Caferî Mezhebi

0
1- Caferîler, günümüz Müslümanlarının büyük bir bölümünü oluştururlar. Sayıları yaklaşık olarak Müslümanların dörtte birine tekabül eder. Tarihleri sadr-ı İslâm’a dayanır.
Tarihleri sadr-ı İslâm’a dayanır. Yüce Allah’ın Beyyine Suresi’ndeki, “İnanıp iyi işler yapanlar, halkın en hayırlısıdır.” buyruğu indiği gün Hz. Resulullah (s.a.a) sahabenin de bulunduğu bir sırada elini Ali İbn Ebu Talib’in (a.s) omzuna koyarak şöyle buyurdu:”Ey Ali! Halkın en hayırlıları sen ve senin Şiîlerindir.”[1]

Bu olay üzerine (daha sonraları fıkıh noktasında İmam Cafer Sadık’a bağlı olması hasebiyle Caferî ismi verilen) bu toplum “Şia” ismiyle anılmaya başlandı.

2- Caferîler yoğun bir şekilde İran, Irak, Pakistan, Afganistan ve Hindistan bölgelerine yerleşmişlerdir. Büyük sayıda körfez ülkelerinde, Türkiye’de, Suriye’de, Lübnan’da, Rusya’da ve Rusya’dan ayrılan cumhuriyetlerde, İngiltere, Almanya, Fransa gibi Avrupa ülkelerinde, Amerika ve Afrika ülkelerinde ve Doğu Asya’da yaşamaktadırlar. Söz konusu ülkelerde kendilerine ait camileri, bilimsel, kültürel ve sosyal merkezleri bulunmaktadır.

3- Caferî Mezhebi mensupları farklı etnik gruplardan, farklı ırklar, diller ve renklerden oluşurlar. Her yerde diğer mezhep mensupları olan Müslüman kardeşleriyle sevgi ve barış içerisinde yaşar ve yüce Allah’ın “Müminler kesinlikle kardeştirler.”[2] buyruğundan hareketle her alanda diğer kardeşleriyle samimiyet ve ihlâs üzere dayanışma içerisinde olurlar.

4- Caferî Şiîler, İslâm tarihi boyunca dini ve İslâm ümmetini savunma konusunda par-lak bir tavır ve onurlu bir duruş sergilemişlerdir. İslâm medeniyetine hizmet eden yönetim ve devletler kurmuş, Kur’ân tefsiri, hadis, akait, fıkıh, usul, ahlâk, dirayet, rical, felsefe, vaaz, devlet yönetimi, sosyal konular, lügat ve edebiyat, hatta tıp, fizik, kimya, riyaziyat, astronomi ve diğer bilimlerde küçük büyük yüz binlerce eser sunarak İslâm kültürünün zenginleşmesine önemli katkılar sağlayan çok sayıda âlim ve düşünür yetiştirmişler. Ayrıca birçok ilim dalının kurucusu olmuşlardır.[3]

5- Caferî Şiîler; tek ve muhtaç olmayan, doğmamış ve doğrulmamış, dengi ve eşi bulunmayan Allah’a inanırlar. Allah’ın celal ve cemal sıfatlarıyla, kemal ve yüceliği ile bağdaşmayan cisim olma, yön taşıma, mekân ve zamanla sınırlı olma, değişim, hareket, yükseliş, iniş vb. maddî niteliklerden O’nu tenzih ederler.

Ancak O’na ibadet edileceğine, hüküm ve yasama yetkisinin O’na has olduğuna ve başkasının böyle bir yetkisinin bulunmadığına, ister gizli olsun, ister açık olsun şirkin tüm çeşitleriyle büyük bir zulüm ve bağışlanmayacak bir günah olduğuna inanırlar.

Bütün bunları, Kur’ân-ı Kerim destekli aklıselime ve kaynağına (Ehl-i Sünnet mi, Şia mı) bakmaksızın sahih sünnet-i şerife dayandırırlar.

İnanç konularını (Tevrat ve İncil kaynaklı) israiliyat türü hadislerden ve Allah’ı bir insan şeklinde tasvir eden, O’nu yaratıklara benzeten Mecusîlerden almazlar.

Yine Allah’ın zulüm, haksızlık, boş ve abes işlerle iştigal etmekten münezzeh ve yüce olduğuna inanırlar.

Ayrıca her türlü günahtan ve çirkinlikten tertemiz olan peygamberlere büyük günahların ve çirkinliklerin nispet edilmesine karşı çıkarlar.

6- Onlar yüce Allah’ın adil ve hikmet sahibi olduğuna, her şeyi adalet ve hikmet üzere yarattığına, hiçbir şeyi abes ve boşuna yaratmadığına inanırlar.

7- Caferî Şiîler, Allah’ın insanlara doğru yolu göstermesi için peygamberler ve elçiler gönderdiğine inanır. Bunlar, ismet niteliğine sahip olmuş, vahiy kanalıyla Rableri tarafından kendilerine geniş ilim verilen kimselerdir.

Söz konusu peygamberlerin ve elçilerin en meşhurları Âdem, Nuh, İbrahim, İsa ve Musa’dır. Bunlardan kimisinin ismi ve öyküsü Kur’ân’da, kimisininki de sünnet-i şerifte geçmiştir.

8- Caferîler Allah’a itaat eden, emirlerini yerine getiren, hayatın çeşitli alanlarında O’nun kanunlarına uyan herkesin saadet ve kurtuluşa ereceğine, sevabı ve övgüyü hak edeceğine, yüce Allah’a karşı günah işleyen kimsenin de hüsrana uğrayıp helak olacağına, kınama ve azabı hak edeceğine inanırlar.

Onlar cezalandırmanın ve sevabın, insanların hesaba çekilecekleri, mizanın kurulacağı, cennetlik ve cehennemliklerin belirleneceği kıyamet günü gerçekleşeceğini savunurlar. Bu da ancak kabir ve berzah âlemine intikal ettikten sonra olur.

9- Caferî Şiîler, peygamberlerin ve elçilerin sonuncusunun ve onların en üstününün Hz. Muhammed b. Abdullah b. Abdulmuttalib (s.a.a) olduğuna[4] inanır. Allah onu hem peygamberliğe seçmeden önce, hem de peygamberliğe seçtikten sonra, hem tebliğ konusunda, hem de diğer konularda bütün hata ve sürçmelerden, büyük ve küçük günahlardan korumuştur.

Sonsuza kadar insan hayatına ışık tutması amacıyla ona Kur’ân-ı Kerim’i indirmiştir. Efendimiz de gereği gibi risaleti tebliğ etmiş, sadakat ve ihlâs üzere emaneti eda etmiştir.

10- Şiîler, Allah Resulü Hz. Muhammed’in (s.a.a) vefatı yaklaşınca kendisinden sonra Müslümanların siyasi önderliğini üstlenmesi, onları irşat etmesi, sorunlarını çözmesi, onları eğitmesi ve tezkiye etmesi için Ebu Talib oğlu Ali’yi (a.s) Müslümanlara halife ve imam tayin ettiğine, efendimizin bunu Allah tarafından Gadir-i Hum diye bilinen yerde, hayatının son yılında, Veda Haccı’nda kendisiyle beraber hac yapan ve sayıları -bazı rivayetlere göre- yüz binin üzerinde olan Müslüman topluluğun karşısında gerçekleştirdiğine ve bu ko-nuda bir kaç ayetin nazil olduğuna inanırlar.

Peygamber efendimiz (s.a.a) insanlardan Ali’nin (a.s) elini sıkarak ona biat etmelerini istemiş, bunun üzerine başta muhacirler, ensar ve sahabenin önde gelenleri olmak üzere oradakiler Ali’ye (a.s) biat etmişler.[5]

11- Caferî Şiîler, peygamberimiz Hz. Muhammed’den (s.a.a) sonra onun yerine oturacak olan imamın Peygamberimizin (s.a.a) kendi hayatında üstlendiği önderlik, insanları hidayet etme, terbiye ve talim, hükümlerin beyanı, insanların fikrî sorunlarının halli ve önemli toplumsal sorunların çözümü gibi misyonları üstlenmesi gerektiği için insanların imama güven duymalarını bir zorunluluk bilir. Bu, imamın önderliğinde ümmetin güvenlik sahiline ulaşması için kaçınılmaz bir husustur. Aynı sorumluluk ve misyonu paylaşmak, vahiy ve nübüvvet hariç bütün yetki ve sıfatlarda (masumluk ve geniş bilgi gibi sıfatlarda) Peygamberle aynı konumda olmayı gerektirir. Vahiy ve nübüvvet hariç dedik, çünkü nübüvvet Muhammed İbn Abdullah (s.a.a) ile son bulmuştur. Dolayısıyla o, peygamberlerin ve elçilerin sonuncusudur, getirmiş olduğu din, dinlerin sonuncusudur, onun şeriatıyla bütün şeriatlar geçersiz kılınmıştır, kitabı insanlığa gönderilen son kitaptır. Ondan sonra ne bir peygamber, ne bir din, ne de bir şeriat gelecektir. (Bu konuda Şia Ekolü’nde hacim ve üslup bakımından farlı çok sayıda eser telif edilmiştir.)

12- Şiîler, ümmetin olgun bir öndere ve masum yöneticiye olan ihtiyacının, Resulullah’tan (s.a.a) sonra sadece Ali’nin (a.s) hilafet ve imametiyle karşılanmayacağını, bu halkanın İslâm’ın köklerinin sağlamlaşması, şeriatın temelinin korunması için uzun süre devam etmesini zorunlu kıldığını savunurlar.

13- Caferî Şiîler, peygamberimiz Muhammed b. Abdullah’ın (Allah’ın salat ve selâmı onun ve Ehl-i Beyti’nin üzerine olsun) bu sebepten ve başka yüce hikmetlerden dolayı Allah’ın emri ile Hz. Ali’den (a.s) sonra on bir imam tayin ettiğine, (Ali (a.s) ile birlikte on iki olduklarına) inanırlar.

Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim’de yer alan rivayetlerde isim ve özellikleri açıklanmadan farklı tabirlerle sayılarına ve kabilelerine -Kureyş- işaret edilmiştir.

Buharî ve Müslim’de şöyle rivayet edilir:

“Tamamı Kureyş’ten olan (veya bazı kitaplarda kaydedildiği üzere Haşimoğullarından olan) on iki önder veya halife olduğu sürece din, sapasağlam/dipdiri kalacaktır.”

(Sihah-i Sitte’nin dışında fazilet, menkıbe, şiir ve edebiyat konulu kitaplarda on iki imamın isimleri belirtilmiştir).

Bu hadisler her ne kadar Ali (a.s) ve onun soyundan gelen on bir imamın isimlerini apaçık bir şekilde beyan etmese de Şiîlerin inandığı on iki imamdan başkasıyla bağdaşmaz. Bunun, Şiîlerin inancı dışında doğru bir tefsiri yoktur. [6]

14- Caferî Şiîler On İki İmam’ın şunlar olduğuna inanırlar:

1- İmam Ali b. Ebu Talib (Hz. Resulullah’ın amcası oğlu ve kızı Hz. Zehra’nın kocası).

2, 3- İmam Hasan ve İmam Hüseyin (Hz. Resulullah’ın torunları ve Ali ile Fatıma’nın oğulları.)

4- İmam Zeynelabidin Ali b. Hüseyin (Seccad).

5- İmam Muhammed b. Ali (Bâkır).

6- İmam Cafer b. Muhammed (Sadık).

7- İmam Musa b. Cafer (Kâzım).

8- İmam Ali b. Musa (Rıza).

9- İmam Muhammed b. Ali (Taki).

10- İmam Ali b. Muhammed (Naki).

11- İmam Hasan b. Ali (Askerî).

12- İmam Muhammed b. Hasan (vadedilen ve beklenilen Mehdi).

Bunlar masum olmaları, hata ve günahtan uzak olmaları ve dedeleri Resulullah’tan (s.a.a) miras aldıkları engin ilimleri nedeniyle Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.a) Allah Teala’nın emriyle İslâm ümmeti üzerine önder ve imam olarak tayin ettiği Ehl-i Beyt’tir.

Allah Teala, “De ki: Ben bu tebliğime karşı sizden yakınlarımı sevmenizden başka hiçbir ücret istemiyorum.”[7] Ve yine, “Ey inananlar, Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.”[8] buyruğu gereğince onları sevmeyi ve onlara itaat etmeyi emretmiştir bize.[9]

15- Caferî Şiîler, tarihin söylem ve eylem olarak aleyhlerinde hiç bir günah ve sürçme kaydedemediği bu tertemiz imamların, geniş ilimleriyle İslâm ümmetine hizmet ettikleri, derin marifetleriyle İslâm kültürünü zenginleştirdikleri, inanç, şeriat, ahlâk, adap, tefsir, tarih ve ileriyi görme alanında ümmete doğru bakış açısı kazandırdıkları görüşündedir. Ayrıca sözleri ve amelleri ile faziletleri, ilimleri ve güzel ahlâkları herkes tarafından kabul edilen birçok erdemli, üstün erkek ve kadın yetiştirmişlerdir.

Şiîler, imamların her ne kadar -maalesef- siyasi yöneticilik makamından uzaklaştırıldı iseler de buna rağmen onların toplumsal ve fikrî misyonlarını en iyi şekilde ifa ettiklerini savunur. Çünkü onlar temel inanç ilkelerini ve şeriat kurallarını tehlikelere karşı korumuşlardır.

İslâm ümmeti Resulullah’ın (s.a.a) yüce Allah’ın emri üzere onlara verdiği siyasi önder-lik yetkisi hususunda onların önünü açsaydı Müslümanlar tam anlamıyla mutluluğu yakalamış, izzet ve yüceliğine kavuşmuş, birlik ve beraberliği korunmuş olacaktı. İhtilafa, çekişmeye, parçalanmaya, çatışmaya, kan dökmeye, birbirini öldürmeye, zillete ve alçalmaya şahit olmayacaktı.[10]

16- Caferî Şiîler Resulullah’tan (s.a.a) rivayet edilen çok sayıdaki hadislere dayanarak Hz. Fatıma’nın (s.a) evlatlarından olan beklenilen Mehdi’nin yaşadığına inanırlar. İmam Hüseyin’in (a.s) sekizinci oğlu İmam Hasan Askerî hicrî 260 yılında vefat edince ismi Muhammed ve künyesi Ebu’l-Kasım[11] olan biricik oğlu Hz. Mehdi’den başka çocuğu yoktu. Güvenilir Müslümanlardan bir grup onu görmüş, dünyaya geldiğini ve özelliklerini, babası tarfından apaçık bir şekilde imam olarak tanıtıl-dığını rivayet etmişlerdir. Hz. Mehdi (a.f) dünyaya geldikten beş yıl sonra gaybete çekilmiş gözlerden saklı kalmıştır; çünkü düşmanları onu tutuklayıp öldürmek istiyorlardı. Oysa Allah Teala ahir zamanda evrensel adaletin gerçekleşmesi ve yeryüzünün fesat ve zulüm ile dolduktan sonra temizlenmesi için onu korumayı irade etmiştir.

Hz. Mehdi’nin (a.f) uzun ömürlü olmasında şaşılacak bir durum yoktur. Çünkü Kur’ân-ı Kerim Hz. İsa’nın (a.s) mübarek doğumundan 2004 yıl geçmesine[12] rağmen günümüze kadar yaşadığını bildiriyor. Hz. Nuh (a.s) kavmini 950 yıl Allah’a davet etmiş, Hızır (a.s) da hala yaşamaktadır.

Allah’ın her şeye gücü yeter; O’nun iradesi kesinlikle gerçekleşir; hiçbir şey ne onu engelleyebilir, ne de geri çevirebilir. Kur’ân-ı Kerim Hz. Yunus (ona ve Peygamberimize selâm olsun) hakkında şöyle buyuruyor:

“Eğer tesbih edenlerden olmasaydı, (insanların) yeniden diriltilecekleri güne kadar balığın karnında kalırdı.”[13]

Ehl-i Sünnet’in ileri gelen âlimlerinden büyük bir grubu İmam Mehdi’nin dünyaya geldiğini ve yaşadığını itiraf etmiş, anne ve babasının isimlerini ve onun özelliklerini açıklamışlardır.

17- Caferî Şiîler namaz kılar, oruç tutar, zekât ve mallarının beşte birini humus olarak verir, Mekke-i Mükerreme’deki Beytullah’ı ziyarete gider, hac yapar, ömürde bir kez farz ve daha fazlası müstehap olmak üzere hac ve umre amellerini yerine getirirler. İnsanları iyiliğe emredip kötülükten sakındırırlar; Allah’ın ve Peygamber’in dostlarını dost tutup Allah’ın ve Peygamber’inin düşmanlarını düşman bilirler. İslâm’a karşı savaş ilân eden ve İslâm ümmetinin üzerinde egemenlik kurmaya çalışan tüm kâfir ve müşriklere karşı cihad ederler. Ticaret, kirâ, nikâh, boşanma, miras, eğitim, süt verme, tesettür gibi toplumsal, iktisadî ve ailevî konuları hanif İslâm dininin ahkamına uygun olarak icra ederler. Bu hükümleri, takvalı fakihlerin içtihatları sonucu Kitaba, sahih sünnete, Ehl-i Beyt’ten gelen hadislere, akla ve ulemanın icmasına dayandırırlar.

18- Günlük farz namazların her birinin belirli bir vakti olduğuna, günlük beş vakit namazın “sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı” namazlarından ibaret olup her namazın özel vaktinde kılınmasının daha faziletli olduğuna inanırlar. Fakat öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek kılarlar; çünkü Sahih-i Müslim ve diğer kaynaklarda da geçtiği üzere Resulullah (s.a.a) herhangi bir mazeret, hastalık, yağmur ve sefer söz konusu olmadan ümmete kolaylık ve hafifletme olsun diye öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek kılmıştır. Tabii ki bu, günümüzde çok doğal bir hâl almıştır kendine.

19- Caferîler, diğer Müslümanlar gibi ezan okurlar. Ancak “Heyye ale’l-felah” cümlesinden sonra “Heyye ala hayri’l-amel” cümlesini eklerler; çünkü Hz. Peygamber (s.a.a) döneminde ezanda bu cümle okunurdu. Ancak Ömer b. Hattab, onu ezandan kaldırdı.

Caferî Şiîlerin “Eşhedu enne Muhammeden Resulullah” cümlesinden sonra “Eşhedu enne Aliyyen veliyyullah” cümlesini eklemelerine gelince; onların bu ameli Resulullah (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamları’ndan (a.s) gelen rivayetlere dayanır. Bu rivayetlerde apaçık bir şekilde şöyle geçer: Nerede “Muhammedun Resulullah” cümlesi zikredilirse peşinden “Aliyyun veliyyullah” cümlesi zikredilir; cennetin kapısına da bu şekilde yazılmıştır.

Bu cümle Şia’nın Ali’yi (a.s) peygamber bil-mediği gibi maazallah ulûhiyet ve rububiyet makamına da çıkarmadığını tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Bunun için Allah katında beğenilir bir iş olması ümidiyle şehadeteynden sonra “Aliyyen veliyyullah” demek câizdir. Ancak bu cümle ezanın bir parçası yada farz niyetiyle okun-maz. Caferî Şiî fakihlerin ezici çoğunluğunun görüşü budur.

20- Şiîler toprak, taş, kaya, yeryüzünün diğer parçaları ve hasır gibi yerden biten şeylerin üzerine secde ederler; yaygı, kumaş, yenilecek, giyilecek türü şeylerin üzerine secde etmezler. Çünkü Şiî ve Sünnî kaynaklarda nakledilen birçok rivayette Resulullah’ın (s.a.a) toprak veya yere secde ettiği ve Müslümanlara da böyle yapmalarını emrettiği geçmektedir.

Evet, üzerine secde edilecek toprağın pâk olması gerekir. Onun için Şiîler yanlarında sıkıştırılmış temiz toprak taşırlar. Bu, üzerine secde edilecek şeyin temizliğine verilen önemin göstergesidir.

Yine Şiîler namazda sağ ellerini sol ellerinin üzerine koymazlar. Çünkü Peygamber efendimiz (s.a.a) böyle yapmamış, efendimizin böyle yaptığı kesin ve kat’i nass ile sabit olmamıştır. Nitekim Malikîler de böyle yapmazlar.

21- Caferî Şiîler abdestte ellerini yıkarken dirseklerden parmak uçlarına doğru yıkarlar; bunun aksini yapmazlar. Çünkü onlar abdest almayı Ehl-i Beyt İmamları’ndan (Allah’ın selâmı onların üzerine olsun) öğrenmişlerdir. Ehl-i Beyt İmamları (Allah’ın selâmı onların üzerine olsun) ise abdesti Resulullah’tan (Allah’ın selâmı onun ve Ehl-i Beyti’nin üzerine olsun) öğrenmişlerdir; doğal olarak onlar dedelerinin nasıl abdest aldığını diğerlerinden daha iyi bilirler. Peygamber efendimiz (s.a.a) ise böyle abdest alıyordu.

Yine Şiîler aynı kaynağa dayanarak abdest alırken ayaklarını ve başlarını meshederler, ayaklarını yıkamazlar.

22- Caferî Şiîler zina, livata, faiz, saygın bir insanı öldürme, içki içme, kumar, ahdi bozma, hile, aldatma, kandırma, stokçuluk, ölçü ve tartıda hile yapıp eksik tartma, gasp, hırsızlık, ihanet, sahtekârlık, haram müzik, dans, iftira, şaibe, insanlar arasında söz gezdirme, bozgunculuk, mümine eziyet etme, gıybet, sövme, küfretme, yalan, töhmet gibi büyük ve küçük günahları haram bilirler, sürekli bunlardan uzak durmaya çalışırlar.

23- Caferî Şiîler, Hz. Peygamber’in (s.a.a) ve onun tertemiz soyundan olan Ehl-i Beyt İmamları’nın türbelerine önem verirler. Medine-i Münevvere’de Baki mezarlığında defnedilen tertemiz soyundan olan İmam Hasan Müçteba’nın, İmam Zeynelabidin’in, İmam Muhammed Bâkır’ın, İmam Cafer Sadık’ın (Allah’ın selâmı onların üzerine olsun) kabirleri ve Necef-i Eşref’te bulunan İmam Ali’nin (a.s), Kerbela’daki İmam Hüseyin’in (a.s), onun kardeşlerinin, oğullarının, amcasının oğullarının ve Aşura günü onunla birlikte şehid olan ashabının kabirleri, aynı şekilde Irak’ın Samerra şehrinde bulunan İmam Hâdi’nin ve İmam Hasan Askerî’nin (a.s), Kâzımeyn şehrinde bulunan İmam Cevad’ın ve İmam Musa Kâzım’ın kabirleri, İran’ın Meşhed şehrinde bulunan İmam Rıza’nın (a.s) türbeleri örnek verilebilir.

Bütün bunları Resulullah’a (s.a.a) saygı için yaparlar; çünkü insan kendi çocukları hakkında korunur ve kişinin çocuklarına saygı göstermek kendisine saygı sayılır. Ayrıca Kur’an-ı Kerim bazıları peygamber olmadıkları hâlde İmran ailesini, Yasin ailesini, İbrahim ailesini ve Yakub ailesini methetmiş ve “(Bunlar) birbirinden türeyen nesil(ler)dir.”[14] buyurmuştur.

24- Caferî Şiîler günahların bağışlanması, isteklerin revası, hastaların şifası için Resulullah’tan (s.a.a) ve onun tertemiz Ehl-i Beyt’inden şefaat talep eder ve onları Allah’a vesile kılarlar; çünkü bunu bizzat Kur’ân emretmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler, Allah’tan, günahlarını bağışlamasını isteseler ve Elçi de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah’ı affedici, merhametli bulurlardı.”[15]

Yine şöyle buyuruyor: “Rabbin, sana verecek ve sen razı olacaksın.”[16] İşte verilecek olan bu şey, şefaat makamıdır.

Allah Teala’nın yüce Peygamberine günahkârlar için şefaat makamını ve hacet sahipleri için vesile olma makamını verdikten sonra insanların Peygamber efendimizden (s.a.a) şefaat talep etmelerini yasaklaması veya Peygamber’in bu makamdan istifade etmesinin yasaklanmış olması nasıl düşünülebilir?!

Hiç kimse Peygamber efendimizin ve Ehl-i Beyt İmamları’nın (Allah’ın selâmı hepsinin üzerine olsun) ölü olduklarını ve onlardan dua talep etmenin faydasız olduğunu iddia edemez; çünkü peygamberler ve özellikle de Resulullah (s.a.a) diridir. Allah azze ve celle bu konuda şöyle buyuruyor: “Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız. Elçi de size şahit olsun.”[17]

25- Caferî Şiîler Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt İmamları’nın (Allah’ın selâmı hepsinin üzerine olsun) doğum günlerini kutlar, vefatlarında da matem tutarlar. Bu programlarda onlarla ilgili olarak sahih rivayetlerde nakledilen fazilet, menkıbe ve hayatları boyunca sergiledikleri onurlu duruşlar anlatılır.

26- Caferî Şiîler Hz. Resulullah’ın ve tertemiz Ehl-i Beyti’nin (Allah’ın selâmı hepsinin üzerine olsun) hadislerini ihtiva eden Sıkatu’l-İslâm Kuleyni’nin el-Kâfi adlı eseri, Şeyh Saduk’un Men La Yahzuruhu’l-Fakih adlı eseri, Şeyh Tusi’nin el-İstibsar ve et-Tehzib gibi kitaplarından yararlanırlar. Bunlar, hadis alanında mevcut olan değerli kitaplardır.

Bu kitaplar sahih hadisleri ihtiva etmelerine rağmen ne ashabımız, ne yazarları, ne de Caferî Şiîler onları “sahih” diye nitelendirmezler. İşte bu nedenle Şiî fakihler bunlardaki bütün hadislerin sahih olduğunu kabul etmezler. Bilakis, onlardan sadece kendi yanlarında sahih oldukları sabit olanları alır, sahih veya hasen olarak görmedikleri yada diraye, rical ve hadis ilmi kurallarına göre alınmaları doğru olmayan hadisleri terk ederler.

27- Ayrıca, akait, fıkıh, dua ve ahlâk konularında tertemiz Ehl-i Beyt İmamları’ndan nakledilen rivayetleri ihtiva eden başka kitaplardan da istifade ederler. Bu hususta Seyyid Razi’nin (r.a) derlediği İmam Ali’nin (a.s) hutbelerini, mektuplarını ve hikmetli sözlerini içeren “Nehcü’l-Belâğa”, İmam Hüseyin’in (a.s) oğlu İmam Zeynelabidin’e (a.s) ait “Risaletu’l-Hukuk” ve “Sahife-i Seccadiye” adlı eserler örnek verilebilir.

28- Caferî Şiîlere göre geçmişte ve günümüzde Müslümanların karşılaştıkları mihnet ve sıkıntılar şu iki şeyden kaynaklanmıştır:

Birincisi; Ehl-i Beyt’in (a.s) önderliğini, onların irşat ve talimat ve özellikle Kur’ân-ı Kerim’in tefsiriyle ilgili sözlerini görmezden gelmek.

İkincisi; İslâm fırkaları ve mezhepler arasındaki tefrika, ayrılık, ihtilaf ve kavga.

İşte bu nedenle Caferî Şiîler sürekli İslâm ümmetinin saflarını birleştirmek amacıyla herkese sevgi ve kardeşlik elini uzatır, farklı fırka ve mezhep ulemasının içtihatlarına ve hükümlerine saygı duyarlar.

29- Caferî Şiî ulemasına göre, farklı İslâm mezheplerinin uleması, fıkıh, akait, tarih konularında görüş alış verişinde bulunmalıdır.

Caferî Şiîler, fıkıh ve inanç konusunda mezhebi ve meşrebi ne olursa olsun bütün Müslümanların ittifakla kâfir olduğunu kabul ettiği grup hariç hiçbir kıble ehlini tekfir etmez.

Şiîler bazen takiyye yapar, inanç ve görüşlerini gizlemek zorunda kalırlar. Bu da Kur’an-ı Kerim’in nassı ile meşru bir iş olup kabilesel savaşlarda İslâm mezheplerinin tümünün amel ettikleri bir durumdur. Takiyye iki nedenden dolayı yapılır:

Birincisi: İnsanların canlarının ve kanlarının korunması ve gereksiz yere heder olmaması için.

İkincisi: Müslümanların birliğini korumak ve birbirlerine düşmelerini engellemek için.

30- Caferî Şiîlere göre, Kitap ve sünneti esas alan, Müslümanların haklarını koruyan, diğer devletlerle sağlıklı ve adilane ilişkiler kuran, sınırlarını koruyan, Müslümanların kültürel, iktisadi ve siyasi bağımsızlığını temin eden ve böylece yüce Allah’ın “İzzet, ancak Allâh’a, Elçisine ve müminlere mahsustur.”[18] buyruğunda irade ettiği gibi bütün Müslümanların aziz olmasını sağlayan yönetimlere sahip olmak her Müslümanın hakkıdır.

 

Hamd Âlemlerin Rabbi Allah’a Mahsustur.

 

 

Üstad Cafer el-Hadi

Çeviri: Cafer Bendiderya

Bunları da beğenebilirsin Diğer Yazılar