Ahiret Menzilleri(6)

0
Kıyametin   korkunç duraklarından biri de tartı ve amellerin tartılması durağıdır.

Allah Teala şöyle buyuruyor:

“O gün tartı haktır. Kimin tartıları ağır gelirse, işte onlardan uzak değiliz. Kimin de tartıları hafif gelirse işte onlar ayetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır.” [1]

Karia suresinde ise şöyle buyuruyor: “Karia! Nedir o Karia?” Karia kıyamet demektir. Çünkü o da kalpleri korku ve dehşetle çalmaktadır. O halde mana şöyledir:

“Kıyamet! Nedir o kıyamet? O kıyametin   ne olduğunu bilir misin? insanların ateşin etrafını sarmış pervaneler gibi olduğu, dağların da atılmış renkli yüne dönüştüğü gündür. O gün kimin tartılan ameli ağır gelirse işte o, hoşnut edici bir yaşayış içinde olur. Ameli yeğni olana gelince işte onun anası Haviye’dir. Nedir o Haviye bilir misin? Kızgın ateş!” [2]

Bil ki amel tartısını ağırlaştırmak için hiçbir amel Resulullah’a ve Ehl-i Beytine (allah’ın selamı onların üzerine olsun) salavat göndermek ile güzel ahlak kadar  etkili değildir. Ben burada salavatın fazileti hakkında bir kaç rivayet, güzel ahlak hakkında da üç rivayet ile bir kaç hikaye nakletmek istiyorum.

1-Şeyh Kuleyni muteber bir senetle İmam Bakır veya İmam Sadık’tan şöyle nakletmektedir:

“Teraziye, Muhammed ve Ehl-i Beytine salavattan daha ağır birer şey konmaz, bir kimsenin ameli tartıldığında tartısı hafif gelirse salavat eklendiğinde terazisi ağır olur.” [3]

2- Resulullah (s.a.a)’ten şöyle nakledilmektedir:

“Ben kıyamet gününde tartının yanında olurum, her  kimin günahı çok olursa günah kefesi ağır gelir, bana gönderdiği salavatları koyunca bu defa iyilik kefesi ağır gelir.” [4]

3- Şeyh Saduk İmam Rıza (a.s)’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

“Her kim günahlarını yok edecek bir şeye güç yetiremiyorsa, Peygambere ve Ehl-i Beytine günahları yok eden salavat göndersin.” [5]

4- Ravendi’nin “Da’vat” adlı kitabında Hz. Peygamber’den şöyle nakledilmektedir:

“Her kim sevgi ve şevkten dolayı gece ve gündüz üçer defa bana salavat gönderirse, Allah Teala da o gündüz veya gecede işlediği günahlarını bağışlar.”

5- Hakeza Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor:

“Rüyamda amcam Hamza bin Abdulmuttalib’i ve kardeşim Cafer bin Ebi Talib’i gördüm; önlerinde sedir ağacından bir kap vardı, bir müddet ondan yediler, daha sonra sedir üzüme dönüştü bir müddet  de ondan yediler, daha sonra üzüm hurmaya dönüştü, bir müddet de ondan yediler, ben yanlarına giderek onlara şöyle dedim: “Babam size feda olsun, en faziletli amel olarak hangi ameli buldunuz?” Onlar şöyle dediler: “Babamız ve annemiz sana feda olsun, en faziletli amel olarak sana salavatı, hacılara su vermeyi ve Ali bin Ebi Talib’i sevmeyi bulduk.”[6]

6- Hakeza şöyle buyurmaktadır:

“Her kim bir kitapta bana salavat gönderirse, ismim o kitapta baki kaldığı sürece melekler sürekli onun için istiğfar ederler.”

7- Şeyh Kuleyni İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakletmektedir:

“Hz Peygamber’in adı zikredilince ona çok salavat gönderin, her kim Peygambere bir defa salavat gönderirse, Allah Teala ona meleklerden bin safta bin salavat gönderir. Ardından bütün canlılar da Allah ve meleklerin salavatı üzerine ona salavat gönderirler. Dolayısıyla salavattan yüz çeviren gururlu ve cahildir; Allah, Peygamber ve Ehl-i Beyt’i ondan uzaktır.”[7]

Şeyh Saduk Mean’il Ahbar da, “Şüphesiz ki Allah ve melekleri Peygamber’e salavat gönderirler.”ayetinin tefsirinde İmam Sadık’tan şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

“Allah’ın salavatı rahmet, meleklerin salavatı tezkiye, insanların salavatı ise duadır.”[8]

Aynı kitapta rivayet edildiği üzere ravi, “Biz Peygamber’e ve Ehl-i Beyt’ine nasıl salavat gönderelim?”diye sorunca, İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Salavatullahi ve salavat-u melaiketihi ve enbiyaihi ve rusulihi ve cemiy-i halkıhi ala Muhammed ve al-i Muhammed ve’s- selamu aleyhi ve aleyhim ve rahmetullahi ve berekatuh”(Allah’ın, meleklerin, nebilerin, resullerin ve bütün yaratıkların salavatı Muhammed’e ve Ehl-i Beyt’ine olsun, Muhammed’e ve Ehl-i Beyt’ine Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi olsun.”

Ravi, “Peygamber’e salavat gönderenin sevabı nedir?”diye sorunca da şöyle buyurdular:

“Sevabı annesinden doğduğu gün gibi günahlardan arınmasıdır.” [9]

8- Şeyh Ebu’l Futuh-i Razi, Hz. Peygamber’den şöyle nakletmektedir:

“Mirac gecesi göğe ulaşınca, bin eli  ve her elinde bin parmak bulunan bir melek gördüm; parmaklarıyla bir şeyler hesaplıyordu, Cebrail’e onun kim olduğunu ve neyi hesapladığını sordum, Cebrail şöyle dedi: “Bu melek yağmur tanelerine müvekkel kılınmış bir melektir, gökten yere inen yağmur tanelerini saymaktadır.”

O meleğe;  “Allah’ın dünyayı yarattığı günden bugüne gökten yere kaç damla yağmurun yağdığını biliyor musun?” diye sordum, şöyle dedi:

“Seni hak üzere kullarına gönderen Allah’a andolsun ki, gökten yere kaç damla yağmur yağdığını bildiğim gibi, bundan kaç damlanın denize, kaç damlanın çöllere, kaç damlanın şehirlere kaç damlanın bağlara, kaç damlanın tuzlak beldelere, kaç damlanın ise kabirlere indiğini bile biliyorum.”

Böylece bu meleğin hesabındaki inceliğe şaşırıp kaldım, daha sonra o melek şöyle dedi: “Ya resulallah (s.a.a) bu hafıza, ilim, el ve parmaklara rağmen bir şeyi hiç sayamıyorum.”

Kendisine; “Sayamadığın o şey nedir?”diye sorunca da şöyle dedi: “Senin ümmetin bir yerde toplanıp adın anıldığında sana salavat gönderince ben onların sevaplarını sayamıyorum.” [10]

9- Şeyh Kuleyni, Cuma günü ikindi vaktinde söylenen, “Allahumme salli ala Muhammed ve âl-i Muhammed el evsiya’il merziyyine bi efzali salavatike ve barik aleyhim bi efzali berekatik ve’s- selamu aleyhi ve aleyhim ve rahmetullahi ve berakatuh.”salavatla ilgili olarak şöyle nakletmektedir:

“Her kim bu salavatı yedi defa söylerse Allah Teala bütün kulları sayısınca ona iyilik ihsan eder. O gün bütün amelleri kabul olur ve kıyamet gününde gözlerinin arasında nur olduğu halde haşr olur.” [11]

10- Bir rivayette de şöyle yer almıştır:

“Her kim sabah ve öğle namazlarından sonra “Allahumme salli ala muhammed ve al-i Muhammed ve accil ferecehum” derse Mehdi (a.s)’i derk etmeden ölmez.” [12]

Güzel ahlak hakkındaki bazı rivayetler ise şunlardır:

1-Enes bin Malik şöyle diyor: “Hz. Peygamber’in huzurundaydım, Peygamber (s.a.a)’in üzerinde kenarları kaba olan keten kumaştan bir elbise vardı, aniden bir Bedevi gelerek Hz. Peygamber’in elbisesinden hızla çekti ve bu çekiş Peygamber’in boynunda iz bıraktı, daha sonra şöyle dedi:

“Ey Muhammed! Benim bu iki deveme yanında olan mallardan yükle, zira bu mallar Allah’ın malıdır, ne senin ne de babanın malıdır.”

Hz. Peygamber ona cevap vermedi. Bedevi daha sonra şöyle dedi: “Mal Allah’ın malıdır ve ben de Allah’ın kuluyum.”

Peygamber (s.a.a); “Ey Bedevi sana şimdi kısas uygulayayım mı?”diye buyurdu.

Bedevi, “Hayır” dedi.

Peygamber (s.a.a); “Neden?”diye sordu.

Bedevi şöyle dedi: “Zira sahip olduğun ahlak üzere kötülüğe kötülükle karşılık vermezsin”

Hz. Peygamber güldü ve bir devesine arpa, diğer devesine de hurma yüklemelerini emretti. Ayrıca da onu affetti. [13]

Bu rivayeti bu makamda zikretmemin sebebi teberrrük içindir, Hz. Peygamber’in veya hidayet İmamlarının güzel ahlakını beyan için değildir. Zira bizzat Allah Teala Kur’an’da Peygamber’i güzel ahlakla nitelendirmiştir. Şii ve Sünni alimler Hz. Peygamber’in siret ve güzel ahlakı hususunda bir çok kitaplar yazmışlardır. Dolayısıyla da benim burada bunu beyan etmem doğru değildir.

2- Usam bin Mustalak-i Şami’den şöyle nakledilmiştir: “Medine’ye girince Hz. Hüseyin’i gördüm, güzel ahlakı ve temiz yüzü beni şaşırttı. Hasedimden babasına karşı duyduğum buğz ve düşmanlığı açıklamak istedim, yanına vararak; “Sen Ebu Turab (Hz. Ali)’ın oğlu musun?”diye sordum. “Evet” deyince kendisine ve babasına kötü laflar söyledim, buna rağmen bana merhamet ve duyguyla yaklaştı ve şöyle dedi: “Taşlanmış şeytandan Allah’a sığınırım, rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla.”

Daha sonra şu ayetleri okudu: “Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir, eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse, hemen Allah’a sığın. Çünkü o işitendir bilendir, takvaya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda hatırlayıp hemen gerçeği görürler. Dostlarına gelince şeytanlar onları azgınlığa sürükler, sonra da yakalarını bırakmazlar.” [14]

Daha sonra şöyle buyurdu: “Yavaş ol, işlerini hafif ve kolay tut, Allah’tan benim  ve kendim için bağışlanma dile, bizden yardım istiyorsan sana yardım edelim, ihsan istiyorsan ihsan edelim, irşat istiyorsan irşat edelim!”

Usam şöyle diyor: “Ben bu küstahlığımdan pişman oldum, Hz. Hüseyin de pişmanlığımı anladı, daha sonra Yusuf’un kardeşlerini affetmesi makamında nazil olan şu ayeti okudu: “Bu gün sizi kınamak yok, Allah sizi affetsin! O merhametlileri en merhametlisidir.” [15]

Daha sonra bana, “Şam ehlinden  misin?”diye sordu; “Evet” deyince de şöyle buyurdu: “Bize böylesine sövmek Muaviye’nin Şam ehli arasında bıraktığı bir uygulamadır, Allah bizi ve seni korusun, benden ne istiyorsan çekinmeden söyle, beni en iyi zannın üzere bulacaksın, inşaallah.”

Usam daha sonra şöyle diyor: “Bunca cesaret ve sövgülerime rağmen ondan gördüğüm güzel ahlak yüzünden o an yerin dibine batmayı istedim, yavaşça yanımdan ayrıldı, beni görmemesi için insanların arasına girdim, ama o günden sonra o ve babası benim en iyi dostum oldular.”

Keşşaf’ın yazarı “Bugün sizi kınamak yok” ayetinin tefsirinde Yusuf (a.s)’ın güzel ahlakı hususunda bir sürü rivayet nakletmiştir, bu rivayete göre kardeşleri Yusuf’u tanıyınca ona şöyle dediler: “Sen bizim sabah akşam birlikte sofraya oturmamızı istiyorsun, biz yaptıklarımızdan dolayı utanıyoruz.”

Yusuf onlara şöyle dedi: “Neden utanıyorsunuz? Siz benim izzet ve şeref sebebimsiniz, gerçi ben Mısır sultanıyım ama, onlar bana ilk zamanki gözle bakıyorlar ve diyorlar ki: “Yirmi dirheme alınan kulu saltanata eriştiren Allah münezzehtir” Ben sizin vasıtanızla şeref elde ettim ve gözlerde büyüdüm, zira onlar sizin kardeşiniz olduğumu, köle olmadığımı İbrahim Halil’in torunlarından olduğumu böylece anlamış oldular.” [16]

Hakeza rivayet edildiği üzere Hz. Yakup Yusuf’a kavuşunca şöyle sordu: “Evladım, söyle bana başına neler geldi senin?” Yusuf (a.s) şöyle cevap verdi: “Babacığım bana kardeşlerimin değil Allah’ın ne yaptığını sor.”

3- Şeyh Müfit ve diğerleri şöyle nakletmiştir: “Medine’de ikinci halifenin evlatlarından bir adam sürekli İmam Musa Kazım (a.s)’a eziyet ediyor, kötü sözler söylüyordu. İmam’ı gördüğü zaman Hz. Ali’ye kötü davranıyordu. İmam’ın dostları onu öldürmek için izin istediler, İmam onları engelledi ve, “O adam şu anda nerededir” diye sordu. Adamın Medine etrafında zıraatla uğraştığını söylediler.

İmam (a.s) bineğine binip onu görmeye gitti, İmam bineğine bindiği bir halde onun tarlasına girdi, adam İmam’a gelmemesini ve ekinine zarar vermemesini söyledi. İmam (a.s) o şekilde yanına vardı ve oturdu, onunla gülümseyerek tatlı sohbetlerde bulundu, ona tarlası için ne kadar harcadığını sordu. Adam, “yüz eşrefi” harcadığını söyleyince, “ne kadar kar beklediğini” sordu. Adam gaybi bilmediğini, ama yaklaşık 200 eşrefi kazanmayı ümit ettiğini söyledi.

İmam (a.s) para kesesini açarak ona 300 eşrefi verdi ve şöyle buyurdu: “Bunu al ektiklerin de sana kalsın, Allah ümit ettiğin rızkı da sana verecektir.”

O adam kalkıp İmamın alnından öptü ve hatasını bağışlamasını istedi. İmam (a.s) gülümseyerek geri döndü, o günden sonra o adam her vakit İmam’ı gördüğünde, “Allah risaletini nereye koyacağını daha iyi bilemektedir” derdi.

Adamın arkadaşları; “Olay neden ibarettir; sen daha önceleri bundan başka sözler sarfediyordun?” dediklerinde adam şöyle dedi: “Dediklerimi duydunuz; şimdi de duyunuz” diyerek İmam’a dua etmeye başladı. Arkasaşları onunla düşmanlık yapmaya başladılar, o da onlara karşı aynı tavırı taındı.

Daha sonra İmam (a.s) ashabına şöyle buyurdu: “Benim yaptığım mı iyidir yoksa sizin yapmak istediğini mi iyidir? Şüphesiz ben az bir para ile onu ıslah ettim ve şerrini def ettim.” [17]

Güzel ahlak hususunda da bir kaç hikaye nakletmek istiyorum.

Nakledildiği üzere Malik Eşter Kufe pazarından geçiyordu, üzerinde ham iplikten örülmüş gömlek ve başında sarık vardı. Pazarda onu tanımayanlardan birisi alay ederek ona taş attı, Malik ona bir şey demedi. Ona bu alay ettiği kimsenin Hz. Ali’nin arkadaşı Malik Eşter olduğunu söylediklerinde korkudan titremeye başladı, gidip ondan özür dilemek istedi, Malik camiye gitmiş namaz kılıyordu, namazı bitince o adam ayaklarına kapandı, Malik sebebini sorunca da şöyle dedi: “Sana karşı yaptığım küstahlıktan dolayı özür dilerim.” Malik Eşter şöyle dedi: “Önemli değil, Allah’a andolsun ben camiye senin için istiğfar etmeye geldim.” [18]

Görüyorsunuz, Malik Hz. Ali’den ne de güzel ahlak öğrenmişti, Malik ordu komutanlarından oldukça cesur ve azametli biriydi. O kadar cesurdu ki İbn-i Ebil Hadid şöyle diyor: “Her kim, insanlar arasında Hz. Ali dışında Malik kadar cesur biri olamaz.” diye yemin ederse, yemini doğrudur. Hayatı Şam ehlini, ölümü ise Irak ehlini bozguna uğratan insan için ne diyeyim? Hz. Ali de onun hakkında şöyle buyurmuştur:

“Ben Resulullah’a nasıl idiysem Malik de bana öyledir. Keşke sizin aranızda onun gibi iki kişi, hatta bir kişi olsaydı.”

Malik’in düşman karşısındaki azametini şu şiiri açıkça ortaya koymaktadır:

“Eğer Muaviye’ye saldırmazsam, ve tecrübeli dev atlar üstünde uzun kılıçlarla savaşmazsam, Cömertlik, şerafet ve misafirperverlikten mahrum kalayım;

Şimşek çakarcasına veya güneş doğarcasına, kızgın demirler gibi onun ordusunun üzerine yağacağım.” [19]

Bu kadar cesur ve azametli olmasına rağmen kendisine ihanet eden bir pazarcıya karşı gösterdiği böylesine güzel bir ahlaka sahipti. Ona bir şey demediği gibi camiye gidip onun için dua ve istiğfarda bulundu. Dikkat edecek olursan bu cesaret ve nefis hakimiyeti onun fiziksel cesaretinden daha üstündür.

Merhum Şeyh, Müstedrek’in sonunda Hacı Nesıyruddin Tusi hakkında şöyle naklediyor: “Bir gün elinde bir mektup geldi, mektupta kendisine çok ağır hakaretler ve sövgüler vardı, bu cümleden olarak kendisine “it oğlu it” diye sövmüştüler.

Hacı Nesıyruddin Tusi hiçbir kötü karşılık vermeden güzel bir ifadeyle kendisine şöyle yazdı: “Bana it demişsin, bu doğru değildir; zira it dört ayak üzerinde yürümektedir ve tırnakları uzundur, ben ise dik yürüyen ve derisi gözüken biriyim; it gibi tüylerim de yok, geniş tırnaklarım var, konuşan ve gülen biriyim, o halde köpekte olan özellikler bende yok.”

Ona böylesine güzel bir ahlakla cevap yazdı ve onu utandırdı. [20]

Hacı Nesıyruddin Tusi’nin böylesine güzel ahlakına şaşmamak gerekir; zira Allame Hilli onun hakkında şöyle demektedir: “Şeyh akli ve nakli ilimlerde asrının en üstün insanı idi. İlim, hikmet ve şeri hükümler hususunda sayısız kitaplar yazmıştır, gördüğümüz bütün büyüklerden ahlak hususunda daha üstündü.”

Burada şu şiire temessül etmek yerindedir:

“Misk ve karanfilden duyduğun her koku,

Sümbül gibi olan o zülfün devletinden duyarsın.”

Şeyh Nasıyruddin Tusi bu güzel ahlakı İmamlardan öğrenmişti. Duymadınız mı Hz. Ali (a.s) kendisine söven birine cevap vermek isteyen Kanber’e şöyle seslendi:

“Yavaş ol ey Kanber! Bırak bu söven kimse aşağılığıyla kalsın ve sen de sükutunla rahman olan Allah’ı hoşnut eder, şeytanı gazaplandırmış olursun; düşmanına azap vermiş olursun. Taneyi yaran ve insanları yaratan Allah’a andolsun ki, Allah’ı hilim gibi hiçbir şey hoşnut etmez, sessizlik kadar hiçbir şey şeytanı gazaplandırmaz ve cevap vermemek kadar hiçbir şey ahmağa azap vermez.”

Hem dostları, hem de muhalifleri şeyhi övmüşlerdir. Corci Zeydan “Adab’ul- Lügati’l Arabiyye” kitabında onun hakkında şöyle diyor: “Onun dört yüz bin ciltten fazla dev bir kütüphanesi vardı.”

Şii alimleri hakkında yazdığım “Fevaid ‘ur Rezeviyye” kitabında Şeyh hakkında geniş bilgiler verdim. Şeyh, Kum’a on fersah uzaklıktaki Veşare ehlindendir. Ama Tus’da doğmuştur; mezarı ise Kazimiyye’dedir. Mezarının üzerinde; “Köpekleri de mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmakta idi.” [21] ayeti yazılıdır. Şeyh, H. 597 yılının Cemadıyelevvel ayının 11. günü dünyaya gelmiş, H. 672 yılının Zilhicce ayının 18’inde Pazartesi günü vefat etmiştir.

Nakledildiği üzere merhum Hacı Şeyh Cafer (Keşf’ul Ğıta’nın sahibi) İsfahan’da namaza başlamadan önce fakirlere yardımda bulundu ve daha sonra namaza durdu, fakir seyyitlerden biri haberdar olunca iki namazın arasında Şeyh’in yanına vararak; “Ceddimin malını bana ver” dedi.

Şeyh; “Sen geç geldin, sana verecek bir şey kalmadı.” diye buyurdu. Seyyit kızdı ve Şeyh’in yüzüne tükürdü. Şeyh mihraptan kalkıp cemaat arasında para toplamaya başlayarak şöyle diyordu: “Her kim Şeyh’in sakalını seviyorsa, Seyyid’e yardım etsin.” Cemaat Şeyh’e para yağdırdı, Şeyh onu seyyide verdi ve daha sonra da ikindi namazına durdu.

Şeyhin güzel ahlakta ne dereceye ulaştığını görüyorsunuz. Halbuki Şeyh Müsümanların lideri, Hüccet’il İslam ve Ehl-i Beyt fakihlerinden biriydi. Fıkıhta öyle bir derecedeydi ki Keşf’ul Gıta kitabını yolculukta yazdı. O şöyle diyordu: “Bütün fıkıh kitaplarını yakacak olsanız bile ben taharet babından diyat babına kadar bütün babları ezberden yazarım.”Şeyh’in bütün evlatları da büyük alim ve fakihlerdendi.

Şeyhimiz Sıkat’ul İslam Nuri onun hakkında şöyle diyor: “Şeyh’in sünnet, adap, seherlerde dua, ağlama, Allah karşısındaki tevazusu ve nefis muhasebesi şaşılacak bir derecedeydi. Sürekli kendi kendine şöyle diyordu:

“Sen önceleri küçük bir Cafer’din, sonra büyük Cafer oldun, sonra Şeyh Cafer, daha sonra Irak Şeyhi, daha sonra da Müslümanların önderi oldun. Yani asla dün ne olduğunu unutma.”

Şeyh, Hz. Ali’nin Ahnef bin Kays’a özelliklerini saydığı şu kimselerdendi:

“Geceleri herkes yattığında, sesler kesildiğinde ve kuşlar yuvasında uyuduğunda onlar kıyamet korkusundan uyuyamazlar, Allah-u Teela da şöyle buyurmaktadır: “Onlar uykudayken geceleyin ansızın azabımızın gelişinden emin midirler?” Sabahlara kadar feryat eder, ağlar, tesbih eder, mihrapta gözyaşı döker, inlerler. Gece karanlığında hüngür hüngür ağlayarak ibadet ederler.

Ey Ahnef, onların geceleyin ibadet için kalktıklarını görürsün. Sırtları eğilmiş, namazda Kur’an okurlar, yüksek sesle ağlayarak feryat ederler. Feryat edince boğazlarına kadar ateşte yandıklarını sanırsın. Ağlama seslerini  duyunca boyunlarını zincire vurduklarını sanırsın; gündüzleri yeryüzünde yavaşça ve sabırla yürürler, insanlara hep iyiliği anlatırlar, cahiller konuşunca selam derler, boş şeylerden kaçınırlar, iftira yerlerinden uzak dururlar, halkın değerlerine dil uzatma konusunda dilsiz olurlar, batıl sözleri işitme hususunda sağır olurlar. Gözlerine sürme sürerler, günahlara bakmazlar ve Daru’s-selamı arzularlar, zira ona giren hüzün ve şüpheden kurtulur.” [22]

Nakledildiği üzere Sahib bin Abbad kölelerinden bir şerbet istedi, bir kölesi ona şerbet getirdi, içmek isteyince dostlarından biri; “Sakın içme, zehirlidir” diye bağırdı. Şerbeti getiren köle de orada durmuştu. Sahib; “Efendi, delilin nedir?”diye sordu. Adam; “Tecrübe et, onu sana verene içir de belli olsun” dedi. Sahip; “Böyle bir iş doğru değildir; ben buna izin veremem” dedi. Adam; “O halde onu kuşlardan birine içir.” dedi. Sahib; “Hayvanı cezalandırmak caiz değildir” dedi.

Sonra o kadehi yere boşaltmalarını emretti, o kölesine de bir daha evine girmemesini emretti, ama maaşını kesmedi ve şöyle buyurdu: “Yakini, şekle def etmek doğru değildir,  birini maaşını kesmekle cezalandırmak mertliğe yakışmaz.”[23]

Sahib bin Abbad, Âl-i Buye’nin vezirlerinden soylu ve seçkin bir insandı. Edep, fazilet, kemal ve Arapça ilminde zamanının en üstünü idi.

Nakledildiği üzere imla (yazı yazdırma) için oturduğunda, bir sürü insan istifade etmek için etrafına toplanırdı. Altı katip onun sözlerini halka ulaştırırdı. Yanındaki lugat kitaplarını taşımak için altmış deveye ihtiyaç duyuyordu. Seyyid, alim ve fazıl insanlara çok değer verirdi. Alimleri telif ve tasnif etmeye teşvik ederdi, onun teşvikleri neticesinde Şeyh Hasan bin Muhammed Kummi, Kum Tari’hini yazdı, Şeyh Saduk, Uyun’u- Ahbar’ur- Rıza kitabını yazdı. Sa’lebi ise onun için Yetimet’ud- Dehr kitabını telif etti.

Alim, fakih, seyyid, şair ve erdemli insanlara ihsanda bulunurdu. Her yıl, fakihlere verilmesi için Bağdat’a beş bin eşrefi gönderirdi. Ramazan ayında öğleden sonra yanına gelen herkese iftar verirdi. Ramazan geceleri evinde en az bin kişi iftar ederdi. Ramazan ayındaki verdiği sadaka ve ihsanları, yıl boyunca verdiği sadaka ve ihsanlar kadardı. Hz. Ali’yi öğen düşmanlarını yeren bir çok şiir söylemiştir. H. 385 yılının Sefer ayının 24’ünde Rey şehrine yolculukta vefat etmiştir. Cenazesini İsfahan’a getirdiler ve kabri şu anda İsfahan’dadır.

 
——————————————————————————–

[1] – A’raf/8-9.

[2] – Karia/1-11

[3] – Bihar’ul- Envar, c. 91, s. 49-56.

[4] – Bihar’ul- Envar, c. 91, s. 56.

[5] – Bihar’ul- Envar, c. 91, s. 47.

[6] – Bihar’ul- Envar, c. 91, s. 70.

[7] – Bihar’ul- Envar, c. 91, s. 57.

[8] – Sefinet’ul- Bihar, c. 5, s. 171.

[9] – Ayn’ul- Hayat/ 415.

[10] – Tefsir-i Ebul Futuh Razi c. 4, s. 443.

[11] – Ayn’ul- Hayat/415.

[12] – Sefinet’ul- Bihar, c. 5, s. 171

[13]- Sefinet’ul- Bihar, c. 2 s. 682

[14] – Araf/199-202.

[15] – Yusuf/92.

[16] – Sefinet’ul- Bihar c. 2, s. 682

[17] – Bihar’ul- Envar, c. 45, s. 102.

[18] – Bihar’ul- Envar, c. 45, s. 102.

[19] – Sefinet’ul- Bihar, c. 4, s. 383.

[20] – Sefinet’ul- Bihar c. 2, s. 710.

[21] – Kehf/18.

[22] – Şeyh Behai, c. 1, s. 99.

[23] – Sefinet’ul- Bihar c. 5, s. 46.

Bunları da beğenebilirsin Diğer Yazılar