve samimiyetle bunun vukuunu beklemesi gerekir.
Gerekli olan bir diğer husus da yetecek kadar insanın mücadelede sebat ve samimiyet gösteren saflara katılmasıydı. Bu temel stratejinin mantıksal gereksinimi, İslâm âleminin her yerinde Şia düşüncesini yaymak ve benimsetmek için her yönlü bir davetin başlatılmasıydı. Şia toplumunun başarılı ve fedakâr elemanlarını hazırlamak içinde başka bir davet gerekliydi. İmametin asil davetinin zorluğu da bu noktada gizliydi.
Zorbalıktan, haddi aşmaktan ve insanların özgürlük hakkına saldırıdan sakınacak ve de İslâm'ın temel ilke ve ölçülerine riayet edecek türden bir daveti seçecek olsa, insanların bilinç ve idrakine dayanmak ve onların doğal ihtiyaç hissettikleri alanda ilerlemesini ve gelişmesini sürdürmek zorundaydı.
Bu, tam anlamıyla mektebi bir davetti. Bunun aksi de yapılabilirdi; görünüm itibariyle birkaç mektebi şiarla kıyam başlatılabilirdi, pratikte ise diğer egemen güçler gibi güç gösterisine teşebbüs edilecek, ahlâkî ve içtimaî ilkelerinden vazgeçilecekti. İmam Sadık'ın (a.s) başlatmak istediği davette (mektebi davet) ise böyle bir sorun mevcut değildi. İmamet hareketinin uzun sürmesinin sırrı burada yatmaktadır; imamet hareketinin nisbî yenilgisinin de sırrını burada aramak lazım. (Bu görünüşü ilerde tarihî belgelere dayandırarak ve daha detaylı olarak ele alacağız.)
Şartlar ve durumların elverişli olması ve önceki imamın faaliyetinin hazırladığı zeminler (Şia hareketinin uzun ve sıkıntılı yolu göz önünde bulunduracak olsa) İmam Sadık'ın (a.s), Şia'nın yıllarca yoluna göz diktiği sadık bir ümit mazharı olmasını gerektiriyordu. Babalarının faaliyetlerini tamamlayıp ürüne dönüştürecek ve Şiî inkılâbını İslâm âleminin her yerine yayacak Kaim'di. Bu arzu fidanının bakım ve büyütülmesinde İmam Bâkır'ın (a.s) imaları ve bazen açık vurguları da etkili olmuştu.
Cabir b. Yezid şöyle der: Biri gelip İmam Bâkır'a (s.a) kendinden sonraki kıyam edenin kim olduğunu sordu ve İmam Bâkır (a.s), oğlu Cafer Sadık'ın (a.s) omzuna dokunarak "Andolsun Allah'a Âl-i Muhammed'in Kaimi budur!"
Kaim (kıyam eden) demekle amaçlanan nedir? Dinî hükümlerin tebliğ ve beyanı için kıyam etmek mi kastedilmişti? Yoksa bugün "kıyam" sözcüğünden anladığımız mefhum mu kastedilmişti? Belirtmek gerekir ki insanlar ve Şia literatüründe "kıyam" bugün anladığımız mefhumu taşımaktadır. "Kaim", egemen güç karşısında gücünü toplayıp kıyam eden insandır. Bu mefhum, askerî güç gösterisi karşısında güç kullanmayı zorunlu kılmaz; ama saldırının varlığını gösterir. Kahır ve saldırıyla iç içe fikrî faaliyet, fertleri yapılandırma, teşkilat oluşturma ve gizli bir hareketin öncülüğünü üstlenme gibi alanlardaki girişimin habercisidir.
İmam Bâkır'ın (a.s), oğlu Cafer'in (a.s) kıyam edeceğine dair buyruğu kesindir. Şüphesiz İmam Sadık (a.s) saldırı hareketini başlatacaktı; ancak hareket ve kıyamının askerî girişim aşamasına gelip gelmeyeceğini, zafer kazanıp üstün güç olup olmayacağını işlerin gidişatı ve karşılaşılacak olaylar belirleyecekti... Belki de meselenin bu yönüne dikkat edilerek İmam Sadık'ın hareketinin akıbeti ke-sin bir üslûpla değil de ümit verici bir şekilde beyan edilmiştir. Bir başka hadiste Ebu Sabah-i Kenani şöyle der:
İmam Bâkır (a.s), oğlu Cafer'e baktı ve dedi: "Bunu görüyor musun? Bu, Allah'ın 'Yeryüzünde zaafa uğratılanlara minnet koyup onları önderler ve varisler kılmayı irade etmekteyiz!' buyurduğu insanlardan birisidir."
İmam Sadık'ın (a.s) kıyam ve hilafeti hususundaki düşüncenin özel Şiîler arasında yayılmasının sebebi bu açıklamalarının etkisinde kalmak da olabilir. Durum öyle bir safhaya varmıştı ki İmam Bâkır ve Sadık'ın (a.s) yakın ashabı buna kesin gelecek gözüyle bakıyor ve kendilerini müjdeliyorlardı.
Bu yakın dostların ne denli ümit beslediklerini Şeyh Keşşi'nin naklettiği hadis iyice anlatmaktadır.
Şiîlerden biri muhaliflere büyük meblağda borçlanıyor ve ödeyemediği için de kaçmak zorunda kalıyor. Şia'nın büyük şahsiyetlerinden biri olan Zürare imamın huzuruna varıp durumu anlatır ve sonra da sorar: "Eğer "bu iş" yakınsa borçlu biraz sabretsin ve "Kaim" ile birlikte kıyam etsin ve eğer yakın değil ise alacaklılarla oturup anlaşsın."
İmam Sadık (a.s) bu cevapla yetinir: "Olacaktır."
Zürare: Bir yıl sürer mi?
İmam: "İnşallah olacaktır."
Zürare: İki yıl mı sürer?
İmam: "İnşallah olacaktır."
Ve Zürare, bu işin iki yıl içinde gerçekleşeceğine kendini inandırır.
İmamlar ve Şia dilinde kullanılan "bu iş" terimi Şia'nın mevcut geleceğini yani siyasî gücü elde etme veya onun askerî saldırı gibi yakın mukaddimesine girişimde bulunmayı bildiren kinayeli bir tabirdir. "Kaim" ise bu saldırıyı komuta ve önderlik eden kimsedir. "Kaim"'in kıyamının bu özelliklerini önceden bildiren hadisler mevcuttur ve kastedilen kişi de imamların yaşamı boyunca Şia'nın beklediği ve farklı şahıslarda aradığı "Kaim"dir.
Şia'nın üstün şahsiyetlerinden olan Hişam b. Salim, Zürare'nin kendisine şöyle dediğini nakleder: "Hilafet kürsüsü üstünde İmam Sadık'tan (a.s) başkasını görmeyeceksin..."
Hişam şöyle devam eder: "İmam Cafer Sadık (a.s) dünyadan göçtüğünde Zürare'nin yanına gidip bana bildirdiği haberi kendisine hatırlattım ama bunu inkar edeceği korkusunu da taşıyordum."
Zürare dedi: "Ben onu kendi çıkarsamam ve görüşüm uyarınca demiştim."
Bu açıklamaların bütününden elde edilen sonuç şudur: İmam Sadık (a.s), değerli babası ve Şia'lar nezdinde İmamet ve Şiîlik ideallerini gerçekleştirecek zattı. Adeta imamet silsilesi, İmam Seccad (a.s) ve İmam Bâkır'ın (a.s) faaliyetlerini sonuçlandırması Ehlibeyt'in hükümeti ve tevhidi düzeni yapılandırması için İmam Sadık'ı (a.s) zahire olarak belirlememiştir. Bu doğrultuda beklenen, ikinci İslâmî dirilişi İmam Sadık'ın (a.s) gerçekleştirmesiydi. Ondan önceki iki imam bu zor yolun ilk aşamalarını yürümüşlerdi ve şimdi ise son adımı atma sırası ondaydı.
Aslında, önceden de belirttiğimiz gibi bunun ortamı da hazırdı ve İmam Sadık (a.s) bu elverişli koşullardan yararlanarak ağır misyonunu gerçekleştirme faaliyetine başladı ve ömrünün sonuna kadar sürdürdü. Bu süre (33 yıl) içinde karşılaşılan iniş-çıkışlar ve de siyasal ve sosyal değişimler, İmam Sadık'ın (a.s) ve Şiîlerin yaşam koşullarını bir çok kez değiştirdi. Savaşın durumu bazen Şia cephesi lehine ve bazen de aleyhine değişiyordu. Bazen öyle durumlar oldu ki gelişmeleri iyimser olarak değerlendirenler, Şia'nın zaferini çok yakın görüp koşulların askerî güç gösterisi için hazır olduğu hususunda mübalağa ettiler. Bazen de saltanatın baskısı öylesine yoğunlaşıyordu ki yenilgiyi gösteriyordu... İmam Sadık (s.a) her iki durum karşısında da ancak ve ancak bu uzun yolu daha çok kat etmeyi ve kaçınılmaz aşamaları geride bırakmayı düşünen kararlı, yılmaz ve bilgili önderliğinden hiç ayrılmadı. Her zaman her durum karşısında İmamın aşkı, ihlası ve imanı daha bir artıyordu ve İmam da yüklendiği ağır ilâhî misyon yükünü hedefe doğru yaklaştırıyordu.
İmamın Faaliyetinin Gizli Kalması ve Nedenleri
İmam Sadık (a.s) hakkında araştırma yapanların karşılaşacakları en esef verici bir noktaya değinmek istiyorum. Şöyle ki: İmam Sadık'ın (a.s) imamet emanetini yüklendiği yıllardaki yaşamı (ki Ümeyyeoğulları saltanatının son yıllarına müsadif idi) bir gizlilik çemberi içinde kalmıştır. Yüzlerce tarihî rivayetler arasında iniş ve çıkışlı dönemleri görülebilen bu faaliyet dolu yaşam kesitini tarihte ve hadis âlimlerinin sözlerinde düzenli olarak bulabilmek mümkün değildir ve hatta bu dönemde vuku bulan olayların çoğunun zamanı belirtilmemiş ve ayrıntıları şerh edilmemiştir. Bu yüzden karinelere dayanarak, zamanın önemli olaylarını göz önünde bulundurarak ve her rivayeti, mezkur şahıs ve olaylar hakkında diğer kaynaklardan elde edilebilecek bilgi ve bulgularla karşılaştırıp olayın zaman, mekan ve özelliklerini keşfetmek araştırmacılar tarafından gerçekleştirilmesi gereken bir görevdir.
İmamın, dostlarıyla olan ilişkisinin gizliliğinin bir sebebini faaliyetlerinin içeriğinde aramak gerekir belki de.
Normalde gizlilik ilkesine uyularak gerçekleştirilen gizli faaliyet, sürekli gizli kalması gerekir. O gün gizli idiyse, ondan sonra da gizli kalacak ve sırra mahrem olmayanlar bu bilgilere ulaşamayacaklardır. Faaliyet hedefe vardığında ve hareketin öğreticileri ve faal üyeleri gücü ele aldığında gizli faaliyetlerinin inceliklerini kendileri açıklayacaklardır. Bu yüzdendir ki Abbasî faaliyetinin devam ettiği dönemde Abbasoğullarının ileri gelenlerinin teşkilat üyeleriyle gizli görüşmeleri, gizli emirleri ve bu ilişkilerin incelikleri tarihe kayıtlıdır ve herkes de bunları bilmektedir.
Alevi hareketi de hedefe ulaşacak olsa ve hükümet imamların veya onlar tarafından görevlendirilen insanların eline geçmiş olsaydı, bugün Ehlibeyt devletinin çok gizli sırlarından ve her yere yayılan teşkilat kollarından kesinlikle haberdar olacaktık.
Bu gizliliğin bir başka sebebini tarih ve tarihçiler üzerinde aramak lazım. Ezilen ve zulme uğrayan bir kesimin adı ve bir olayı resmi tarihte mevcut ise bunun, hakim ve zalim sınıfın isteği ve yönlendirmesiyle gerçekleştiği kuşkusuzdur. Resmi tarihçiler, zulme uğrayan toplum hakkında bilgi toplamak için koşuşturma ve korkuyla tarihe kaydetme zahmetine niye katlansınlar ki, oysa ki hiç zahmete düşmeden zalim ve hakim sınıfın rahatça ulaşabilir sözlerini tarihe kaydedecek mükafat elde edebilir ve kendilerini tehlikeye atmayabilirler.
Şimdi bu gerçeği bir başka gerçeğin yanına koyacağız: Sonraki araştırma ve raporların kaynağı sayılan ve İmam Sadık (a.s) hakkında beş yüz yıl sonrasına kadar yazılan meşhur ve muteber tarihlerin tümü Abbasî patentlidir. Çünkü Abbasî hükümeti hicri yedinci yüzyılın yarısına kadar hayatını sürdürdü ve meşhur eski tarihlerin tümü bu silsilenin hükümeti döneminde yazılmıştır.
Durum bundan ibaret olunca sonucu tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. Abbasî döneminde bir tarihçiden, İmam Sadık (a.s) veya diğer imamların hayatıyla ilgili elde ettiği bilgileri doğru ve düzenli olarak kendi tarih kitabına kaydetmesi nasıl beklenebilir?
İmam Sadık'ın (a.s) hayatı hususundaki gizlilik ve tahriflerin bir çoğunun sebebi budur işte.
İmamın Hayatıyla İlgili Beş Ana Hat
İmamın hayatının ana hatlarına bizi ulaştırabilecek tek yol bu gizlilikler arasında o hazretin yaşamının önemli göstergelerini bulmak ve o hazretin bildiğimiz temel düşünce ve ahlak ilkelerinin yardımıyla da hayatının ana hatlarını onunla karşılaştırmaktadır. Bundan sonra, ayrıntıları ve incelikleri belirlemek için tarihten veya başka kanallardan elde edilebilecek karineleri arayıp bulmak gerekmektedir. Konumuzla bağlantılı olarak İmam Sadık'ın (a.s) hayatındaki önemli ve büyük göstergeler, benim araştırdığım kadarıyla şöyle sıralanabilir:
1- İmamete davet ve tebliğ
2- Şia fıkhı ve Şia'da Kur'ân tefsiri.
3- İtikadî ve siyasal hareketler
4- Alevilerin askerî hareketlerinde İmamın katkı ve rolü
5- İmamın tavsiye, söz, mektupları ve de tağut karşısında öfkeli ve sarsılmaz ruhiyesini haykıran şiirleri.
Ayetullah Seyyid Ali Hamaney
ABNA.İR
|