Bugün Mübahele Günü

0

Hz.Peygamber(s.a.s) Medine’de olduğu yıllarda dünyanın dört bir yanındaki devlet başkanlarına mektuplar yazarak onları İslam’a davet ediyordu. Hicaz ve Yemen sınırlarında yer alan Necran’a da elçi göndererek onları İslam’a davet etti. Necran, Arap yarımadasında bulunan tek Hıristiyan bölgeydi. Hz. Resulullah onların piskoposuna şöyle bir mektup yazarak onları İslam’a davet etti: “İbrahim, İshak ve Yakub’un Rablerinin adıyla. Allah’ın resulü Muhammed’den Necran piskoposuna. İbrahim’in, İshak’ın ve Yakub’un Rabbine hamd ediyor ve sizleri kullara tapmaktan Allah’a tapmaya davet ediyorum. Sizi Allah’ın kullarının velayetinden çıkarak Allah’ın velayetine girmeye davet ediyorum. Benim davetimi kabul etmezseniz, İslam hükümetine cizye (vergi) vermek zorundasınız, aksi takdirde sizi tehdid eden tehlikeyle uyarıyorum.”

Bazı kaynaklarda Resulullah (sav)’ın mektubunda kitap ehlini tek Allah’a tapmaya davet eden ayeti de eklediği kaydedilmiştir.
Necran piskoposu Resulullah’ın (sav) mektubunu alınca onu dikkatle okudu ve bu konuda bir karara varmak için Necran’ın ileri gelenleri ve dini şahsiyetleriyle bir toplantı düzenledi. Bunun üzerine Necran’ın ileri gelenleri ve bilginlerinden altmış kişilik bir heyet Medine’’e giderek Hz. Muhammed’le (sav) yakından görüşüp peygamberliğini ispatlamak için ortaya koyduğu delilleri incelemek üzere seçildi. Bu heyetin başında üç din adamı vardı:
1-Piskopos “Ebu Haris b.Alkama”: Rum kilisesinin Hicaz’daki resmi temsilcisiydi.
2-“Abdullmesih”: Heyetin başkanıydı, akıl, tedbir ve işbirliğiyle muşhurdu.
3-“Eyhem”: Necran halkının saygı duyduğu yaşlı bir adamdı.
Necran heyeti ikindi vakdinde mescide girerek Resulullah’a selam verdiler. Necranlılar ipek elbiseler giymiş, parmaklarında altın yüzükler ve boyunlarında da haç vardı. Onların bu durumları; -o da Resulullah’ın (sav) mescidinde- Resulullah’ı rahatsız etti ve Resulullah(sav) onların kendisiyle konuşmalarını kabul etmedi. Onlar Resulullah’ın niçin rahatsız olduğunu bilmediklerinden meseleyi daha önceden tanıdıkları Osman b.Affan ve Abdurrahman b.Afv’dan sordular. Onlar, bunun cevabını ancak Ali b.Ebi Talib(as)  bilebilir dediler. Hz.Ali’ye(as) müracaat ettiklerinde buyurdu ki, siz ilk önnce elbiselerinizi değiştirmeli ve sade elbiselerle Resulullah’ın huzuruna çıkmalısınız, bu durumda Resulullah tarafından kabul edilirsiniz.
Necran heyeti sade elbiseler giyip parmaklarındaki altın yüzükleri çıkardılar ve Resulullah’ın huzuruna çıkarak selam verdiler. Resulullah saygıyla onların selamına cevap verdi ve  onların getirmiş oldukları bazı hediyeleri de kabul etti. Hristiyanlar müzakereye girmeden önce ibadet vakti olduğunu söyleyerek Resulullah’tan (sav) izin istediler.(Sire-i Halebi, C.3,S.239)
NECRAN HIRİSTİYANLARIYLA MÜZAKERE VE MÜBAHELEYE DAVET
Necran temsilcileriyle Resulullah’ın müzakerelerinin bir bölümüne değiniyoruz:
Resulullah: “Ben sizi tevhid dinine, bir ve tek Allah’a tapmaya ve O’nun emirlerine teslim olmaya davet ediyorum.” (Daha sonra onlar için Kur’an-ı Kerim’den birkaç ayet okudu.)
Necran heyeti: “İslam’dan maksadın, alemlerin yegane Rabbine imansa biz daha önceden iman etmiş ve onun hükümleriyla amel ediyoruz.”
Resulullah: “İslam’ın alametleri var ve sizin bazı hareketleriniz gerçek İslam’ı kabul etmediğinizi gösteriyor. Haç’a taptığınız, domuz etinden sakınmadığınız ve Allah’ın oğlu olduğunu söylediğiniz halde yegane Allah’a taptığınızı nasıl söyleyebilirsiniz.”
Necran heyeti: “Biz onu (Hz.İsa’yı) ilah biliyoruz; çünkü o ölüleri diriltiyor, hastalara şifa veriyor, çamurdan kuş yapıp onu uçuruyordu ve bütün bu işler onun bir ilah olduğunu gösteriyor!”
Resulullah: “Hayır! O, Allah’ın yarattığı bir kuldur, onu Meryem’in rahminde kılan O’dur ve bu gücü de Allah ona vermişti.”
Necranlı heyetten biri: “O, Allah’ın oğludur; çünkü annesi Meryem hiç kimseyle evlenmeden onu doğurdu; dolayısıyla babası Allah’tır.”
O sırada  vahiy inerek Resulullah’a (sav)  dedi ki:  “Onlara de ki; Hz.İsa’nın (as)  durumu bu açıdan Hz.Adem’in (as) durumu gibidir; (Allah Teala)  onu sonsuz gücüyle anne ve babası olmaksızın  topraktan yarattı.(Şüphesiz, Allah katında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ol demesiyle o da hemen oluverdi. Al-i İmran-59) Babasının  olmaması onun Allah’ın oğlu olduğuna delilse o halde Hz.Adem buna daha layıktır; çünkü Adem’in ne annesi vardı ne de babası!”
Necran heyeti: “Sizin sözleriniz bizi ikna etmiyor.”
O sırada mübahele ayeti nazil oldu ve Resulullah(sav)’a kendisiyle tartışan, cedelleşen ve hakkı kabul etmeyen kimseleri mübaheleye davet etmesi emredildi; bunun üzerine Resulullah (sav); “Gelin Allah’a yalvaralım ve lanetini yalancıların üzerine kılalım” buyurdu.
Bunun üzerine her iki taraf meseleyi mübaheleyle halletmeye karar verdiler ve bir gün sonra  her iki tarafın mübaheleye hazır olması kararlaştırıldı.
Mübahele ayetinde Allah Teala Resulullah (sav)’a emrediyor ki; bütün bu delillerden sonra artık yine Hz. İsa (a.s) hakkında seninle tartışır ve cidala girişirlerse onları mübaheleye davet et ve de ki; çocuklarını, kadınlarını getirsinler; sen de çocuklarını ve kadınlarını götür ve Allah Teala’nın yalahcıyı rezil etmesi için dua edin.
Yukarda söylendiği şekilde mübahele, o zamana kadar Arapların arasında belki de benzeri yoktu ve bu davet Resulullah (sav)’ın davasının doğruluğunu açıkça gösteriyordu.
Tam anlamıyla Allah Teala ile ilişki ve irtibatı olmayan bir kimsenin böyle bir olaya teşebbüs etmesine imkan var mı?! Muhaliflerini çağırarak, gelin Allah’a yalvaralım ve O’ndan yalancıyı rezil etmesini isteyelim ve siz sonuçta Allah Teala’nın yalancıyı nasıl cezalandırdığını çok beklemeden hemen göreceksiniz.
Kesinlikle böyle bir işe girişmek çok tehlikelidir ve eğer duası kabul olmayacak olur da muhalifler cezalandırılmazsa bunun sonucunda mübaheleye davet eden kişi rezil olacaktır sonunda. İşin sonucuna kesinlikle güvenmeyen akıllı bir kimse bu tehlikeyi görmezlikten gelerek böyle bir işe girişebilir mi? İşte bu yüzdendir ki, Resulullah (sav)’ın onları mübaheleye davet etmesi, getirdiği dinin hak olduğunu açıkça ispatlıyordu.
Hadislerden anlaşıldığına göre mübaheleden bahsedilince Necran Hıristiyanlarının temsilcileri bu konuda etraflıca düşünmek için Resulullah (sav)’tan kendilerine zaman tanımasını istediler, kendi ileri gelenleriyle görüşüp danıştılar ve sonuçta psikolojik bir noktadan kaynaklanan bir karara vardılar ve kendi adamlarına dediler ki, Muhammed (sav)’in gürültü çıkararak, bir kalabalıkla mübaheleye geldiğini görürseniz korkmayın onunla mübahele edin; çünkü bu onun gerçekçi olmadığını göstermektedir; ancak kendi yakınlarından sadece özel birkaç kişiyle ve küçük çocuklarıyla  mübaheleye geldiğini görürseniz bilin ki o Allah’ın peygamberidir, onunla mübahele etmek tehlikelidir; bu durumda mübaheleden sakının!
Hıristiyanlar önceden belirtilmiş şehrin dışındaki yere gittiler ve Resulullah(sav) da torunu Hüseyin kucağında, Hasan’ın elini tutmuş, Fatıma arkasında ve Ali’de Fatıma’nın arkasında hareket ettiği halde mübahele yerine geliyorlardı. Resulullah (sav) onlara, “Ben dua ettiğim zaman siz de amin deyin” diye tembih ediyordu.
Necran piskoposu Resul-i Ekrem’in (sav) yanında gelenlerin kim olduğunu sorduğunda dediler ki: “Bu amcasının oğlu, kızı Fatıma’nın kocası ve kendi yanında herkesten daha sevimli olan (Ali)’dır, bu ikisi kızı Fatıma’nın Ali’den olan çocuklarıdır ve bu kadın ise, insanlar arasında en çok sevdiği kızı Fatıma’dır.”
Ehli sünnetin büyük alimi Fahr-i Razi Tefsir-i Kebir’inde diyor ki: O gün Resulullah (sav) yünden dokunmuş olan siyah bir elbise giymişti…
Necran Hıristiyanları bu etkileyici manevi sahneyi görünce dehşete kapıldılar; Resulullah (sav)  ciğer parelerini, en aziz kimselerini getirmişti mübahele için; masum yavrucuklarını getirmişti. Bambaşka bir heybet ve haşmet vardı gelenlerde; bu hareketiyle sadece kendisini tehlikeye atmayı göz önüne almakla kalmayıp biricik kızını ve torunlarını da getirmişti. Hak olduğunda en küçük bir şüphesi olsaydı azizleri ve en çok sevdiği kimseler için Allah’ın azabına razı olmazdı; Resulullah (sav)’ın sadece kendisi şahsen Hıristiyanların başlarıyla lanetleşmesi gerekirken Ehl-i Beyt’inden en yakınlarını da mübaheleye getirmesi davasının hak olduğu içindi. Allah-u Teala herkesin kalbinde karısının çocuklarının sevgisini yerleştirmiştir; öyle ki herkes kendi canını tehlikeye atarak onları korumaya çalışır, ancak kendisini korumak için onları tehlikeye atmaya razı olmaz; dolayısıyla ayette de ilk önce çocukları, ikinci sırada kadınları ve en sonda da nefisleri zikredilmiştir; güya Resulullah (sav) onları mübaheleye davet ederek, gelin ey hristiyanlar! Tüm varlığımızla birbirimizle lanetleşelim ve Allah’ın lanetini tüm yalancıların üzerine kılalım; öyle ki bu lanet çoluk-çocuğumuzun da üzerine olsun ki sonuçta yalancının soyu yeryüzünden kesilsin ve batıldan bir eser bile kalmasın.
Bu manzarayı gören Necran piskoposu dedi ki: “Ben öyle çehreler görüyorum ki, Allah’tan en büyük dağları yerinden koparmasını, dağıtmasını isteseler duaları hemen kabul olur ve dağlar dağılıverir. Bu nurlu çehrelerle mübahele edecek olursak hepimiz yok oluruz ve Allah’ın azabı yeryüzündeki bütün Hıristiyanları kapsamına alabilir ve kıyamet gününe kadar dünyada bir Hıristiyan bile kalmaz.”Necran Hıristiyanları mübaheleden sakınarak anlaşmaya karar verdiler ve her yıl bir miktar cizye vererek İslam’ın meziyetlerinden yararlanmaları kararlaştırıldı.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem (sav) buyurdu ki: “Canım elinde olan Allah’a andolsun ki  eğer benimle mübahele edecek olsalardı mash olup (insanın her hangi bir hayvana dönüşmesi) maymun ve domuzlara dönüşürlerdi ve –bu- çölde tutuşan ateşte yanıverirlerdi ve ateşin eteği Necran’a kadar uzanırdı.”

MÜBAHELE AYETİNDE İMAMET
“Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında seninle ‘çekişip- tartışmalara girişirlerse’ deki: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah’ın lanetini yalan söyleyenlerin üstüne kılalım.”[1]

Mübahele “behl” veya “bohl” kökünden olup serbest bırakmak ve bir şeyin kayıt ve bağını kaldırmak anlamındadır; dolayısıyla kendi haline bırakılan, yavrusunu serbestçe emzirmesine müsaade edilen ve memeleri torbaya bırakılmayan hayvana “bahil” (serbest bırakılmış) diyorlar duada ise aynı kökte olan “ibtihal” kelimesi yalvarış ve işi Allah Teala’ya bırakmak anlamında kullanılmaktadır.
Ancak bazen bu kelimenin helak olma, lanetleşme ve Allah’ın rahmetinden uzaklaşma anlamlarında da kullanıldığını görüyoruz. Bunun sebebi ise kulu kendi haline bırakmayı bu sonuçlar izlediği içindir.
Mezkur ayette geçen “İbtihal” kelimesinin anlamı ise, önemli dini bir mesele hakkında birbirinin sözünü kabul etmeyen iki kişi bir yerde toplanarak Allah Teala’ya yakınmaları ve O’ndan yalancıyı rezil etmesini ve cezalandırmasını istemeleri şeklinde birbirlerini lanetlemesidir.

Ayet-i kerime ve hadislerden istifade esasınca söz konusu edilen konular beş bölüm halinde ifade edilebilir:

1- Peygamber (s. a. a.) Kimleri mübaheleye davet etmekle görevlendirilmişti?

2- Onların mübahele sahnesindeki varlıkları neyi hedefliyordu?

3- Ayet hükmü gereğince, Peygamber (s. a. a.), beraberinde kimleri mübaheleye götürdü?

4- Ali’nin (a. s.) Mübahele ayetindeki konumunun, Hz. Ali’nin bu ayette Peygamber’in bizzat nefsi (kendisi) olarak tanıtılmasının ve bu konu ile ilgili hadislerin açıklaması

5- Ayet ile ilgili sorulara cevaplar
Birinci Husus
Mübahele Ayetinde Peygamber (s. a. a) İle Birlikte Olanlar
Birinci hususta –Peygamber’in mübahele için kimleri davet etmesi gerektiği hakkında- ayet-i kerime üzerinde dikkatlice bir düşünülecek olursa birkaç meselenin beyanı zaruri görülmektedir.

A- “Ebnaena” ve “nisaena” ifadelerinden maksat kimlerdir.

B- “Enfusena” ifadesinden kasıt kimdir?
“Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı çağıralım…”

“Ebna” kelimesi “ibn” kelimesinin çoğuludur.

Bu kelime ise “erkek çocuklar anlamındadır. “Ebna kelimesi “mütekellim-i meal gayr”[2] zamirine[3] izafe olduğundan ve de Peygamber’in (s. a. a.) Kendisi kastedildiğinden dolayı, Peygamber’in (s. a. a.) Evlatları sayılan en azından üç kişiyi mübahele için davet etmesi gerekiyordu.
“Kadınlarımız ve kadınlarınızı…”
Nisa kelimesi “kadınlar” anlamında olup çoğul bir isimdir. Bu kelime “mütekellim-i meal gayr” [4] zamirine izafe edilmiştir. Bu yüzden İslam Peygamberi (s. a. a.) Ailesinde olan tüm kadınları (umuma izafe olan çoğulun delaleti göz önünde bulundurulacak olursa) veya en azından üç kimseyi (ki çoğulun en az özelliğidir) mübahele için davet etmesi gerekiyordu.

Bu konuda hatırlatılan şeyler “ebnaena”, “nisaena” ve “enfusena” kelimelerinin delaletinin gerektirdiği şeylerdir. Mübahelenin hedefinin ne olduğundan ibaret olan sonraki husus da bu konuyu bütünlemektedir.

Ama “ebna” ve “nisa” kelimelerinin mısdakları unvanıyla kaç kişinin ve kimlerin mübahele için hazır bulunduğu konusunun incelenmesi, üçüncü husustaki tartışma ile ilgili bir mevzudur.

“Enfusena”, “enfüsekum” (nefislerimizi ve nefislerinizi) ve “enfus” kelimesi, “nefs” kelimesinin çoğuludur. Bizzat Peygamber’in kendisi olan “na” zamirine izafe olması, Peygamber’in çoğul olması gereğince, nefsi sayılacak üç kimseyi mübahele için hazır bulundurması gerektiğine delalet etmektedir.
Acaba “enfusena” ifadesi sadece Peygamber’e (s. a. a) Uyarlanabilir mi?

Gerçi enfusena ifadesindeki nefs kelimesi bu ayette hakiki anlamda sadece Allah Resulü’ne uyarlanabilir, ama ayet-i kerimede yer alan bir çok deliller esasınca “enfusena” kelimesi bizzat Peygamber’in (s. a. a.) Kendisine uyarlanamaz.

Bu deliller şunlardan ibarettir:

1- Enfusena kelimesi çoğul bir isimdir. Herkes birden fazla nefse sahip değildir.

2- “Gelin…çağıralım…” ifadesi Peygamber’i hakiki anlamda bir davet ile yükümlü kılmaktadır. Hakiki bir davet ise insanın kendisine taalluk etmemektedir. Yani insanın kendi kendisini davet etmesi ve çağırması makul değildir.

Bu esas üzere bazı kimselerin, “fe tevvaat lehu nefsuhu” (nefsi kendisine itaat etti) veya “deavtu nefsi” (nefsimi davet ettim) ve benzeri yerlerde “deavtu”(davet ettim) gibi kimi fiillerin nefse taalluk ettiğini sanmaları, burada nefis kelimesinin insanın kendisi veya zatı anlamında kullanılmadığı veya “deavtu” ifadesinin hakiki bir davet olmadığı gerçeğinden gaflet etmelerinden kaynaklanmıştır.

“Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti” örneğinde nefisten maksat insanın nefsani istekleridir. Cümlenin anlamı da şudur: Onun nefsani istekleri kardeşini öldürmeyi kardeşine kolay kıldı.”

“Deavtu nefsi” örneğinde maksat insanın bir işi yapmaya kendisini zorlaması ve hazırlıklı kılmasıdır. Hakiki bir davetin nefse taalluk etmesinin bir anlamı yoktur.

3- “Ned’u” kelimesi bizzat Peygamber’i (s. a. a.) Kapsadığı için nefse delalet etmektedir. Dolayısıyla mübahele için başkalarını davet eden ve merkez konumunda bulunan birinin kendini de bu işe davet etmesi artık gerekli değildir.

İkinci Husus

Peygamber’in Ehl-i Beyti’nin Mübahele’ye Katılmasının Hedefi

Neden Peygamber’e (s. a. a.) Ehl-i Beyt’ini mübaheleye katılmak üzere götürmesi emredildi? Oysa mübahelenin davalı taraflar arasında olması gerekiyordu. Burada davalı kimseler ise İslam Peygamberi (s. a. a.) İle Necran Hıristiyanlarının temsilcileri idi.

Bazılarının sandığı üzere Peygamber’in en yakın akraba ve yakınlarından bir takım kimselerin mübahele sahnesinde yer alması, sadece Allah Resulü’nün kendi sözlerinin ve davetinin doğruluğu hakkındaki yakin ve imtihanını göstermek içindi. Zira insanın en değerli ve aziz yakınlarını böyle bir sahneye çıkarması, sadece söz ve daveti hususunda tam bir yakin içinde olduğu takdirde akıllı bir davranış olarak kabul edilebilir. Böyle bir itminan ve güven olmadığı taktide insanın kendi yakınlarını ve sevdiklerini yokluk tehlikesiyle karşı karşıya bırakmış sayılır. Hiçbir akıllı insan böyle bir teşebbüste bulunmaz.

Bu yorum Peygamber’in (s. a. a.) Bütün akrabaları arasında sadece Ehl-i Beyt’inin mübaheleye katılmasının doğru bir açıklaması olamaz. Zira bu durumda Ehl-i Beyt’in mübahele sahnesine çıkmasının ve davete icabette bulunmasının kendileri için hiçbir değeri kalmaz. Oysa ayet-i kerime ve ayet ile ilgili hadisler iyice bir etüt edildiğinde bu olayın Peygamber’in (s. a. a.) Ehl-i Beyt’i (a. s.) İçin de büyük bir fazilet ve üstünlük ispat etmekte olduğunu kolayca görebiliriz.

Ehl-i Sünnet’in büyük alimlerinden biri olan Zemahşeri şöyle diyor: “Ayet-i kerimede Ehli Aba’nın (Kisa ehli) faziletine delalet eden en güçlü deliller vardır.”[5]

Büyük ehli sünnet alimi Alusi ise Ruh’ul Meani’de şöyle diyor: “Ayet-i Kerime’nin Alullah ve Allah Resulü’nün faziletine delaleti iman sahibi kimselerin hiç şüphe etmeyeceği hususlardandır. Peygamber’in (s. a. a.) Ehl-i Beyt’ine düşmanlık imanı yok eder.”[6]

Gerçi Alusi burada böyle demektedir. Ama sonraki sayfalarda, Peygamber’in (s. a. a.) Ehl-i Beytinin bu büyük faziletini gözlerden gizlemeye çalışmıştır. [7]

Şimdi de Allah’ın neden bu değerli hanedanın (a. s.) Peygamber (s. a. a.) Eşliğinde mübaheleye katılmalarını emrettiğine bir bakalım.

Bu soruya cevap bulabilmek için söz konusu ayete geri dönelim.

“Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah’ın lanetini yalan söyleyenlerin üstüne kılalım.”

Ayet-i kerime’de Peygamber’in (s. a. a.) “ebna” (çocuklar) “nisa” (kadınlar) ve “enfus” (nefisler) hakkındaki daveti, ardından mübaheleye çağırması ve Allah’ın lanetinin yalancıların üzerine olması söz konusu edilmiştir.
Mübahele Ayetinde Peygamber’in Ehl-i Beyt’inin Azamet ve Makam Yüceliği

Müfessirlere göre ibtihal kelimesi duada yalvarıp yakarma veya lanetleme anlamına gelmektedir. Bu her iki anlamın da birbiriyle çelişir bir yanı yoktur. İbtihal kelimesi her iki anlamda da göz önünde bulundurulmuş olabilir.

Ayet-i Kerimede iki şey söz konusu edilmiştir. Birincisi “nebtehil” kelimesinden istifade edilen ibtihaldir, diğeri ise Allah’ın lanetinin bu konuda yalan söyleyenlerin üzerine karar kılınmasıdır. “Allah’ın lanetini yalan söyleyenlerin üstüne kılalım.” Ayeti de buna delalet etmektedir. Bu her iki hususun da dış alemde özel bir kavram ve öznesi bulunmaktadır. Allah’ın lanetinin yalancıların üzerine olmasını ifade eden ikinci husus, ilk husus olan ibtihal konusuna terfi ve nedenselliğe delalet eden “fa” harfi ile atfedilmiştir. O halde bu açıklama üzere Peygamber (s. a. a.) Ve Ehl-i Beyt’inin (a. s.) İbtihali bir “neden” görevini yapmaktadır. Allah’ın lanet ve azabının yalancıların üzerine alması ise bu neden üzerine terettüp eden “sonuç” konumundadır. Bu oldukça yüce bir makamdır ki kafirlerin helak olması ve cezalandırılması Peygamber (s. a. a.) Ve Ehl-i Beyt’inin takdiri ve karar kılması ile gerçekleşmektedir. Bu da Ehl-i Beyt’in, Allah’ın velayetine denk bir tekvini velayetini ifade etmektedir.

Eğer “Allah’ın lanetini yalan söyleyenlerin üstüne kılalım.” İfadesindeki “Fa” harfinin, her ne kadar tertip anlamında olsa da, bu gibi örneklerde ilk cümleye oranla sonraki cümlenin tefsirine delalet ettiği ve “Nuh Rabbine dua edip dedi ki: ““Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir.”[8] ayetinde olduğu gibi fa harfinin delalet ettiği tertibin zikri bir tertip olduğu –ki ayette “fe kale” cümlesi “fe nada” cümlesinin açıklayıcısıdır- diye söylenecek olursa bunun cevabı da şudur:

İlk olarak söylemek gerekir ki “fa” harfinin delalet ettiği şey tertip ve tefri’dir. Bu her ikisinin (tertip ve terfi[9]) hakikati ise şudur ki “fa” harfinin birbirine ilişkilendirdiği iki cümle öylesine iki içeriğe sahiptir ki ikinci cümlenin içeriği, birinci cümlenin içeriğine terettüp etmektedir. Bu ise “fa”nın hakiki anlamı ve terfiin gereğidir. “Fa” harfinin zikrî bir tertibe delaleti, iki içeriğin dış alemdeki tertibi anlamında değildir. Aksine lafız ve kelamda tertibi ifade etmektedir.

Dolayısıyla bu konuda bir delil olmadığı takdirde sözü ona yüklemek mümkün değildir. Bu durumda ayet-i kerime Peygamberi Ekrem’in (s. a. a.) Ehl-i Beyt’inin yüce makamına delalet etmektedir. Zira Ehl-i Beytin duasının ve ibtihalinin, Peygamberi Ekrem’in dua ve ibtihaline eşit olduğuna ve sonuçta ilahi azap ve helak olmayı bu olayda yalancıların üzerine indirdiğine delalet etmektedir.

İkinci olarak “Sonra dua edelim de Allah’tan yalancılar üzerine lanet dileyelim.” Cümlesinde, “fa” edatından sonraki ifade, “dua edelim” diye ifade edilen önceki cümlenin açıklayıcısı ve tefsiri olamaz. Zira dua eden bir kimsenin rolü Allah’tan istemek ve talep etmektedir; yalancıların üzerine lanet karar kılmak değildir. Bu açıklama üzere tekvini bir karar kılmaktan ibaret olan lanetin karar kılınması evvela Peygamber’e ve Peygamber’in değerli Ehl-i Beyt’ine isnat edilmiştir, ikinci olarak da fa-i tefri edatı ile onların duasına bağlı kılınmıştır.

Adeta bu hakikati Necran Hıristiyanlarından olan o grup da derk etmişti. Bu bağlamda Fahr-u Razi’nin kendi tefsirinde yer verdiği bir hadisi buraya aktarmak istiyoruz: “Necran papazları (Hıristiyan alimleri ve büyükleri o nurani çehreleri görünce büyük bir etki altında kalmış ve şöyle demişlerdir: “Ey Hıristiyan topluluğu! Ben öyle bir çehreler görüyorum ki eğer Allah’tan bir dağın yerinden koparılmasını dileyecek olsalar, o dağ yerinden sökülür. Bu açıdan onlar ile mübaheleye girişmeyin ki helak olursunuz. Kıyamet gününe kadar artık yeryüzünde bir tek Hıristiyan kalmaz.”[10]

Ayetin içeriği hususunda dikkatlice düşünülecek olursa şu hususlar apaçık bir şekilde görülür:

1- Peygamber (s. a. a.) Değerli Ehl-i Beyt’ini (s. A) kendisiyle beraber götürmüş ve kendi yanında bu kader tayin edici duaya katılmalarını sağlamıştır. Mübahele Peygamber ve değerli Ehl-i Beyt’i (s. A) tarafından ortak bir şekilde yapılmalıdır ki yalancılara azap ve lanetin karar kılınmasında etkili olsun.

2- Peygamber’in ve Ehl-i Beyt’inin risaletin içeriğine ve davetine olan iman ve yakini bu vesileyle ortaya çıkmış oldu.

3- Bu olayda Peygamber-i Ekrem’in Ehl-i Beyt’inin Allah’a yakınlığı ve yüce makamı bütün insanlar için apaçık bir şekilde ortaya çıkmış oldu.

Şimdi de Peygamberi Ekrem’in (s. a. a.) Çocuklarından (ebnaena), kadınlarından (nisaena) ve nefislerinden (enfusena) kimleri beraberinde götürdüğünü bir görelim.”
Üçüncü husus

Peygamber (s. a. a.) Mübahele için kimleri götürdü?
Şii ve Ehl-i Sünnetin ittifak üzere naklettiğine göre Peygamberi Ekrem mübahele için sadece Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i (a. s.) Beraberinde götürmüştür. Bu konuda şu birkaç önemli hususun mutlaka incelenmesi gerekir.

A- Peygamber’in (s. a. a.) Ehl-i Beyt’inin mübahele sahnesinde hazır olduğunu beyan eden hadisler.

B- Bu hadislerin itibarı ve sudur/çıkış sıhhati.

C- Bazı Ehl-i sünnet kaynaklarında nakledilen ve büyük bir ilgi gören rivayetler.

Peygamber’in (s. a. a.) Ehl-i Beyt’inin mübahele sahnesinde hazır bulunduğunu beyan eden hadisler.
1- Ehl-i sünnetin hadisleri
Bizim bu kitaptaki en büyük muhatabımız Ehl-i Sünnet Müslümanlarıdır. Bu yüzden nakledilen hadisler daha çok Ehl-i Sünnetin hadis kaynaklarından nakledilmektedir. Bu konuda birkaç örnek zikretmek istiyoruz:
Birinci Hadis
Sahih-i Müslim[11], Sünen-i Tirmizi[12] ve Sünen-i Ahmed’de[13] bu hadis yer almıştır. Müslim’de yer alan hadis şöyledir:

“(…) Bize Kuteybe b. Saîd ile Muhammed b. Abbâd rivayet ederek dediler ki : Bize Hatim (bu zat İbn-i İsmail’dir) Bükeyr b. Mismar’dan, o da Âmir b. Sa’d b. Ebî Vakkas’dan, o da babasından naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) : Muâviye b. Ebî Süfyân Sa’d’a emir verdi ve “Ebû’t Türab’a sövmekten seni ne menetti? Dedi. O da : “Benim söyleyeceğim üç şey var ki; bunları onun için Resulullah (s. a. a.) Söylemiştir. Binâenaleyh ben ona asla sövemem.

Bu üç şeyden birinin benim olması bence kızıl develerden daha makbuldür. Ben Resulullah’ı (s. a. a.) Gazalarından birinde onu yerine bıraktığı, Ali de ona, “Yâ Resulullah! Beni kadın ve çocuklarla beraber mi bıraktın? Dediği zaman; “Benden Musa’ya nispetle Harun yerinde olmana razı değil misin? Şu kadar var ki, benden sonra Peygamberlik yoktur.” Buyururken işittim. Hayber gününde de, “Bu sancağı mutlaka Allah ve Resulünü seven, Allah ve Resulü de kendisini seven bir zata vereceğim.” Buyururken işittim. Biz sancak için hepimiz uzandık. Fakat o, “Bana Ali’yi çağırın!” buyurdu. Ali gözlerinden rahatsız olduğu halde getirildi. Resûlüllah (s. a. a.) Onun gözüne tükürdü ve sancağı kendisine verdi. Allah da ona fethi müyesser kıldı. Bunun üzerine “De ki : Gelin, bizim ve sizin çocuklarınızı çağıralım…” Ayetin inince Resûlüllah (s. a. a.) Ali’yi, Fatıma’yı ve Hasan’la Hüseyin’i çağırarak: “Allahım! Benim ailem bunlardır.” Diye buyurdu.”
Bu hadisten istifade edilen önemli hususlar
1- Bu hadisin en sonunda yer alan “Ey Allahım! Bunlar benim ehlimdir” cümlesi ayet-i kerimede yer alan “ebna”, “nisa” ve “enfus” kelimeleri, onların Peygamber’in Ehl-i Beyt’i olduğu mülahazasıyladır.

2- Ayet-i kerimede yer alan ebna, nisa ve enfus kelimeleri daha önce de söylendiği gibi izafe olan çoğul kiplerdir. Dolayısıyla da Peygamber’in bütün çocuklarını eşlerini ve kendisi gibi sayılan kimseleri de beraberinde mübahale sahnesine getirmesini gerektirmektedir. Oysa Peygamber (s. a. a.) Çocuklarından sadece Hasan ve Hüseyin’i kadınlardan sadece Fatıma’yı ve nefislerden de sadece Ali’yi (a. s.) Getirmiştir. Bu konu, “Allahım! Bunlar benim Ehl-i beytimdir” ifadesi ışığında Peygamber’in Ehl-i Beyt’inin sadece bunlar olduğunu ifade etmektedir ve dolayısıyla da Peygamber’in eşleri Ehl-i Beyt’ten sayılmamıştır.

3- “Ehl” ve “Ehl-i Beyt” kavramları “Al-i aba” ve “ashab-i kesa” olarak adlandırılan bu beş kişiden başka hiç kimseye delalet etmeyen özel bir anlama sahiptir. Bu konu tathir ayetinin tefsirinde ve diğer münasebetlerde Peygamber’den (s. a. a.) Rivayet edilen bir çok hadislerden de açık bir şekilde istifade edilmektedir.
İkinci Hadis
Fahr-u Razi, Tefsir-i Kebir’inde mübahale ayetinin hemen altındaki tefsir bölümünde şöyle demiştir: “Rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s), Necrân Hıristiyanlarına deliller getirip, sonra onlar da cehalet ve tanımamalarında ısrar edince, Hz. Peygamber (s.a.a), onlara, “Eğer getirdiğim delilleri kabul etmezseniz, şunu biliniz ki Cenâb-i Hak bana, sizinle lânetleşmemi emretmiştir” dedi. Bunun üzerine onlar, “Ey Ebu’l Kâsım! Hele bir dur da, arkadaşlarımızın yanına varıp, bu hususu aramızda konuştuktan sonra, tekrar sana gelelim..” dediler. Gidip arkadaşlarıyla görüştüklerinde kraldan sonra gelen ve içlerinde söz sahibi olan kimseye: “Ey Abdulmesih, söyle bakalım ne dersin?” dediler. Bunun üzerine o, “Ey Hıristiyan topluluğu, Allah’a yemin ederim ki, siz Hz. Muhammed’in gönderilmiş bir Peygamber olduğunu anladınız. Yine o’nun, sizin sahibiniz (Hz. İsa) hakkında hak olan sözü ve görüşü getirdiğine de yemin ederim. Yine Allah’a yemin ederim ki, herhangi bir Peygamberle lanetleşmeye giren topluluğun ne yaşlısı sağ kalır, ne çocukları büyür (hepsi mahvolur). Yine yemin ederim ki, eğer siz bu işe girişirseniz, sizin soyunuz ve nesliniz kurur ve tükenir: Ama, bundan kaçınır, dininiz üzere yaşamaya devam eder ve bulunduğunuz hali sürdürmeye devam ederseniz, o adamla (Hz. Muhammed) anlaşın ve memleketlerinize geri dönün!..” dedi.

Bu esnada, Hz. Peygamber (s.a.s) de, üzerinde siyah kıldan bir örtü, olduğu halde evinden dışarı çıkmıştı.. Hz. Hüseyn’i kucağına almış, Hz. Hasan’ı elinden tutmuş, Hz. Fatma Hz. Peygamber’in, Hz. Ali de Hz. Fatıma’nın peşindeydi… Hz. Peygamber şöyle diyordu: “Ben duâ ettiğim zaman, siz amin! Deyiniz.”

Bunun üzerine Necrân’in piskoposa, “Ey Hıristiyanlar, ben karşımda öylesine yüzler görüyorum ki, onlar Allah’tan, bir dağı yerinden oynatıp yok etmesini isteseler, muhakkak ki Allah o dağı yerinden götürür. Binâenaleyh, lanetleşmeyin, aksi halde helak olur, yok olursunuz. Ve yeryüzünde, kıyamete kadar tek bir Hıristiyan kalmaz.” dedi.

Hıristiyanlar sonra, “Ey Ebu’l- Kasım, biz seninle lânetleşmemeye ve dinin hususunda sana müdahale etmemeye karar verdik.” dediler. Hz. Peygamber (s.a.a) de, “Lanetleşmediğinize göre Müslüman olunuz… Böylece de, Müslümanların lehine olan, sizin lehinize, aleyhlerine olan da sizin aleyhinize olur “ deyince, onlar bunu kabul etmediler, direttiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “En kısa zamanda sizinle savaşıp, işinizi bitireceğim” deyince, onlar, “Bizim, Araplarla savaşacak gücümüz yok.. Fakat sana, bini Sefer, bini de Recep ayında olmak üzere, iki bin takım elbise ile, demirden yapılmış normal otuz zırh vermek üzere bizimle savaşmaman ve bizi dinimizde serbest bırakman konusunda seninle anlaşma yapmak istiyoruz.”

Bunun üzerine Hz. Peygamber onlarla, bu şartlar altında anlaşma yaptı ve şöyle dedi: “Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, helak o Necrânlılara öylesine yaklaşmıştı ki… Eğer onlar lanetleşmeye girmiş olsalardı, maymunlar ve domuzlar haline getirilecekler, bu vadi ateş olup onları yakacak ve Allah Necrân ve halkının kökünü kurutacaktı.. Ağaçların tepelerinde kuşları bile… Bir yıla kalmayacak bütün Hıristiyanlar helak olacaklardı…” Yine Hz. Peygamber (s.a.s)’in siyah örtü içinde evinden çıkıp, Hz. Hasan geldiğinde onu, o örtünün içine soktuğu; Hz, Hüseyin, Hz. Fatıma ve Hz. Ali (r.a) geldiklerinde de, aynı şekilde onları da örtünün içine soktuğu; daha sonra da “Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden her türlü kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak diler” (Ahzâb/33) âyetini okuduğu rivayet edilmiştir.”

Fahr-u Razi bu hadisin sıhhati hususunda da şöyle demektedir: “Bil ki bu rivayet, gerek tefsir gerekse hadis âlimleri arasında, sıhhati konusunda âdeta üzerinde ittifak edilmiş gibidir.”[14]
Bu hadisten istifade edilen noktalar
1- Peygamber’in (s. a. a.) Ehl-i Beyt’inin mübahele olayındaki huzuru bu hadiste şöyle beyan edilmiştir: Peygamber (s. a. a.) En önde gidiyor, henüz bir çocuk olan Hz. Hüseyin (a. s.) Peygamber’in kucağında, Hz. Hüseyin’den biraz daha büyük olan Hz. Hasan’ın ellerinden tutmuş ve değerli kızı Fatıma (a. s.) Onun ardından Ali (a. s.) Da onun ardından hareket etmektedir. Bu sahne oldukça dikkat çekici ve göz alıcıdır. Zira bu heyet mübahale ayetinde yer alan ifadelerle uyum içinde tasarlanmıştır. Dolayısıyla bu uyumu aşağıdaki boyutlarda incelemek mümkündür.

A- Ehl-i Beyt’in gelişindeki bu düzen ayet-i kerimede yer alan düzeni yansıtmaktadır. Yani önce çocuklar sonra kadınlar ve daha sonra da nefisler. (kendileri).

B- Allah Resulü (s. a. a.) Küçük çocuğu Hüseyin’i (a. s.) Kucağına almış, diğer bir çocuk olan Hz. Hasan’ın da ellerinden tutmuştur, bu da ebnaena (çocuklarımız) ifadesinin açık bir tecellisidir.

C- Hz. Fatıma’nın (a. s.) Ortada karar kılması da “kadınlarımız” ifadesinin şahsına münhasır bir örneğidir. Hz. Fatıma’nın (a. s.) Ön ve arkadan korunmaya alınması da “kadınlarımız” ifadesinin ayetteki tecessümünü göstermektedir.

2- Bu hadiste Peygamber (s. a. a.) Ehl-i Beyt’ine şöyle buyurmuştur: “Ben dua edince sizde amin deyiniz.”[15] Bu da mübahele ayetinde yer alan hakikatin kendisidir “…çağıralım, sonra da dua edelim de Allah’tan yalancıların üzerine lanet dileyelim.”
Burada “ibtihal” ifadesi sadece Peygamber’e (s. a. a.) İsnat edilmemiştir. Aksine ibtihal hem dua şeklinde bizzat Peygamber’e ve hem de amin söyleme şeklinde Peygamber’in beraberinde getirdiği değerli Ehl-i Beyt’ine isnat edilmiştir ki bu olayda yalancıların ilahi azap ve helake uğramasına neden olsun. Bu gerçeği daha önce beyan ettik.

3- Hıristiyan topluluğun Ehl-i Beyt’in fazilet ve makamını itiraf etmesi ve sonunda o nurani ve mukaddes çehreleri gördükten sonra mübahele olayından vazgeçmesi.

Üçüncü Hadis

İçinde “çocuklarımız, kadınlarımız ve nefislerimiz” ifadesinin sadece Ali Fatıma, Hasan ve Hüseyin (a. s.) İçin kullanıldığı bir başka hadis ise “şura günü” hadisidir. Bu hadiste müminlerin Emiri Hz. Ali (a. s.) Şura ashabı için (Osman b. Affan, Abdurrahman b. Avf, Talha, Zübeyr, Sad b. Ebi Vakkas) bu şuranın teşkil edildiği ve Osman’ın hilafetiyle sonuçlanan gün kendi faziletlerini hatırlatmaktadır.

Şöyle ki faziletlerinden her birini hatırlatarak onları Allah’a and içirmekte ve onlardan bu faziletlerin kendilerine ait olduğu hususunda itiraf almaktadır. Hadis şöyle beyan etmektedir: “Asım b. Zemere, Hubeyre ve Amr b. Vaile Hz. Ali’nin şura günü şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “Allah’a yemin olsun ki sizlere, hiçbir Kureyşli Arap ve Acemin reddedemeyeceği ve aksini söyleyemeyeceği bir takım deliller söyleyeceğim. Sizleri kendisinden başka hiçbir ilahın olmadığı Allah’a and içiririm ki acaba sizin aranızda benden daha önce Allah’ın birliğine iman etmiş bir kimse var mıdır?” Onlar, “Allah’a yemin olsun ki hayır” dediler.

Hz. Ali (a. s.) Şöyle buyurdu: Sizleri Allah’a ant içiririm ki acaba sizin aranızda benden başka Peygamber’in bir kardeşi var mıdır? Allah resulü (s. a. a.) Müminlerin arasında kardeşlik karar kıldığı zaman beni de kendi kardeşi karar kıldı. Beni kendisine oranla Musa’nın kardeşi Harun mesabesinde gördü. Şu farkla ki ben Peygamber değilim.”

Onlar, “gerçek söylediğin gibidir” dediler.

Hz. Ali (a. s.) Şöyle buyurdu: “Acaba sizin aranızda benim gibi temiz kılınmış bir kimse var mıdır? Allah Resulü (s. a. a.) Sizin evlerinizin camiye açılan kapattığı ve benim kapımı açık bıraktığı ve de ev ve mescitte onunla olduğum bir sırada amcası Abbas ayağa kalkarak şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü, bizim evlerimizin kapılarını kapattın ve Ali’nin (a. s.) Evinin kapısını ise açık bıraktın.”

Peygamber (s. a. a.) Şöyle buyurdu: “Onun kapısının açık tutulmasını ve sizlerin kapılarınızın kapatılmasını emreden Allah idi.”

Oradakiler, “gerçekler dediğin gibidir” dediler.

Hz. Ali (a. s.) Şöyle buyurdu: “Sizleri Allah’a ant içiririm ki sizin aranızda Allah ve Resulü’nün benden daha çok sevdiği bir kimse var mıdır? Oysa Allah Resulü (s. a. a.) Hayber günü sancağı kaldırarak şöyle dedi: “Şüphesiz bu bayrağı Allah ve Resulü’nü seven ve Allah ve Resulü’nün de kendisini sevdiği bir kimseye vereceğim.

Ayrıca kızartılmış kuş hakkında da Allah Resulü (s. a. a.) Şöyle buyurmuştur: “Ey Allah’ım’! Herkesten daha çok sevdiğin kimseyi yanıma gönder de onunla yemek yiyeyim.” Bu duanın ardından ben geldim. Bu konu benden başka hanginiz hakkında gerçekleşmiştir.”

Onlar, “Gerçekler dediğin gibidir” dediler.

Hz. Ali (a. s.) Şöyle buyurdu: “Sizi Allah’a ant içiririm ki aranızda Allah hükmünü neshetmediği müddetçe, gizlice konuşmadan dolayı sadaka veren benden başka kimse var mıydı?” Onlar, “gerçekler dediğin gibidir.” Dediler.

Hz. Ali (a. s.) Şöyle dedi: “Sizi Allah’a ant içiririm ki acaba aranızda benden başka Kureyş’in ve Arapların müşriklerini Allah ve Resulü yolunda öldüren başka bir kimse var mıdır?” Onlar, “Hayır, gerçekler dediğin gibidir” dediler.

Hz. Ali şöyle buyurdu: “Sizleri Allah’a and içiririm ki acaba aranızda Allah Resulü’nün hakkında ilminin artması için dua ettiği ve işiten kulağı olmasını arzuladığı benden başka bir kimse var mıdır?” Onlar, “Hayır, gerçekler dediğin gibidir” dediler.

Hz. Ali (a. s.) Şöyle buyurdu: “Sizleri Allah’a and içiririm ki aranızda Peygamber’e akrabalığı benden daha yakın olan, Peygamber’in kendisini nefsinden saydığı çocuklarını da kendi çocuğu karar kıldığı bir başka kimse var mıdır?” Onlar, “Allah’a yemin olsun ki hayır” dediler.”[16]

Gördüğümüz gibi bu hadise göre Peygamber’in (s. a. a.) Allah’ın emriyle mübahele sahnesine getirdiği kimseler sadece Ali, Fatıma Hasan ve Hüseyin olmuştur.
Hadislerin Sıhhat ve İtibarı

Ehl-i Sünnet kaynaklarından naklettiğimiz bu hadislerle yetiniyoruz. Bu hadislerin içeriğinin, yani mübahele sahnesinde hazır olanların Ehl-i Beyt’ten beş kişi (Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin) olduğu hususunda sadece Hakim-i Nişaburi’nin söylediği sözleri aktarmakla yetiniyoruz: Hakimi Nişaburi, Ma’rifet’ul Ulum’il Hadis kitabında[17] önce mübahele ayetinin nüzulünü İbn-i Abbas’tan nakletmektedir. Ardından Hz. Ali’nin (a. s.) Peygamber’in nefsi olduğunu, “kadınlarımız”dan maksadın Hz. Fatıma, “çocuklarımız”dan maksadın ise Hz. Hasan ve Hüseyin’in olduğu beyan etmektedir. Daha sonra da tefsir kitaplarında İbn-i Abbas ve diğerlerinden nakledilen rivayetleri mütevatir kabul ederek, “Allah resulünün (s. a. a.) Ehl-i Beytine, “Bunlar benim çocuklarım, nefislerim ve kadınlarımdır” diye buyurduğu sözünü hatırlatmaktadır. Cabir b. Abdullah, İbn-i Abbas ve Müminlerin Emiri Hz. Ali’den nakledilen bu konudaki hadisler çok çeşitli yollarla nakledilmiştir. Bütün bunları burada aktarmak mümkün değildir. Bu yüzden bu hadislerin yer aldığı veya işaret edildiği bazı kaynakları dipnotta vermek yerinde olur düşüncesindeyiz.[18]
2- İmamiye Şiasının Hadisleri
Şia hadisleri arasında da bu olay hakkında çok çeşitli hadisler bulmak mümkündür. Bunlardan bazı örneklerin aktarılmasının uygun olduğunu düşünüyoruz:
Birinci Hadis
İmam Sadık’tan nakledildiği üzere Necran Hıristiyanları Peygamber’in (s. a. a.) Yanına geldiği zaman namaz vakitleri gelmişti. Onlar çanlarını çalarak kendi merasimleri esasınca namazlarını kıldılar. Ashab şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü! Bunlar mescidinizde böyle yapıyorlar. Peygamber şöyle buyurdu: “Onları bırakınız!”

Necran Hıristiyanları ibadetlerini bitirdikten sonra Allah resulünün yanına geldiler ve şöyle dediler: “Bizi neye davet ediyorsun?” Peygamber (s. a. a.) Şöyle buyurdu: “Allah’ın birliğine, benim Allah’ın elçisi olduğuma, İsa’nın Allah’ın yaratığı ve kulu olduğuna, yediğine, içtiğine ve def-i hacet ettiğine inanmaya.”

Onlar şöyle buyurdu: “Eğer İsa Allah’ın kulu ise o halde babası kimdir?” Bunun üzerine Peygamber’e vahiy nazil oldu ve onlara Adem hakkında ne düşündükleri soruldu. Zira Adem de Allah’ın kulu ve yaratığı idi, yiyor, içiyor ve evleniyordu.

Onlar, “Evet doğrudur” dediler. Bunun üzerine Peygamber onlara şöyle buyurdu: “Eğer Allah’ın kulu ve yaratığı olan herkesin bir babası olması gerekiyorsa o halde Adem’in babası kimdir?”

Onlar cevap veremediler. Allah şu iki ayet-i kerimeyi nazil buyurdu: “Gerçekten Allah katında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Allah o’nu topraktan yarattı. Sonra o’na; ol dedi, o da oluverdi. Sana ilim geldikten sonra; kim seninle tartışırsa de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım. Sonra lanetleşelim. Allah’ın lanetinin yalancıların üstüne olmasını dileyelim.”[19]

Peygamber (s. a. a.) Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Benimle mübahele ediniz. Eğer ben doğru söylüyorsam azap sizin üzerinize nazil olur ve eğer yalan söylüyorsam azap bana nazil olacaktır.”

Onlar da bunun üzerine, “İnsaf üzere hüküm verdin” dediler. Böylece mübahale etmeyi kararlaştırdılar. Onlar evlerine döndükleri zaman başta gelenleri onlara şöyle dedi: “Eğer Muhammed kavmiyle birlikte mübahele etmeye gelecek olursa o peygamber değildir ve onunla mübahele ederiz. Ve eğer ailesini ve yakınlarını mübahele için getirecek olursa o zaman biz onunla mübahele etmeyiz.”

Sabah olduğunda Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin, Fatıma’nın, Hasan ve Hüseyin’in Peygamber (s. A. A. ) ile birlikte geldiğini gördüler, bunun üzerine, “Bunlar kimdir?” Diye sordular: Onlara şöyle dediler: “O adam Peygamber’in amcasının oğlu, vasisi ve damadı Ali b. Ebi Talip’tir. O kadın Peygamber’in kızı Fatıma’dır, o çocuklar da Hasan ve Hüseyin’dir.”

Onlar bunun zerine mübahele etmekten vazgeçtiler ve Peygamber’e şöyle dediler: “Biz senin rızayetini elde etmeye çalışacağız. Bizi mübahele etmekten maruz gör.” Bunun üzerine Peygamber de onlarla anlaşma imzaladı ve onların cizye vermeleri kararlaştırıldı.”[20]

İkinci Hadis
Seyyid Behrani el-Burhan adlı tefsirinde İbn-i Babeveyh’ten o da İmam Rıza’dan (a. s.) Şöyle rivayet etmektedir: “İmam Rıza (a. s.) Memun ve alimler topluluğu ile “ümmet ve Ehl-i Beyt’in farkı ve Ehl-i Beyt’in ümmetten üstünlüğü” hususunda ilmi bir tartışmada bulunurken İmam Rıza (a. s.) Şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala ilahi bir temizliğe sahip olan kimseleri anmakta ve Peygamber’ine bu tertemiz insanları mübahale için beraberinde götürmesini emretmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Sana ilim geldikten sonra; kim seninle tartışırsa de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım. Sonra lanetleşelim. Allah’ın lanetinin yalancıların üstüne olmasını dileyelim.”

Orada hazır olan alimler İmam Rıza’ya (a. s.) Şöyle dediler: “Enfusena” ifadesinden maksat bizzat Peygamber’in kendisidir.”

İmam Rıza (a. s.) Şöyle buyurdu: “Yanlış düşünüyorsunuz. “Enfusena” ifadesinden maksat Ali b. Ebi Talip’tir. Zira Peygamber (s. A. A. ) Ben-i Velia’ya şöyle buyurmuştur: “Ben-i Velia yapmış oldukları işlerinden el çekmelidirler. Aksi takdirde kendim gibi olan birini (reculen kenefsi) onların üzerine gönderirim.”

“Ebnaena” ifadesinden maksat ise Hasan ve Hüseyin’dir. “Nisaena” ifadesinden maksat ise Fatıma’dır ve bu özellikler hiç kimsenin ulaşamayacağı bir yücelik ifadesidir. İnsanoğlu bu fazilet ve yüceliğe asla erişemez. Bu şerafete hiçbir zaman nail olamaz. Dolayısıyla Peygamber (s. a. a.) Burada Hz. Ali’nin nefsini kendi nefsi gibi karar kılmıştır.”[21]

Üçüncü Hadis
Bu hadiste ise Harun Reşid, Musa b. Cafer’e (a. s.) Şöyle demiştir: “Siz kendinizi Peygamber’in soyundan kabul etmektesiniz. Oysa insanın nesli baba tarafından gelişip büyümektedir ve sizler Peygamber’inin kızının çocuklarısınız.”

İmam Musa b. Cafer (a. s.) Bu soruya önce cevap vermek istemedi, kendisini mazur görmesini istedi; ama Harun şöyle dedi: “Bu konu hakkındaki delilini açıkça söylemelisin. Siz Ali’nin (a. s.) Çocukları Kur’an hususunda tam bir bilgiye sahip olduğunuzu ve Kur’an’dan tek bir harfin dahi ilminizin dışında kalmadığını iddia ediyorsunuz. Bu konuda Yüce Allah’ın “Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” sözünü de delil olarak gösteriyorsunuz. Bu esas üzere kendinizi alimlerin görüşünden ve kıyaslarından müstağni görüyorsunuz.”

İmam Musa b. Cafer (a. s.) Hz. İsa’yı (a. s.) Hz. İbrahim’in (a. s.) Zürriyetinden kabul eden ayeti okuyarak Harun’a cevap verdi. “Biz o’na İshak ve (İshak’ın oğlu) Yakub’u da armağan ettik; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nuh’u ve o’nun soyundan Davud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u doğru yola iletmiştik; Biz iyi davrananları işte böyle mükâfatlandırırız. Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas’ı da (doğru yola iletmiştik). Hepsi de iyilerden idi.”[22]

Ardından Harun’a şunu sordu: “İsa’nın babası kimdi?” Harun Reşid, “İsa babasız olarak dünyaya gelmiştir” diye söyleyince, İmam Rıza (a. s.) Şöyle buyurdu: “Allah onu Meryem vasıtasıyla peygamberlerin soyuna katmış ve biz de annemiz Fatıma (a. s.) Vasıtasıyla Peygamber’e katılmış olunmaktayız.”

Daha sonra İmam Musa b. Cafer (a. s.) Harun için başka bir delil beyan etti ve ona mübahele ayetini okuyarak ona şöyle buyurdu: “Hiç kimse mübahele anında Peygamber’in (s. . A) Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’den başka birilerini örtünün altında topladığını iddia etmemiştir. O halde ayetteki “ebnaena” ifadesinden maksat Hasan ve Hüseyin’dir. “Nisaena” ifadesinden maksat Hz. Fatıma ve “enfusena” ifadesinden maksat ise Ali (a. s.)’dır.”[23]

Dördüncü Hadis
Şeyh Müfid’in “el-İhtisas” adlı kitabında yer verdiği bu hadise göre Musa b. Cafer (a. s.) Şöyle buyurmuştur: “Ümmetin tümü, Peygamber’in Necran Hıristiyanlarını mübahele etmek için davet ettiğinde üzerlerine attığı örtünün altında Peygamber, Ali, Fatıma Hasan ve Hüseyin’den (a. s.) Başka hiç kimsenin olmadığı hususunda ittifak etmiştir. Bu esasa göre yüce Allah’ın “Sana ilim geldikten sonra; kim seninle tartışırsa de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım. Sonra lanetleşelim. Allah’ın lanetinin yalancıların üstüne olmasını dileyelim” ayetinin tevili olarak “ebnaena ifadesinden maksat Hasan ve Hüseyin, “nisaena” ifadesinden maksat Fatıma ve “enfusena” ifadesinden maksat Ali b. Ebi Talip’tir. [24]
Dördüncü Husus
Ali (a. s.) Peygamber’in Nefsidir
Önceki bölümlerde de açıklığa kavuştuğu gibi “enfusena” ifadesinden maksat bizzat Peygamber’in kendisi olamaz. Zira söz konusu hadise göre de mübahele için gidenler sadece Ali Fatıma, Hasan ve Hüseyin (a. s.) İdi. Dolayısıyla da Ali’den başka hiç kimse ayetteki “enfusena” ifadesinin şahsına münhasır bir örneği olamaz. Bu Hz. Ali’nin en parlak ve hatta en yüce faziletlerinden biridir.

Bu Kur’anî ifadede Ali (a. s.) Peygamber’in nefsi olarak tanıtılmıştır. Oysa bilindiği gibi herkesin sadece bir tek nefsi vardır. Hz. Ali’nin (a. s.) Hakikaten Peygamber’in nefsi olmasının bir anlamı yoktur. Dolayısıyla da bu kullanım ve ıtlakın hakiki olmadığı aksine bir örnek ve benzerlik olduğu zahir olmaktadır. Çünkü bu benzerlik mutlak olarak ifade edilmiştir. Itlak ise Peygamber’de (s. a. a.) Var olan her özellik, kemal sıfatı ve makamın Hz. Ali’de (a. s.) De olmasını gerektirmektedir. Elbette belli bir delil üzere istisna tutulan hususlar bunun dışındadır. Dolayısıyla örneğin Hz. Ali (a. s.) Peygamber değildir. Peygamberliğin dışında Peygamber’in (s. a. a.) Bütün kemalleri ve özellikleri bu ifadenin kapsamı dahilindedir. Bu özelliklerden biri de Peygamber’in ümmet üzerindeki idareciliği ve hatta Peygamber’in (s. a. a.) Kainattan ve peygamberlerden daha faziletli ve üstün oluşudur.

Bu esas üzere ayet-i kerime Hz. Ali’nin (a. s.) Ümmet üzerindeki imametine ve faziletine delalet etmektedir. Bundan da öte Hz. Ali’nin (a. s.) peygamber efendimiz dışındaki diğer peygamberlerden daha faziletli ve üstün olduğuna da delalet etmektedir.
Bu ayetin delil olduğu hususunda Fahr-u Razi’nin sözleri
Fahr-u Razi Tefsir-i Kebir’inde şöyle diyor: “Rey şehri’nde, Mahmud İbn-i Hasan el-Humusî isminde öğretmen bir adam[25] vardı. Bu, isnâ aşeriyye (Şia) mezhebi muallimlerinden olup Hz. Ali’nin (a. s.) Hz. Muhammed (s.a.a) dışındaki bütün Peygamberlerden daha üstün olduğunu iddia ediyor ve şöyle diyordu:

“Bunun delili, âyetteki ”kendimiz ve kendinizi çağıralım” ifadesidir. Çünkü “kendimiz” kelimesinden maksat, Hz. Peygamber’in (s.a.a) bizzat kendisi değildir. Çünkü insan kendi kendini çağırmaz. Aksine bu tabirden murat, Hz. Peygamber’in kendisinden başkasıdır. Âlimler o başkasının, Hz. Ali (a.s) olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Dolayısıyla ayet, Hz. Ali’nin, Hz. Peygamber’in kendisi gibi olduğuna delalet etmektedir. Bu tabirin Hz. Peygamber’in nefsinin, bizzat Hz. Ali’nin nefsini ifâde etmiş olması mümkün değildir. Dolayısıyla bundan murat, bu nefsin (kendisinin), onun kendisi gibi olmasıdır. Bu da, iki nefis arasında her yönden eşitliğin olmasını gerektirir. Fakat, deliller Hz. Peygamber’in bir Peygamber, Hz. Ali’nin ise böyle olmadığına delâlet ettiği ve Hz. Muhammed’in (s.a.a) Hz. Ali’den (a.s) daha üstün olduğuna da icmâ bulunduğu için, gerek peygamberlik, gerek üstünlük hususunda, bu umumi hükümle amel edilmemiştir. Bu iki husus dışındaki hususlarda ise bu umûmî hükümle amel edilmiştir. Sonra icmâ Hz. Muhammed’in (s.a.a), diğer peygamberlerden efdal olduğuna delâlet etmektedir. Dolayısıyla Hz. Ali’nin de diğer peygamberlerden efdal olması gerekir. İşte bu, bu âyetin zahirî mânası ile yapılan istidlal şeklidir. Âyetle bu şekilde istidlal etmeyi, bizim görüşümüzü kabul eden ve reddedenlerin kabul ettikleri şu hadis de teyit eder. Hz. Peygamber (s.a.a), “İlminde Hz. Âdem’e, itaatinde Hz. Nuh’a, dostluğunda[26] Hz. İbrahim’e, heybetinde Hz. Musa’ya, saflığında Hz. İsa’ya (benzer birisine) bakmak isteyen Ali İbn Ebi Tâlib’e baksın” buyurmuştur.”

Fahr-u Razi daha sonra şöyle demiştir: “Diğer Şiîler önceden de şimdi de bu ayetle, Hz. Ali’nin – delillerin tahsis ettiği özellikler dışında- Hz. Muhammed (s.a.a) gibi olduğuna İstidlal etmişlerdir. Hz. Muhammed’in (s.a.a) nefsi, bütün sahabeden efdaldır. Binâenaleyh Hz. Ali’nin nefsinin (kendisinin) de sahabeden efdal olması gerekir.”
Ali’yi (a. s.) Allah Resulünün nefsi olarak kabul eden hadisler
Ali (a. s.)’ı Resulullah’ın nefsi olarak kabul eden hadisleri üç kısımda incelemek mümkündür.

Birinci kısım: Mübahale ayeti hakkında olan hadisler

Daha önce Al-i Aba’dan (a. s.) Beş kişinin mübahele sahnesinde yer aldığını beyan eden bir takım hadislere işaret edildi. Şimdi de özet olarak bu konuda bir takım cümleleri hatırlatmak istiyoruz:

A- İbn-i Abbas ayet-i kerimeyi hatırlattıktan sonra şöyle demektedir: “…ve Ali Peygamber’in nefsidir.”[27]

B- Şabi ise Cabir b. Abdullah’ın Ehl-i Beyt (a. s.) Hakkındaki sözünü hatırlattıktan sonra şöyle demektedir: “Ebnaena” ifadesinden maskat Hasan ve Hüseyin, “nisaena” ifadesinden maksat Fatıma ve “enfusena” ifadesinden maksat ise Ali b. Ebi Talib’tir.”[28]

C- Hakim Nişaburi ise Peygamber’in (s. a. a.) Ali Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i (a. s.) Beraberinde götürdüğü hakkında Abdullah b. Abbas ve diğer sahabelerden mütevatir rivayetler naklettikten sonra “ebnaena” ifadesinden maksadın Hasan ve Hüseyin ve “nisaena” ifadesinden maksadın Fatıma ve “enfüsena” ifadesinden maksadın ise Ali b. Ebi Talib’in olduğu hususunda da mütevatir rivayetler bulunduğunu dile getirmektedir.”[29]

Hz. Ali (a. s.) Şura ashabına ant içirdiği ve faziletlerini beyan ettiği hadiste şöyle buyurmaktadır: Sizi Allah’a ant içiriyorum ki aranızda Allah resulüne akrabalık hususunda benden daha yakın bir kimse var mıdır? Peygamber’in kendisini kendi nefsi saydığı çocuklarını da kendi çocuğu olarak kabul ettiği bir başka kimse var mıdır?” Onlar, “Allah’a andolsun ki hayır” dediler.

İkinci Kısım:

Ben-i Velia Kabilesi hakkındaki hadisler
Bu hadisler Ebu Zer, Cabir b. Abdullah, Abdullah b. Hantab gibi sahabeden nakledilmiş olan hadislerdir. Bu hadislerin içeriği de şudur ki Peygamber (s. a. a.) – Ebuzer’in hadisinin lafızları esasınca- şöyle buyurmuştur: “Ben-i Velia kabilesi işlerinden el çekmelidir. Aksi takdirde kendim gibi olan birini onlara doğru gönderirim, böylece o kimse onlar arasında benim emrimi icra eder. Savaşa hazırlanan kimseleri öldürür ve onların soyunu esir eder…”

Arkamda duran Ömer şöyle dedi: “Allah Resulü’nün maksadı kimdir?” Ben şöyle dedim: “Sen ve dostun Ebu Bekir değildir.” O şöyle dedi: “Allah Resulü’nün maksadı kimdir?” Ben şöyle dedim: “O şuanda ayakkabılarını dikmekle meşgul olan kimsedir.” O şöyle dedi: “ayakkabısını tabir etmekle meşgul olan kimse Ali’dir.”

Üçüncü kısım:

Allah Resulünün nezdinde en sevimli şahıs hakkındaki hadisler
Bu hadislerin bazısında yer aldığına göre Peygamber’e şöyle sorulmuştur: “Senin nezdinde insanların en sevgilisi ve en iyisi kimdir?” Peygamber buna cevap verdikten sonra Hz. Ali’nin sevimliliği veya fazileti hakkında sorulduğu zaman da Peygamber ashabına dönerek şöyle buyurmuştur: “Bu soru bizzat benim hakkımda sorulan bir soru gibidir.” Yani Ali benim nefsimdir.”[30]

Bu gibi bazı hadislerde Hz. Fatıma (a. s.) Peygamber’e (s. a. a.), “Ali (a. s.) Hakkında bir şey buyurmadınız” diye sorması üzerine Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ali benim nefsim (kendim) gibidir, siz kendisi hakkında bir şey söyleyen kimse gördünüz mü?”

Bu hadisler Amr b. As, Aişe ve Amr b. Şuayb’ın atasından rivayet edilmiştir.

Muhtelif dillerle rivayet edilen ve oldukça fazla sayıda bulunan rivayetlerden de istifade edildiği üzere Ali (a. s.) Peygamber’in (s. a. a.) Nefsi ve kendisi konumundadır. Ayet-i kerimenin ıtlaka (mutlak şekilde ifade edilmeye) delaleti de bu benzerliği ve ayniliği tekit etmektedir. Sadece kesin bir zaruret ve dış delil esasına dayalı hususlar bu ıtlaktan dışarı kalmaktadır. Örneğin nübüvvet makamı bunun dışında kalmaktadır. Dolayısıyla Peygamber’in ümmetten hatta bütün varlıklardan üstünlüğü ve bütün İslam ümmeti üzerindeki velayet ve idarecilik makamı gibi bir takım faziletleri bu ıtlakın içinde yer almaktadır.

————————————–
[1] Al-i İmran, 61

[2] Konuşan kimsenin kendisinin de içinde bulunduğu bir cemaate ait fiili ifade eden kelimelerin sığasıdır. Okuduk, yazıyoruz, gideceğiz, çalışmışız… Gibi. (Müt.)

[3] Bu ayet-i kerimede kullanılan mütekellim-i meal gayr zamirleri anlam açısından aynı değillerdir.”ned’u” kelimesinde Peygamber (s. a. a.) ve tartıştığı Necran Hıristiyanları göz önünde bulundurulmuştur. Ebna, nisa ve enfüsten kastedilenler, bu açıdan ifadenin dışında kalmışlardır. Ebnaena, nisaena ve enfusena ifadelerinde ise Peygamber (s. a. a.) kastedilmiştir. Tartıştığı taraf ile ebnaena, nisaena ve enfusena ifadesinde kastedilen kimseler de bunun dışında kalmışlardır. Nebtehil ifadesinde ise Peygamber (s. a. a.) tartıştığı taraf, ebna, nisa, ve enfüs kelimelerinden kastedilenlerin tümü mülahaza edilmiştir.

[4] Konuşan kimsenin kendisinin de içinde bulunduğu bir cemaate ait fiili ifade eden kelimelerin sığasıdır. Okuduk, yazıyoruz, gideceğiz, çalışmışız… Gibi. (Müt.)

[5] Tefsir’ul Keşşaf, c. 1, s. 370, Dar’ul Kitab’il Arabi, Beyrut

[6] Ruh’ul Meani, c. 3, s. 189, Dar-u İhya’it Turas’il Arabi, Beyrut

[7] Alusi’nin bu sözlerini ilgili itirazları incelediğimizde söz konusu edeceğiz

[8] Hud, 45

[9] Asıldan, kökten şubelere ayrılma, kısım kısım olma. Ayrılma. Dallandırma. (Müt.)
[10] Tefsir’ul Kebir; Fahr-u Razi, c. 8, s. 80, dar-u İhya- it Turasi’l Arabi

[11] Sahih-i Müslim, c. 5, s. 23, Kitab-u fezaili’s sahabe, bab’un min Fezail-i Ali b. Ebi Talib , 32. Hadis, Müessese-i izzüddin li’t tibae ve’n Neşr

[12] Sünen-i Tirmizi, c. 5, s. 565, Dar’ul Fikr.

[13] Müsned-i Ahmed, c. 1, s. 185, dar’us Sadr, Beyrut

[14] Tefsir-i Kebir-i Fahr-u Razi, c. 8, s. 80, dar-u İhya- it Turasi’l Arabi

[15] Duadan sonra söylenen amin kelimesi yüce Allah’tan duasının icabetini talep etmektir.

[16] Tarih-u Medine-i Dimeşk, c. 42, s. 431, Dar’ul Fikr

[17] Marifet’ul Ulum’ul hadis, s. 50, dar’ul Kutub’ul ilmiye, Beyrut

[18] Ehkam’ul Kur’an, Cessas, c. 2, s. 14, Dar’ul Kitab’ul Arabi, Beyrut; İhtisas-i Müfid, s. 56, min menşurat’i Cemaet’il Muderrisin fi’l Hovzet’il İlmiyye; Esbab’un Nuzül, s. 68, Dar’ul Kitab’ul İlmiye, Beyrut; Usd’ul Gabe, c. 4, s. 25, dar-u İhyai’t Turas’il Arabi, Beyrut; el- İsabe, c. 2, cüz, 4, s. 271; el- Bahr’ul Muhit, c, 3, s. 479, Dar-u İhya’it Turas’il Arabi, Beyrut; el- Bidaye ve’n Nihaye, c. 5, s. 49, Dar’ul Kitab’ul İlmiye, Beyrut; el- Burhan, c. 1, s. 289, Muessese-i Metbuat-i İsmailiyan; Et- Tac’ul Cami’ul Usul, c. 3, s. 333, dar-u İhya’it Turas’il Arabi, Beyrut; Tarih-i Medine- tu Dimeşk, c. 42, s. 431, Dar’ul Fikr; Tezkiret-u Hevas’il Eimme, s. 17, Necef baskısı; Tefsir-i İbn-i Kesir, c. 1, s. 378, Dar’ul Marife, Beyrut; Tefsir-i Beyzavi, c. 1, s. 163, Dar’ul Kitab’il İlmiyye, Beyrut; Tefsir-i Hazin (Lubab’ut Te’vil) c. 1, s. 236, Dar’ul Fikr; Tefsir-u razi, c. 8, s. 80, Dar-u İhyai’t Turas’il Arabi, Beyrut; Tefsir-u Semerkendi, (Bahr’ul Ulum) c. 1, s. 274, Dar-u Kitab’ul İlmiyye, Beyrut; Tefsir-i Taberi, c. 3, s. 299- 301, Dar’ul Fikr; Tefsir-u Tantavi, c. 2, s. 130, Dar’ul Marife, Kahire; Tefsir-i Ali b. İbrahim Kummi, c. 1, s. 104; Tefsir’ul Maverdi, c. 1, s. 389- 399, Muesseset’ul Kutub’us Sakafiyye, Dar’ul Kitab’ul İlmiyye, Beyrut; Tefsir’ul Munir, c. 3, s. 245, 248, 249, Dar’ul Fikr; Tefsir’un Nesefi, (Hazin haşiyesinde) c. 1, s. 236, dar’ul Fikr; Tefsir-i Nişaburi, c. 3, s. 213, Dar’ul Marife, Beyrut; Telhis el- Mustedrek, c. 3, s. 150, Dar’ul Marife, Beyrut; Cami-u Ahkam’il Kur’an, Kurtubi, c. 4, s. 104, Dar’ul Fikr; Cami’ul Usul, c. 9, s. 469, Dar-u İhya’it Turas’il Arabi; el- Camia, Sahih-i Tirmizi, c. 5, s. 596, dar’ul Fikr; ed’durr’ul Mensur, c. 2, s. 230- 233, Dar’ul Fikr; Delail’un Nubuvve, Ebu Naim İsfahani, s. 297; Zehair’ul Ukba, s. 25, Muessese-i Vefa, Beyrut; Ruh’ul Meani, c. 3, s. 189, Dar-u İhya’it Turasi’l Arabi; Er’Riyaz’un Nazre, c. 3, s. 134, Dar’ud Nedvet’ul cedide, Beyrut; Zad’ul Mesir fi Ulum’ut Tefsir, c. 1, s. 339, dar’ul Fikr; Şevahid’ut Tenzil, Hakim Haskani, c. 1, 155- 167, Mecmu-i İhya’is Sakafet’il İslamiyye; Sahih-i Müslim, c. 5, s. 23, Kitab-i Fezail’us Sahabe, Ali b. Ebi Talib’in faziletleri babı, h. 32, Muessese-i Izzuddin; Es- Sevaik’ul Muhrika, s. 145, Mektebet’ul Kahire; Feth’ul Kadir, c. 1, s. 316Mısır baskısı, (İhkak’ın nakliyle); Feraid’us Simteyn, c. 2, s. 23, 24, Muesseset’ul Mahmudi, Beyrut; el- Fusus’il Muhimme, s. 23- 25, 126- 127, Menşurat’il İlmi; Kitab’ut Teshil li Ulum’ut Tenzil, c. 1, s. 109, Dar’ul fikr; el- Keşşaf, c. 1, s. 193, Dar’ul Marife, Beyrut; Medaric’un Nubuvve, s. 500, t. Bombay (İhkak’ın nakliyle); el- Mustedrek Ale’s sahiheyn, c. 3, s. 150, Daru’l Marife, Beyrut; Musned-i Ahmed, c. 1, s. 185, Dar-u Sadr, Beyrut; Mişkat’ul Mesabih, c. 3, s. 1731, el- Mekteb’ul İslamiyye; Mesabih’us Sünne, c. 4, s. 183, Dar’ul Marife, Beyrut; Metalib’us Suul, s. 7, Tahran baskısı; Mealim’ut Tenzil, c. 1, s. 480, Dar’ul Fikr; Marifet-i Usul’il Hadis, s. 50, Dar’ul Kutub2ul İliyye Beyrut; Menakib-i İbn-i Meğazili, s. 263, el- Mektebet’ul İslamiyye, Tahran

[19] Al-i İmran suresi, 59 ve 61. Ayetler

[20] Tefsir-i Ali b. İbrahim, Necef matbaası, c. 1, s. 104, ve El- Burhan, c. 1, s. 285

[21] Tefsir-u Burhan c. 1, s. 289, İsmailiyan basım kuruluşu,

[22] En’am suresi, 84- 85

[23] El- Burhan, c. 1, s. 289, İsmailiyan basım kurulu

[24] El- İhtisas, s. 56, Camiat’ul Muderrisin yayınları

[25] Fahr-u Razi’nin beyan ettiği bu şahıs kitaplarda yer aldığına göre Şia’nın büyük müçtehitlerinden, kelam alimlerinden ve Fahr-u Razi’nin üstatlarından biridir. Merhum Muhaddis Kumi onun hakkında şöyle demektedir: Şeyh Sedud’ud Din Mahmut b. Ali Hasan Humusi-i Razi, derin bir kelam alimi ve kelam ilminde yazılmış olan et- Taluk’ul İraki adlı kitabın sahibidir. Daha sonra da merhum Muhaddis Kumi Şeyh Bahai’den bir söz rivayet etmektedir. Bu söz esasınca söz konusu şahıs Şia alimlerinin müçtehitlerindendir ve Rey^deki Humus adlı bir belde’ye mensuptur. Günümüzde bu belde yıkılmış bir haldedir. (Sefinet’ul Bihar, c. 1, s. 340, Mahmudi Kütüphanesi yayınları)
Merhum Seyyid Muhsin Emel Cebel-i Amili et’talik’ul İraki kitabının el yazması nüshasından veya el’munkizu mine’t Taklit adlı kitap üzerinde şöyle yazıldığını nakletmektedir: “Bu kitap büyük Şeyh alim Sedid’ud Din Hücet’ül İslam ve’l Müslimin Şia’nın sözcüsü, mütekellimi ve münazara edenlerin aslanı Mahmud b. Ali b. Hasan el- Humusi’ye aittir. (Allah onun izzetini devamlı ve baki kılsın. Ona karşı kıskançlık ve düşmanlık gösterenleri de zillet içinde karar kılsın.)”
Ayan’uş Şia, c. 10, 105, Dar’ut Taaruf lil Metbuat, Beyrut,
Firuzabadi ise el- Kamus’ul Muhit adlı kitabında şöyle diyor: Mahmut b. Ali el- Humusi İmam Fahr-u Razi’nin kendisinden ilim öğrendiği bir mütekellimdir.” (el- Kamus’ul Muhit, c. 2, s. 299, Daru’l Marifet, Beyrut)
Firuzabadi’nin bu ifadelerinden de anlaşıldığı üzere bu büyük mütekellim alim aynı zamanda Fahr-u Razinin üstatlarından da biridir. Fahr-u Razi onun adını anarken bu konuya işaret bile etmemiştir.

[26] Orijinal metinde yer alan “hullet” kelimesi dostluk anlamındadır. Halilullah ise Allah’ın dostu demektir.

[27] Marifet’ul Ulum’ul Hadis, s. 50, Daru’l Kutub’ul İlmiyye, Beyrut

[28] Esbab’un nuzul, s. 67, Dar-u Kutub’ul İlmiyye, Beyrut

[29] Marifet’ul Ulum’ul Hadis, s. 50, Daru’l Kutub’ul İlmiyye

[30] Cami’ul Ahadis, Suyuti, c. 16, s. 256- 257, Dar-u Fikr ve Kenz’ul Ummal, c. 13, s. 142- 143, risalet kurumu

Bunları da beğenebilirsin Diğer Yazılar