ARŞ NEDİR?

0
 İnsanların arşın, daha doğrusu “sonra arşa kuruldu” ayeti ile buna benzer ayetlerin anlamı hakkında farklı görüşleri vardır.
Selefîlerin çoğu, bu ve benzeri ayetlerin müteşabih oldukları ve bu itibarla bunlara ait bilginin Allah’a havale edilmesi gerektiği görüşündedirler. Bunlar dinî gerçekleri incelemeyi, Kur’ân’ın ve sünnetin zahirinin arka plânını irdelemeyi bidat sayarlar. Oysa bu konuda akıl onları hatalı gördüğü gibi, Kur’ân ve sünnet de kendilerini onaylamıyor. Çünkü Kur-ân’ın ayetleri, Allah’ın ayetleri hakkında akıl yürütmeyi ısrarla teşvik eder, Allah’ı ve ayetlerini yeterli derecede anlamaya çağırır. Bunun için düşünmeyi, değerlendirmeyi, irdelemeyi ve aklî delillere başvurmayı özendirir. Mütevatir hadisler de bu ayetlerle aynı paralelde mesajlar verirler. Bir şeyin öncülünü, başlangıcını emredip sonucunu yasaklamak anlamsız olur. Bunlar, Kur’ân’ın ve sünnetin gerçeklerini incelemeyi yasaklayan kimselerdir. Hatta Kelâm ilminin konularını incelemeyi bile yasaklarlar. Oysa kelâm ilminin işi, dinin gerçeklerini zahirî anlamlarıyla kabul edip onları sıradan halkın anladığı şekliyle korumaktan, sonra da onları dindarların kabul ettiği yaygın önermelerle savunmaktan ibarettir. Sözünü ettiğimiz selefîler bunu bidat sayarlar. O hâlde onları bir yana bırakalım.      Araştırıcılar ise, kelimenin anlamı hakkında şu farklı görüşleri ileri sürmüşlerdir:

1- Araştırmacıların bir bölümü, bu kelimeyi zahirî anlamında kabul etmişlerdir. Onlara göre arş, ayakları olan koltuk gibi bir yaratıktır ve yedinci kat göğe yerleştirilmiştir. Yüce Allah -hâşâ- tıpkı dünya hükümdarlarından biri gibi bu koltuğa oturmuştur. Bu araştırmacıların çoğuna göre arş ve kürsî aynı ve tanımladığımız şeydir.

Bunlar, Müslümanların müşebbihe (benzetmeci) kesimidir. Kur’ân, sünnet ve akıl onların bu görüşüne karşı çıkarlar; âlemlerin Rabbi olan Allah’ı, yaratıklarından birine benzetmekten, zat, sıfat ve fiil açısından yaratıklarından biri gibi olmaktan tenzih ederler.

2- Araştırmacıların bu kesimine göre arş dokuzuncu felektir. Bu felek, cismanî âlemi kuşatır, yönlerin ve yıldızsız atlasın sınırlarını oluşturur, gündelik hareketi ile zamanı meydana getirir. İç kısmında ona değecek yakınlıkta kürsî bulunur ki, o da sabit yıldızların bulunduğu sekizinci felektir. Bunun da içinde yedi gezegen yıldızın oluşturduğu yedi felek bulunur. Her felek bir sonrakini kuşatır. Bu yedi gezegen sırası ile Zuhal, Müşteri, Merih, Güneş, Zühre, Utarit ve Ay’dır.

Bu görüş, gök cisimlerinin hareketlerini düzenlemeyi amaçlayan Batlamyus teorisine dayalı astronominin temelini oluşturur. Bu araştırmacılar, bu teoriyi Kur’ân’da sözü edilen yedi göğe, arşa, kürsîye uyarlamışlar. Teorinin Kur’ân’ın zahirine aykırı olmayan hükümlerini ve tabiat ile ilgili bilgilerini kabul etmişler. Buna karşılık teorinin Kur’ân’ın zahirine aykırı olan görüşlerini reddetmişler. Meselâ bu teorinin şu görüşlerini reddetmişlerdir: Sınırlayan (dokuzuncu) feleğin ötesinde ne boşluk ve ne doluluk yoktur. Felekî hareketler sürekli ve sonsuzdur. Felekte delinme ve kapanma imkânsızdır. Her feleğin yüzeyi başka feleğin yüzeyi ile temas hâlindedir, aralarında uzaklık yoktur. Feleklerde yaşayanlar yoktur. Feleklerin yapıları basît (bileşkesiz) ve homojendir, delikleri ve kapıları yoktur.

Oysa Kur’ân’ın ve hadislerin zahiri şu sonuçları ortaya koyuyor: Arşın ötesinde hicaplar ve otağlar vardır. Arşın ayakları ve taşıyıcıları vardır. Yüce Allah yazılı kâğıtları dürer gibi göğü dürecektir. Gökte melekler barınmaktadır. Oradaki her secde edilecek genişlikteki yerde mutlaka rükûa varmış veya secdeye kapanmış bir melek bulunur. Melekler gökte barınırlar, oradan aşağı inerler ve yine oraya çıkarlar. Göğün kapıları vardır. Cennet gökte ve Sidret’ül-Münteha’nın yanındadır. Kulların yaptıkları işlerinin varacağı yer orasıdır. Bunlar ve daha bazı bilgiler eski astronomi ve tabiat bilginlerinin görüşlerine ters düşer. Göklerin, arşın ve kürsînin klasik astronomi bilginlerinin varsayımlarındaki dokuz felek olduklarını söyleyen bu Müslüman araştırmacılar, Kur’ân’ın ve sünnetin zahirine ters düşen bu bölümleri reddederler.

Yalnız bu tanımlama farklılıkları, bu araştırmacıların Kur’ân’da anlatılan bilgilerin eski astronomi âlimlerinin söylediklerinden başka şeyler olduğunu anlamalarını sağlayamamıştır. Nihayet astronomi ve tabiat alanındaki gözleme ve deneye dayalı son incelemeler, eski varsayımların kökten geçersiz olduklarını ortaya koyunca, bu araştırmacılar da o uyarlamaları geçersiz sayıp onları bir yana bırakmak zorunda kalmışlardır.

3- Araştırmacıların bir başka kesimine göre arşın dış dünyada somut bir karşılığı yoktur. “Sonra arşa kuruldu” ve “Rahman olan Allah arşa kuruldu.” gibi ayetler, yüce Allah’ın yaratıklar âlemi üzerindeki egemenliğinin kinayeli bir ifadesidir. Çoğu kere bir şeye kurulmak, o şey üzerinde egemen olmak anlamında kullanılır. Şu beyitte olduğu gibi:

“Bişr, Irak üzerine kuruldu / Kılıçsız ve kan dökmeksizin.”

Veya arşa kurulmak, işleri düzenlemeye başlamak demektir. Nitekim dünya hükümdarları ülkelerini yönetmeye başlamak istedikleri zaman tahtlarına kurulurlar, üzerine otururlar. Gerçi başlamak, işe koyulmak gibi durum değişikliği anlamına gelen kavramlar Allah’a isnat edilemezler. Çünkü yüce Allah değişim ve başkalaşımdan münezzehtir. Fakat yüce Allah’ın tasarrufu, o gün meydana gelen şeylerin zatları ile somut olarak meydana gelmeleri göz önüne alınarak başlama ve işe koyulma olarak adlandırılabilir. Rahmet ile kapsamak demek olan Allah’ın tasarrufu eşyaya taalluk ettiği zaman başlamak ve işe koyulmak olarak adlandırılabilir. Zamanla kayıtlı olan ve yüce Allah’a izafe edilen bütün fiiller gibi. “Allah falancayı yarattı, falancayı canlandırdı, falancayı öldürdü ve falancaya rızk verdi.” şeklindeki sözlerimiz gibi.

Bu görüşe yönelik itirazımız şudur: “Sonra arşa kuruldu” ifadesinin kelime dizisi itibariyle kinayeli bir ifade olduğu gerçek olmakla birlikte bu durum, ortada bu söz dizisinin dayandığı bir gerçeğin bulunmuş olması ile çelişmez. Çünkü insanlar arasında geçerli olan egemenlik, istila, hükümdarlık, emirlik, saltanat, riyaset, velilik ve efendilik gibi kavramlar itibarî kavramlardır, dışarıda sade-ce eserleri vardır. Bu gerçeği daha önceki itibarî incelemeler sırasında birçok kere vurgulamıştık. Dinî kavramlar, açıklama bakımından bizim aramızda geçerli olan itibarî kavramların açıklamalarına benzerler. Fakat yüce Allah, dinî kavramlarla ilgili açıklamaların arkasında objektif gerçeklerin, dış dünyaya yansımış, hayalî ve itibarî olmayan varoluşların bulunduğunu bildirmektedir.

Allah hakkında egemenliğin, saltanatın, kapsama almanın, veliliğin ve bunlara benzer diğer kelimelerin anlamları, bu kelimelerin aramızdaki anlamlarıdır. Ama dış dünyadaki somut karşılıkları başkadır. Bu kavramların Allah ile ilgili olarak O’nun yüceliğine yaraşır gerçek somut karşılıkları vardır. Ama bizim hakkımızda kullanıldıklarında karşılıkları iddiadan ibaret zihnî ve itibarî vasıflar olur, hayal çerçevesini aşmaz.

Bu kavramları kullanmamızın sebebi, onların iddia ettiğimiz gerçek sonuçlarını meydana getirmektir. Meselâ reise reis denmesinin sebebi, yönetilenler diye adlandırdığımız zümrenin onun iradelerine ve kararlarına uymasıdır. Yoksa aslında baş anlamına gelen reis, yönetilen topluluğun gerçekten başı değildir. Çeşitli kurullarda yer alan kişilere vücudun bir organı anlamında üye diyoruz. Aslında bu kimseler gerçek anlamda el, ayak, mide, ciğer oldukları için bu unvanla anılmıyorlar. Bu unvanı almalarının sebebi, insan organizmasındaki bir organın gördüğü fonksiyonu toplum içinde üstlenmelerini sağlamaktır.

Yüce Allah’ın, “Dünya hayatı eğlenceden ve oyundan başka bir şey değildir.” (Ankebût, 64) ayetinde oyun ve eğlence olarak adlandırdığı şey işte budur. Güzellik, mal, evlât, ilerleme, reislik ve iktidar gibi dünyalık amaçlar, sadece vehimlerde var olan hayalî unvanlardır. Ahiretle ilgili bir gayeye bağlamadan bunlarla meşgul olmak, vehimlerle ve hayallerle oyalanmaktan başka bir şey değildir. Bunları elde etme uğrunda yarışanlar, oyunlarda akranlarını geçmek için yarışan çocuklar gibidirler. Bu yarışların sonunda elde edilen sonuç, dış dünyada somut karşılığı (gerçekliği) ve eseri olmayan hayalî bir sonuçtur.

Bu fani hayatı yeren ve içerdiği hayalî unsurlar yüzünden onu oyun olarak adlandıran yüce Allah, bu oyuncuların ilki olmaktan münezzehtir.

Kısacası, “sonra arşa kuruldu” ifadesi, yüce Allah’ın mülkünü kapsayan bir yönetim sistemi olduğunu bildirdiği gibi, sayıca çok ve birbirinden farklı faaliyetlerin dizginlerinin toplandığı bir makam olan gerçek bir aşamanın varlığını da kanıtlar. Sadece arşın zikredilip Allah’a izafe edildiği başka ayetler de buna delâlet eder. Şu ayetlerde olduğu gibi:

“O, yüce arşın Rabbidir.” (Tevbe, 129),

“Arşı taşıyanlar ile çevresinde olanlar…” (Mü’min, 7),

“O gün onların üstünde sekiz melek, Rabbinin arşını taşırlar.” (Hâkka, 17), “Melekleri, arşın çevresini sarmış görürsün.” (Zümer, 75)

Görüldüğü gibi bu ayetler, zahirleri ile arşın dış dünyada somut varlığı olan bir gerçek olduğunu gösterir. Bundan dolayı, “sonra arşa kuruldu” ifadesindeki arşın dış dünyada somut bir varlığı olduğunu söylüyoruz. Bu kavram, Kur’ân’da verilen birçok örnekte olduğu gibi sırf bir örnek vermek için kullanılmış değildir. Meselâ Nur Suresi’ndeki nur örneklemesine dayanarak Allah’ın dış dünyada somut varlığı olan bir cam fanusu, bir zeytin ağacı, bir zeytin yağı vardır demiyo-ruz; ama Allah’ın bir arşı, bir levhası, bir kalemi, bir yazılmış kitabı vardır diyoruz. Bunu iyi anlamak gerekir.

“Sonra arşa kuruldu” ifadesinden anlaşıldığına göre arş, varlık âleminde var olan bir makamdır. Olayların ve gelişmelerin dizginleri bu makamda toplanır. Tıpkı ayetin açıklamasını yaparken verdiğimiz ayrıntı uyarınca ülke dizginlerinin hükümdarın tahtında toplandığı gibi: “Sonra arşa kuruldu; işleri çekip çeviriyor, O’nun izni olmadıkça hiç kimse aracılık edemez.” (Yûnus, 3) ayeti, bu sıfatın Allah için gerçekleştiğini gösteriyor. Bu ayette arşa kurulmak, Allah’ın gelişmeleri çekip çevirmesi ile tefsir ediliyor. Arkasından, “O’nun izni olmadıkça hiç kimse aracılık edemez.” buyruluyor.

Ayette rububiyete ve tekvinî tedbire parmak basıldığına göre buradaki aracılıktan maksat, tekvin alanındaki aracılıktır. Bu aracılık, tekvinî sebeplerde görülen sebep-sonuç ilişkisidir. Bu sebepler olaylar ve kâinatla Allah arasına giren aracılardır. Sıcaklıkla Allah arasına giren ve Allah tarafından yaratılan ateş ve Allah ile cisimlerin erimeleri arasına giren ısı gibi. Sebep-sonuç ilişkisini O’nun iznine bağlamanın gerekçesi, bu ayetin baş tarafını oluşturan “Rabbiniz o Allah’tır ki, gökleri ve yeryüzünü altı günde yarattı.” ifadesinde vurgulanan rububiyette tevhit ilkesidir.

     “O’nun izni olmadıkça hiç kimse aracılık edemez.” ifadesi, bir başka gerçeği de açıklıyor ki, bu gerçek şudur: Aracılıkta izin söz konusu olduğu için bir tedbirin başka bir tedbir ile yer değiştirmesi de genel tedbirin bir parçasıdır. Çünkü aracı, lehine aracılık yapılan ile aracılık dileğine muhatap olan makam arasında aracılığın olmaması hâlinde yürürlüğe girecek bir hükmün değişmesi için aracılık eder. Meselâ karşısına gelen cisimleri aydınlatan güneş, yüce Allah ile yeryüzü arasında ışık saçıcı niteliği sayesinde aracıdır. Eğer güneş ışığı olmasaydı, genel sebeplerin takdiri ve düzeni, yeryüzünün karanlıkla kaplanmasını gerektirecekti. Bunun yanı sıra çatı veya başka engeller de bu konuda aracıdırlar, yüce Allah’tan güneş ışınlarının doğrudan etkili olmalarının önlenmesini isterler.

Daha önceki hükmün değiştirici sebebi olan aracının aracılığı Allah’ın iznine dayalı olduğuna göre bunun anlamı şudur: Yürürlükteki genel tedbir Allah’tandır. O’nun tedbirini geçersiz kılmak ve hükmünü değiştirmek için başvurulan gerek tekvinî sebeplerden, gerekse insanların yürürlükteki ilâhî sebeplerin hükmünden kaçmak için devreye koydukları tedbirlerden ibaret bütün araçlar, ilâhî tedbirin bir parçası sayılırlar.

Bundan dolayı düşük nitelikli nesnelerin, şerefli şekilleri ve yüce mevhibeleri kabul etmeyip buna karşı direndiklerini görürüz. Çünkü bu yücelikleri kabul etme yeteneğinden yoksundurlar. O nesnelerden gelen bu reddetme eylemi, aslında kabul etmedir. Terbiyeyi kabul etmemek, aynı zamanda başka bir ilâhî terbiyedir. İnsan cahilliği yüzünden Rabbine baş kaldırır ve O’nun yüceliğine boyun eğmeye yanaşmaz. Bu tutum, aynı zamanda Allah’ın hükmüne boyun eğmektir. Yine insan hileye baş vurur, fakat bu girişimi Allah tarafından tuzağa düşürülmekten başka bir şey değildir. Şu ayetlerde buyrulduğu gibi: ”

Oysa onlar kendilerinden başkasına tuzak kurmuyorlar, fakat bunun farkında değiller.” (En’âm, 123),

“Onlar ancak kendilerini şaşırtıp saptırırlar da farkına varmazlar.” (Âl-i İmrân, 69),

“Siz yeryüzünde Allah’ı âciz bırakamazsınız. Sizin Allah’tan başka bir veliniz, bir yardım edeniniz yoktur.” (Şûrâ, 31)

Buna göre, “O’nun izni olmadıkça hiç kimse aracılık edemez.” ifadesi şunu gösterir: Aracıların aracılığı veya ilâhî tedbir ile bunun gerekleri arasına giren karşıt sebepler, izin bakımından ilâhî tedbirin kapsamı içinde yer alırlar. Bu inceliği iyi kavramak gerekir.

Varlık âlemindeki zıt ve karşıt sebepler ve faktörler, bir terazinin kefelerine benzer. Bu kefeler yükselmede ve alçalmada, ağırlıkta ve hafiflikte çatışırlar. Fakat onların bu karşıtlığı, aynı zamanda bir uyum anlamına gelir. Bu sayede terazinin sahibi, tartmak istediği şeylerin tartılarını belirleyebilmektedir.

“Sonra arşa kuruldu; sizin O’nun dışında başka bir veliniz ve aracınız yoktur. Bunu düşünmüyor musunuz?” (Secde, 4) ayeti, anlam bakımından yukarıda incelediğimiz Yûnus Suresi’ndeki ayete yakın olduğu gibi, “O yüce arşın sahibidir, istediğini yapar.” (Burûc, 16) ayeti de arşın, genel tedbirlere kaynaklık eden ve kevnî emirlerin çıkış yeri olan bir makam olduğuna işaret etme açısından, “Sonra arşa kuruldu; işleri çekip çeviriyor.” ayetine yakındır. Bu açıkça görülüyor.

      “Melekleri, arşın çevresini sarmış, Rablerini hamdederek noksanlıklardan tenzih eder durumda görürsün. O gün aralarında hak uyarınca hüküm verilmiştir.” (Zümer, 75) ayetinde de bu anlama işaret ediliyor. Çünkü melekler yüce Allah’ın hükmünü taşıyan, emrini yürüten, plânlarını uygulayan aracılardır. Bu yüzden O’nun arşının çevresini sarmış durumdalar.

   “Arşı taşıyanlar ile arşın çevresinde olanlar Rablerini hamdederek noksanlıklardan tenzih ederler, O’na inanırlar ve müminler için af dilerler.” (Mü’min, 7) ayeti de aynı anlamı taşır. Bu ayette meleklerin arşın çevresini sardıkları belirtildiği gibi bir başka şey daha belirtiliyor. Bu da arşı taşıyanların varlığıdır. Bunlar, hiç şüphesiz ilâhî plânların merkezi ve kaynağı olan bu yüce makamı taşıyan kimselerdir. “O gün onların üstünde sekiz melek, Rabbinin arşını taşırlar.” ayeti de bu anlamı doğrular.

Arş, ilâhî tedbirler ve âlemde geçerli olan rububiyet hükümleri ile ilgili bütün dizginlerin toplandığı makam olduğu için bütün olayların taslakları orada özet hâlinde Allah katında mevcut ve O’nun tarafından malûmdur. “Sonra arşa kuruldu; yer altına giren ve oradan çıkan, gökten inen ve oraya yükselen her şeyi bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptığınız her şeyi görür.” (Hadîd, 4) ayeti buna işaret eder. Bu ayetin, “yer altına giren…” sözleri ile başlayan bölümü, arşa kurulmanın açıklaması niteliğindedir. Buna göre arş, her şeyi kapsayan, her şeyi içine alan bir genel tedbir ve yönetim makamı olduğu gibi, aynı zamanda bilgi merkezidir.

Bundan dolayı arş, göklerin ve yeryüzünün yaratılışı ile ilgili ayetlerden anlaşılacağı üzere şu görünen âlemle birlikte var olduğu gibi,“Melekleri, arşın çevresini sarmış görürsün.” ayetinden anlaşılacağı üzere yaratıkların son hesaplaşma amacı ile Allah’ın huzuruna çıkmalarından sonra da varlığını koruyacaktır. Nitekim, “Gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. O’nun arşı su üzerinde idi.” (Hûd, 7)ayetinden anlaşılacağı üzere bu âlemin yaratılışından önce de vardı.

Bunları da beğenebilirsin Diğer Yazılar