Bir Müslümanın Görevleri(1)

0

a) İslami usul-u akait[1] ve ameli füruların[2] öğrenilmesi aklı selim ve şer’i mübin açısından her mükellef için tekitle farz-ı ayndır. Akait usulleriyle vasıflanmak ve muttasıf olmak imandır ve ameli füruuları yerine getirmek adalettir. Ve her kim bu iki büyük nimeti elde etmeyi başarırsa yüce insani kemal derecesine nail olmuş ve sanki Subhan Allah’ın tüm isteklerini yerine getirmiş ve inançsal ve ameli takva muhakkak olmuştur.

İtikadi ve inançsal usulleri terk etmek küfür ve inkarı[3] gerekli kılmakta, ameli füruuları terk etmek ise fısklığı (fasıklığı) gerekli kılmaktadır. Her ikisinin birlikte terk edilmesi insanın şekavet ve bahtsızlığına sebep olur ve şiddetli uhrevi mesuliyeti gerekli kılmaktadır.

Bu tehlikeli ve kritik vazifeyi yerine getirmek ve topluma takdim etmek için özet halinde bu sayfaları sunuyoruz. Saadet taliplerinin inançlarını tashih ederek iman kemaline ulaşmaları ve füruuları yerine getirerek adalet yolunu kat etmelerini umarak sonuçta “iman edip salih amel yapanlardan” olmaları dileği ile.

b) Yukarıda bahsettiğimiz inançsal meseleler; ayetlerde, ilahi kitabın surelerinde, Ehlibeytin (a.s) hadislerinde ve kelam ilmi kitaplarında müteferrik, ayrı ayrı ve dağınık bir haldeydi. Biz, burada gerekli gördüğümüz miktarını bir araya getirerek takdim ettik.

Feri ve füruu meseleler ise istidlali kitaplarda, fakihlerin fetvalarında müstahplar, mekruhlar, mubahlar, taharet ve necasetler gibi öteki ahkam konularında yer almaktaydı.

Biz burada farz ve haramları diğer hükümlerden ayırarak zikrettik. Çünkü mesuliyet gerektiren ve azabı gerekli kılan teklif ve hükümler bu iki kısımda yer almaktadır.[4]

Müstahap ve mekruhlara riayet etmek kemale sebep olmakta, teklifi olmayan hükümlere[5] riayet etmemek de farzı terk edilmedikçe ve harama düşülmedikçe azabı gerekli kılmaz.

İnançsal Ve İtikadi Farzlar Ve Haramlar

İnançsal Hükümler

İnançsal ve itikadi hükümler iki türlüdür. (Burada ‘bizler inanıyoruz’ unvanı adı altında zikredeceğiz)

Birinci kategori: Zihnin teveccüh ve ilgisini çekerek sual oluşturan hükümlerin oluşması durumunda herkes için hakikatleri öğrenmek farz; şek, şüphe ve tereddüt içinde kalmak ise haramdır. Bu hükümler aşağıdakilerden oluşmaktadır:

1- Bizler, Allah’ın varlığına, vacibu’l vücut olduğuna, yaratılış menşei ve evrenin var oluş kaynağının Allah olduğuna inanıyoruz. Bizler Allah’ın vahdaniyetine, zatı akdesin[6] yegâne olduğuna, zatında, cemal ve celal sıfatlarında şerik ve ortağı olmadığına inanıyoruz. Yani: “La ilahe illallah/ Allah’tan başka ilah yoktur.”

2- Bizler, Allah Teala’nın celal ve cemal[7] sıfatlarına inanıyoruz.

Celal sıfatlardan maksat: Zat-ı Akdes (Allah) her türlü kusur ve eksiklikten beridir.

Cemal sıfatlardan maksat: (Allah’ın) zat-ı pakları her türlü kemal, güzel ve hasan sıfatlarla süslenmiştir.

3- Bizler amme (genel) nübüvvet ve risalete inanıyoruz. Yani: Allah Teala, beşer için kendi cinslerinden peygamberler göndererek onların aracılığı ile gökten bir kitap indirdi. Toplumun hidayet, talim ve terbiyesi için bir din iblağ etti. Kur’an’da adları geçen peygamberlere tafsili olarak ve adları Kur’an’da geçmeyen peygamberlere ise icmali olarak inanıyoruz.

4- Bizler Hz. Muhammed ibn Abdullah’ın (salallahu aleyhi ve alihi) risalet ve nübüvvetine, Arabi, Kureyşi, Mekki, Medeni bir peygamber olduğuna inanıyoruz. Ayrıca onun nübüvvet, risalet, din ve kitabın hatem ve son olduğuna inanıyoruz, Şöyle ki beşeri toplum onun gelmesi ile artık başka bir din ve peygambere ihtiyaç duymayacaktır. Zira onun dini, beşerin manevi ve maddi işlerinde hayatı boyunca ihtiyaç duyacağı tüm bireysel ve toplumsal ahkamlara sahip ve şamildir. Eğer nazari olarak bu konu bazıları açısında aklen sorun teşkil etse de, Şia mezhebi açısından bu konu hiçbir sorun teşkil etmemektedir.[8] Zira Hz. Mehdi (aleyhi selam) zuhurundan hemen sonra, nübüvvet mensebi dışındaki hatem peygamberin tüm şüun ve işlerine sahip olacaktır. Onun velayeti, zaman ve toplum için iktiza ettiğinde ilahi hükümleri değiştirmeye muktedirdir.

5- Bizler, ahiret alemine ve cismani Mead’a inanıyoruz; şöyle ki dünyaya gelen ve ölen tüm insanların, bu maddi dünyanın sona ermesiyle, yeniden mavera-i tabiat (tabiat ötesi) aleminde dirileceğine ve mahşer adında bir alanda ve Kıyamet adında bir günde Hz. Hakk’ın mahzarında huzur bulacağına inanıyoruz. Şimdiye kadar görülmemiş ve görülmeyecek olan bu büyük hadisede, melekler, cinler ve bütün hayvanlar hazır bulunacaktır.

6- Bizler, İslam Peygamberinden sonra teşrii ve intisabi (atama ve tayin) imamet ve hilafete inanıyoruz. Yani Hz. Muhammed (s.a.a) beka alemine intikal etmeden önce, bazı şahısları tertip halinde kendisinden sonra kendi yerine Allah’ın emri ile ümmetin imamı ve toplumun velayeti için atayarak seçmiştir. Aynı şekilde bizler hiç kuşkusuz, Hz. Muhammed’in (s.a.a) halk ve halik için gerekli olan bu kritik ve tehlikeli vazifeyi yerine getirmeden dünyadan göçmediğine inanıyoruz.

7- Bizler, İslam Peygamberinin (s.a.a) Allah Teala’nın tekitli emri gereği kendi ailesinden on iki kişiyi has bir tertiple kendi irtihalinden sonraki dönem için kendi yerine halife olarak tayin ettiğine inanıyoruz. Onlardan ilki amcaoğlu ve damadı olan Ali bin Ebu Talip’tir. Ondan sonraki on bir kişi ise Hz. Ali ve (Peygamber) kızı Hz. Fatıma’dan dünyaya gelmişlerdir. O, on bir kişi sırasıyla şu şekildedir: Hasan bin Ali, Hüseyin bin Ali, Ali bin Hüseyin, Muhammed bin Ali, Cafer bin Muhammed, Musa bin Cafer, Ali bin Musa, Muhammed bin Ali, Ali bin Muhammed, Hasan bin Ali ve Muhammed bin Hasan Mehdi-i Kaim. On bir imamın halifelik dönemleri 260 hicri yılına kadar sürmüş ve şu anda gaybet perdesi arkasında yaşayan onikinci imamın yaşamı halen sürmektedir. Allah Teala, her ne zaman irade edecek olursa zuhur edecek ve dünyayı adaletle dolduracaktır.

8- Bizler, Müslümanların elinde bulunan bu büyük ilahî kitap Kur’an-ı Kerim’in, Allah Teâla tarafından ebedi ve yegâne bir mucize olarak İslam Peygamberinin şerif kalbine nazil olduğuna ve onun mübarek ağzıyla Müslüman toplumuna iblağ edildiğine inanıyoruz. Allah’ın sözleri dışında ona ne bir ayet, ne bir sure izafe olunmuş ve ne de ondan bir ayet ve sure eksilmiştir. Ve hiçbir yolla tahrif ona yol bulmamıştır.

İkinci kategori: Araştırma ve incelemenin haklarında farz olmadığı hükümlerdir. Hatta tereddüt halinde de kalına bilinir. Ancak eğer birisi tahkik edip araştıracak olur ve onun hakikatinden haberdar olursa, içsel ve deruni inançlarını onların esasına göre şekil vermesi farz olur ve onları şüpheler üzerine inkar etmesi caiz değildir. Bu hükümler aşağıdakilerden oluşmaktadır:

9- Bizler, Allah Teala’nın cisim olmadığına inanıyoruz. Eczalarla birleşik ve mürekkep değildir. Değişim ve farklılaşma onda söz konusu değildir. Sıfatı, zatına zait değildir. Zaman ve mekâna taalluku yoktur. Bir şeyden doğmamış ve hiçbir şey Ondan doğmamıştır ve O, vacibu’l vücuttur.[9]Onun zatını idrak etmek, her akıl sahibinin idrak kapsamı dışındadır. İster peygamberler, ister melekler ve isterse dünyanın bilim adamları olsun (Allah’ın zatını idrak etmek mümkün değildir).

10- Bizler, meleklerin varlığına, onların masum olduklarına ve Allah Teala’nın iradesi altında alemde geniş ve kapsamlı tasarruflarına inanıyoruz. Allah’ın kitabı, onların zikri, tasallut ve varlık âlemindeki çeşitli tasarruflarının memuriyetleri ile doludur. Bizler başta adları Kur’an’da geçenler olmak üzere onları inkar etmenin kafirliğe sebep olacağına inanıyoruz. Aynı şekilde cinlerin ve şeytanların varlığına inanıyoruz. İster her ikisi bir cinsten olsunlar isterse de iki ayrı cinsten olsunlar.

11- Bizler, Peygamber-i Hatem Muhammed Mustafa’dan (s.a.a) önce Allah tarafından Peygamberlere gönderilen tüm semavi kitaplara inanıyoruz. Adları Kur’an’da geçen kitaplara tafsili olarak ve adları Kur’an’da zikredilmeyen kitaplara icamali olarak inanıyoruz.

12- Bizler vahye inanıyoruz. Yani, ilahi peygamberlerin Allah Teala ile manevi ve sırlı ilişkisine ve beşeri toplumlara Allah tarafından iblağ olunan tüm semavi dinlere ve kitaplara inanıyoruz.  Onlar, başka ahkam ve ilimleri de Hz. Hakk’tan almış ve iblağ etmişlerdir. Onların vahyinin niteliği üç şekilde olmuştur:

a) Zahiri ve hissi yol dışında Peygamberin kalbine ilahi kelamın ilka edilmesi ve atılması.

b) Bir şey görülmeden duyu organı yoluyla Allah’ın sözünün (Peygamberin kalbine) ilka edilmesi ve atılması.

c) Vahiy meleğinin peygambere nazil olması ve Allah’ın kelamını yüz yüze olmak suretiyle ona ilka etmesiyle.

Bu üç kısım vahyin tüm peygamberler için gerçekleşmesi mümkündür. Onların dereceleri, zaman ve mekanlarının farklılığı ve meselelere göre değişebilir.

13- Bizler, tüm ilahi peygamberlerin dini konularda günah, hata ve yanlış yapmaktan masum ve masun olduklarına inanıyoruz. Şöyle ki: hiçbir zaman onlardan günah ve masiyet sadır olmaz. Ne çocukluklarında, ne ergenlik çağına girdikten sonraki dönemlerinde, ne küçük günah, ne büyük günah, ne peygamberliklerinden önce ve ne de peygamberliklerinden sonra. Ve aynı şekilde onlardan günah ve hata sadır olmaz. Ne Hz. Hakk nahiyesinden alınan ahkamın öğrenilmesinde, ne onların insanlara yazı ve sözel olarak iblağ edilmesinde, ne icra edilmesinde ve toplumda yürürlüğe konmasında ve ne de onların şahsi ve bireysel takva ve amel merhalesinde.

14- Bizler, İslam Peygamberi (s.a.a), Masum İmamlar (a.s), onların ashap ve yakınları, melekler ve öteki mukaddesatlar hakkında guluv ve aşırıya kaçmanın kubh-u akli[10] ve şer’i hürmeti olduğuna inanıyoruz.

Guluv yani, İnanç ve itikatta onların gerçek hadlerinden tecavüz etmektir:

a) Örneğin: Allah Teala’nın vücudunu yok sayarak onların Allah olduklarına inanmak,

b) Onların ve Allah Teala’nın her birinin kendi başlarına Allah olduklarına inanmak,

c) Veya Hıristiyanların Hz. İsa (a.s) hakkında söyledikleri gibi ortaklıklarına inanmak.

d) Yahut onların Allah’ın has sıfatlarındam biriyle muttasıf olduklarına inanmak. Örneğin: Yer ve göklerin yaratılması, insan ve hayvanların yaratılması, tüm canlıların razıklığı, canlıları diriltmek, öldürmek ve bir çok alandaki guluv ve aşırılık kişinin kâfirliğine ve küfrüne neden olur.

15- Bizler, Kur’an-ı Mecid’in ve bu mukaddes semavi kitabın mecmuasında hiçbir tahrifin olmadığına inanıyoruz. Yani bu mevcut kelamın, Vahiy meleğinin Allah Teala tarafından İslam Peygamberinin (s.a.a) mübarek kalbine nazil ettiği ile aynı olduğuna, Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) dili ile Müslümanlara iblağ olunduğu, vahiy katipleri ve diğer katipler tarafından yazılarak insanların ihtiyarına bırakılan ve İslam toplumu tarafından ele ele verilerek her türlü tahriften korunarak elimize ulaştığına inanıyoruz. Ne bir ayet ve sure ona izafe olunmuş ve ne de bir ayet ve sure ondan eksilmiştir.

Evet! Bu nur Mushaf, İslam Peygamberinin nurani kalbine nakış bağlamış olan Kur’an’ın aynısı ve bu mukaddes nakşın, levhi mahfuzdaki yazıtın aynısı olduğuna, o nurlu yazıtın da Hz. Hakk’ın ezeli ilminde muhakkak ve mevcut olduğuna inanmak.

16- Bizler, On ikinci İmam Muhammed bin el- Hasan el-Hüccet Mehdiy-i Mevud’un (a.s) İmam Hasan Askeri’nin (a.s) imamet asrında o hazretin şerif sülbünden dünyaya geldiğine ve Hz. Hakk tarafından irtihalinden önce İslam Peygamberinin emri ile tüm mükelleflere imam ve rehber olarak atandığına inanmaktayız. O zamandan bugüne kadar gaybet perdesi arkasından, velayet ve imamet makamını üstlenmiş ve toplumun ilahi gaybi işlerini üstlenmiştir. Hz. Hakk’ın meşiyyeti kesinleşince, zuhur edecek ve zulümle dolmuş dünyayı medine-i fazıla’ya[11] çevirecektir.

17. Bizler, İslam’ın değerli Peygamberinin ilahi talim vesilesi ile tüm dini hükümlere, usul ve füruulara alim olduğuna, Kur’an-ı Kerim’in bütün ilim, marifet ve esrarına, geçmiş peygamberlerin semavi kitaplarının tamamına, kendi nübüvvet asrında beşeri toplumun sahip olduğu ve peygamberin onlardan sual olunduğu tüm ilimlere ve bizim tasavvurumuzun kapsamının ötesindeki tüm ilahi ilim ve gaybi sırlara vakıf olduğuna, onun masum halifelerinin de tüm bunlara sahip olduğuna inanıyoruz.

18- Bizler, Allah’ın kitabı ve Kur’an-ı Mecid’in hüccet olduğuna inanıyoruz. Yani asli ve feri dini hükümleri ve sarih veya zahiri olarak Kur’an’ın delalet ettiği her ilim ve hikmeti mukarrer koşullarla gerekli ve reddedilmesini ise haram biliyoruz.

19- Bizler, Hz. Peygamber efendimizin (s.a.a) sünnetine ve onun hüccet olduğuna inanıyoruz. Sünnet yani Peygamber Ekrem’in (s.a.a) Kur’an-ı Kerim dışındaki sözlerini dini hükümler ve ilahi marifetler unvanı ile kabul etmek demektir. Aynı şekilde bizler Masum İmamların (a.s), sünneti anlatan ve nakledenler olduğuna inanmakta ve sünnetin aslının tam ve eksiksiz olarak Peygamber Efendimiz tarafından onlara ulaştığına ve onların eliyle başkalarına ulaşan her şeyin, hata, şüphe ve tahriflerden mahfuz olduğuna inanıyoruz. Allah, ceza gününde tüm dünya halkını kitap ve sünnet senediyle muhakeme ederek yargılayacak ve insanlarda o gün ya kendi iddialarını ispat etmek için ya da hatasız olduklarını bu iki hüccete sarılarak cevap vermeye çalışacaklardır.

20- Bizler akli selimin ve kesin kati idrakin hüccet olduğuna inanıyoruz. Şöyle ki her insanın kati idraki onun itikadi ve ameli hüsn-u kubhuna olan nispeti, Kitab-ı Kerim ve Sünneti Peygamberle aynı düzeyde hüccet-i baliğe ve kati burhandır.[12]ve kıyamet günü, adli ilahi mahkemesinde akıl, insanın tüm iyiliklerini yargılamakta, sevaplarının istihkakını idrak etmekte ve tüm günahları hakkında mahkumiyet ve mükafat senedi olacaktır.

21- Bizler, varoluş dünyasının zamansal hudusuna (sonradan yaratılmış) inanıyoruz. Yani kudretli Allah, alemin tüm varlıklarını irade ve baliğe meşiyyeti ile saklı yokluktan ve mutlak hiçlikten var ederek hayat bağışlamıştır. Dolayısıyla Zat-ı Akdesi ilahi, ezeli vacibu’l vücuttur ve Onun dışındakiler hadis (sonradan ortaya çıkmış) mümkünü’l vücutturlar. Yani O’ndan başka bir şeyin olmadığı bir zamanda O vardı.

22- Bizler insanın seçme (ve ihtiyarı) olduğu konularda Beyne’l Emreyn’e inanıyoruz. Yani ondan (insandan) çıkan ve neşet eden her amel ve eylem, hem onun dehaleti ve hem de Allah Teala’nın dehaleti ile meydana gelmektedir. Ondan irade ve hareket, Allah’tan ise ön hazırlık ve amelinde yardım etmek. Ne insanın iradesi fiilin illetti tammesi[13] olarak Allah’ın hiçbir şekilde tekvini müdahalesini içermeyecek şekilde müstakil ve bağımsızdır (ki buna tefviz denir) ve ne de Allah’ın iradesi onun (insanın) fiilinin sadır olmasında illeti tamdır. Şöyle ki onun kendi iradesinin tekvini bir dehaleti olmamış olsun. Örneğin bayrak ve perdedeki nakşın rüzgar vesilesi ile hareket etmesi gibi. Buna cebir denmektedir.

Dolayısıyla Emru’n Beyne’l Emreyn”, yani insanın ihtiyari işlerinde insan ve Allah’ın tekvini birlikteliğidir. Bu yönden hayır ve şer, haram ve helal işler arasında hiç bir fark yoktur. Gerçi bu ikisi başka yönlerden birbirlerinden farklıdırlar, ister Allah helal işlerden razı ve haram işlerden rahatsız olsun; hayır ve helal işlere mükafat ve haram işlere ise azap versin. Bu imtiyaz ve değerlendirme, insanın teşrii efal-i ihtiyarı yönüyle ilintilidir.

23- Bizler “Berzah Alemine” inanıyoruz. Yani dünya ile kıyamet alemi arasında has bir alem vardır. Orası dünyada beden kalıbından dışarı çıkmış bütün insanların ruhlarının kaldığı geçici bir yurt ve ayrıca oranın işlerinin idaresini üstlenen meleklerin yeridir. Berzah alemi, cennet, cehennem, sevap ve azabın olduğu geçici bir yurttur. Oraya gelen ruhlar üç kategoriye ayrılmaktadır:

a) Has müminlerin ruhları ki onlar orada diri ve nimet içindedirler.

b) Has kafir ve fasıklar ki onlar orada diri ve azap içindedirler.

c) Halleri normal olan insanların ruhları ile akıl ve inanç açısından mustazaf olanların ruhları. Onlar öldükten sonra orada kıyamet gününe kadar “Subat” denilen bir çeşit uyku içinde kalacaklardır.

24- Bizler Kıyamet günü her bir mükellefin inanç ve amelleri hakkında sual, muhakeme ve hüküm verileceğine inanıyoruz. Yani kudretli Allah, o gün her bir mükellefi hesaba çekecek ve yargılayacaktır. Her bir bireyin şahsi inanç ve amellerini de sorgulayacaktır. Ayrıca onların hepsinin inançsal ve ameli ihtilaflarını tevhit ve usul-u akaitten tutun en küçük mali ve hak ihtilafına kadar inceleyecek ve adilane hüküm verecektir.

25- Bizler Kıyamet gününde sorgulama ve muhakeme sırasında tanıklık ve şahitlerin olacağına inanıyoruz. Yani suçlular, inanç ve ameli bozuk olanlar eğer mahşerin şiddetinden, kıyamet ve dirilişin korkusuyla peygamberlerin bi’setini, yahut onlar tarafından dinin iblağ edildiğini inkâr eder yahut davetlerinin onlara ulaşmadığını yahut kendilerine hüccetin tamamlanmadığı, veya günah işlemediklerini ve başkalarının haklarını ihlal etmediklerini iddia ederlerse, Allah tarafından veya peygamberler nahiyesinden veya iddia sahipleri tarafından şahitler getirilecek ve ona göre hüküm verilecektir.

O gündeki şahit ve tanıklar ezcümle Hz. Hak Teala’nın kendisi, her milletin kendi peygamberi, peygamberlerin vasileri, amellerle görevli melekler, hayır ve şerleri yazan melekler, ulema, Salihler, inkar eden suçluyu tanıyan şahitler, günahın işlendiği zaman ve mekanlar ve ayrıca kişinin kendi aza ve organlarıdır.

26- Bizler amellerin Ahirette ölçüleceğine inanıyoruz. Yani herkesin hayır ve şerri, ister batıni ve deruni inançlar olsun, ister zahiri ve bedeni ameller olsun, ister ahlaki ve ruhsal sıfatlar olsun manevi ve akli olarak ölçülerek değerlendirilmeye tabi tutulacaktır. Ve o alemin uzmanlarının teşhisine göre ya mükafat ya da azap verilecektir. Bu ölçümde güzel ve çok değerli ameller ağır, çirkin ve değersiz ameller ise hafif olarak adlandırılacak.

27- Bizler insanın dünyada işlediği hayır ve şer amellerin, olayları idrak ve teşhis etme zamanından, ömrünün son anına kadar bu işle görevli melekler tarafından yazıldığına ve ahiret aleminde kitap şeklinde sağ veya sol eline verileceğine inanıyoruz. İster inanç ve batıni ameller olsun, ister bedeni fiiller olsun, ister küçük olsun ve isterse büyük olsun. İnsanın kendisi o günde o kitabın dereceleri hakkında bilgi sahibi olacak ve aleni muhakemeden önce amellerinin hesabını ve mahiyeti hakkında bilgi sahibi olacaktır.

28- Bizler şefaatin Ahirette tahakkuk bulacağına inanıyoruz. Yani cehennem azabına çarptırılmış bazı günahkarlar için Allah bir gruba vasıta ve aracılık yapması için izin verecek ve bununla bu günahkarları bağışlayacaktır.

Şefaat, Hz. Hakk’ın izni ile şefaat edicilerin veya suçluların isteği ile gerçekleşecektir. Şefaat ediciler ise büyük peygamberler, melekler, ulema, şehitler ve Salihlerden oluşacaktır.

Şefaatin uygulanacağı yer ise feri ve ameli günahlardan oluşmaktadır. Küfür ve şirk için değil.

Şefaatin, ya mutlak kurtuluşa ya da azabın hafiflemesine neden olacaktır. Ayrıca şefaat cennet ehli içinde uygulanacaktır. Yani amelleri yetersiz, sevapları az ve dereceleri aşağı olan cennet ehli, şefaat ve aracılık sayesinde daha yüksek bir makam veya daha çok mükafat elde edeceklerdir.

29- Bizler Kıyamet günü sona erdikten sonra ebedi cennetin olacağına inanıyoruz. Yani yaratılmışların hesabı ceza gününde sona erdikten sonra ve bir grup ya amelinden ya da şefaat vesilesiyle güzel bir mükafata müstahak ve bir grupta azaba müstahak olduktan sonra Allah, iyileri ve kurtuluş ehlini, güzellik ve çekiciliği anlatılmaz, görkem ve heybeti son derece can alıcı olan cennet adında bir yerde ağırlayacaktır. Bu cennet, ebedi ve daimidir. Stantları, odaları, katları, bağları, ağaç ve meyveleri sonsuz; eşleri, cariyeleri ve hizmetleri tasavvurlar ötesidir. Her kim bu ortama girecek olursa, artık bir daha dışarı çıkmayacaktır. Yaşlılık, tükenmişlik, hastalık, rahatsızlık, dert ve keder ve ayrıca hiçbir zararlı yaratık ve hiçbir şer, zarar ve afet orada olmayacaktır. Cennet şu anda yaratılmıştır.

30- Bizler Kıyamet günü sona erdikten sonra ebedi cehennemin varlığına inanıyoruz. Yani Kıyamet muhakemesinde azap ve cezaya çarptırılanlar, insan tasavvurunun alamayacağı ateş ve çeşitli azaplarla dolu cehennem adında bir yerde hapsedileceklerdir. Cehennem, kâfirler,  inanç ve usulü bozuklukları olanlar için ebedi ve daimi olacaktır. Oraya girenler dışarı çıkmayacaklardır. Feri ve ameli günahları olanlar için ise orası geçici olacaktır.

Ayetullah Ali Meşkini
—————————
[1] – Tevhit, Nübüvvet, Adl, Mead, İmamet’ten oluşan 5 Usulu Dini esasını öğrenmek.

[2] – Namaz, oruç, zekat, cihat, humus… gibi Füruu Dinin esaslarını öğrenmek.

[3] – Kim Usul-ü Din asıllarını terk eder ve inanmazsa kafir olur ve her kim ibadi (namaz, oruç, zekat…) füruuları terk ederse fasık olur.

[4] – Öteki hükümler müstahap, mekruh ve mubahtır. Bunların hiç birisi azabı gerekli kılmaz.

[5] — Hükümler iki türlüdür: Teklifi ve vaz’i. Teklifi hükümler mükelleften direk istenen şeylerdir. Farz, haram, müstahap, mekruh, mubah. Vaz’i hükümler ise teklifi olmayan hükümlere denir. Örneğin: helaliyet, hürmet, sıhhat, ruhsat, fesat, zevciyet, sebebiyet, şartiyet, maniiyet…

[6] — En mukaddes ve kutsal zat (varlık). Bütün noksan ve kusurlardan sonsuz derecede yüce olan Allah.

[7] — Cemal sıfatlardan maksat: Zat merhalesinde kemal sıfatların varlığına işaret etmektedir. Celal sıfatlardan maksat ise Zatın eksiklik ve nakıslıktan tenzihine işaret etmektedir.

[8] – Yani Şia mezhebi kesinlikle buna inanmaktadır.

[9] — Vacib-i vücut; yani başka bir nedene bağlı olmadan bizzat kendi itibarıyla varlığı zorunlu, yokluğu imkansız olan şey ki, varlık alemindeki örneği yalnız Allah Teala’dır. Vacib-ül Vücut yani, varlığı kendi zatından zorunlu olan.

[10] – Akıl hükmü gereği, fiil ve eylemin hükm-ü şarii (Allah ve Peygamberinin verdiği hükümler) olmadan iyi veya kötü olduğunu anlamasına hüsnü ve kubhu akli denir. Yani akıl kendi başına bir işin iyi mi kötü mü olduğunu anlamasına denir. Örneğin zulüm etmenin kötü olduğunu şari-i mukaddes (Allah) demese bile akıl kendi haddi zatında anlar. Hüsnü ve kubhu şerinin mukabilinde yer alır. Burada denilmek istenen şey şudur; akıl kendi haddi zatında böyle aşırılıkları reddetmekte ve kabul etmemektedir. Yani akıl açısından bile böyle bir şeye inanmak haramdır.

[11] — İlahi ideal devlet.

[12] — Burada anlatılmak istenen şey şudur: Kuran, Sünnet gibi kati ve kesin akılda hüccet ve kanıttır. Ehli sünnetteki kıyas ve istihsan gibi.

[13] – İlleti tamme’den maksat her hangi bir fiilin fiiliyata geçmesinde tüm illetlerin olmasına denir.