20160702_CNM957_opt

Dünyayı değiştirmekte olan Çin, Rusya ve İran stratejik üçgeni

Dünya Trump’ın ABD başkanlığına gelişinin şifresini çözmeye, yahut bunu sindirmeye devam ederken, Rusya, İran ve Çin arasındaki büyük stratejik üçgende önemli değişimler vuku buluyor.
Dünya Trump’ın ABD başkanlığına gelişinin şifresini çözmeye, yahut bunu sindirmeye devam ederken, Rusya, İran ve Çin arasındaki büyük stratejik üçgende önemli değişimler vuku buluyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde şu anda yaşanan kaosun uzağında, İran, Rusya ve Çin’in Avrasya kıtasının geleceği için bir dizi stratejik adım üzerinde koordinasyon sağlamasıyla büyük gelişmeler ilerleme kaydediyor. İnsanlığın geleceği, beş milyardan fazla nüfus barındıran, yeryüzü nüfusunun yaklaşık üçte ikisini teşkil eden bu dev bölgeden geçiyor. Avrupa ve ABD’ye dayanan tek-kutuplu bir dünya düzeninden Çin, Rusya ve İran’ın yön verdiği çok-kutuplu bir dünyaya doğru büyük bir değişimin işaretini veren bu Avrasya devletleri, dev kıtanın gelişiminde öncü bir rolü biçimlendiriyor. Bu önde gelen çok kutuplu ülkelerin karşı karşıya olduğu zorlukların parçası olarak, 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa-Atlantik dünya düzeninden ileri gelen yıkıcı olayların üstesinden gelmek gerekecektir.

 

Avrasya kıtasındaki ana projelere bakıldığında dikkat çelen şey, Çin, Rusya ve İran’ın kendi etkileri altındaki farklı bölgelerde oynadıkları roldür. Pekin’in önerdiği Tek Kemer Tek Yol projesi (önümüzdeki on yıla yayılan yaklaşık bir trilyon dolarlık yatırımlar); Moskova’nın Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerini entegre etmek için ileri sürdüğü Avrasya Ekonomik Birliği; ve İran’ın Ortadoğu’da oynadığı, bölgeye istikrar ve refah getirmeyi amaçlayan rol, Avrasya’nın gelişiminde merkezi rol oynamaktadır. Elbette, çok-kutupluğun parçası olan tüm bu projeler bütünüyle kesişmekte, Avrasya kıtasının genel başarısı için ortak ve birlikte planlanan bir gelişmeyi gerektirmektedir.

Bu anlamda, en büyük kargaşanın yaşandığı bölgeler, bu önde gelen Avrasya devletlerinin nüfuz alanı için giren bölgeleri kapsamaktadır. Bu altüst oluşun ana yoğunlaşmaları Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da kolaylıkla tanımlanabilir – elbette Suudi Arabistan’ın Yemen’e karşı yürüttüğü suçu savaşın 24 aydır dinmek bilmediği Fars Körfezi bölgesini de buna dahil etmek gerekir.

Selefi terörizm: bir işbirliği kaynağı

Avrasya kıtasındaki istikrarsızlığın ortak kaynağı, bir bölünme ve çatışma aracı olarak konuşlandırılan Vehhabi terörizminden ileri geliyor. Bu anlamda, Suudilerin ve Türkiye’nin Vehhabilğin ve Müslüman Kardeşler’in beslenmesinde ve yayılmasında oynadığı rol, onların Çin, Rusya ve İran’ın etki alanında istikrarın karşısında olduğu anlamına geliyor. Çin’in mali desteği ve Rusya’nın askeri desteğiyle Tahran’ın bölgedeki rolü şaşırtıcı olmayan bir şekilde belirleyici hale geliyor. Bununla birlikte Suriye’deki askeri durumun bozulması Moskova’yı, İran’ın kilit önemdeki bir bölgesel müttefiki olan Suriye’ye askeri müdahalede bulunmak zorunda bıraktı, fakat aynı zamanda bölgedeki Suudi Arabistan-Türkiye etkisini dengelemenin mükemmel bir yolunu sundu. İran, Irak, Suriye ve Lübnan’ı birbirine bağlayan büyüyen Şii hilali, bölgede çok kutuplu bir dünyanın etkisini sürdürmek açısından hayati önemdedir. Washington bu zamana kadar meseleleri, bölgesel araçları olan Suudi Arabistan ve Türkiye’nin eylemleri üzerinden dikte edebilmiştir ki bu devletlerin çıkarları sık sık, ABD derin devleti içinde var olan Siyonist, yeni-muhafazakar ve Vehhabi unsurlarla da yan yana gelmiştir. Elbette Washington bölgesel müttefikleri aracılığıyla tek-kutuplu dünyayı korumaya çalışıyor ve Fars Körfezi’nden Kuzey Afrika’ya kadar istikrarsızlığın yankılandığı bir bölge olan Ortadoğu’nun meselelerinin en yüksek hakemi kalmayı amaçlıyor.

Şu durumda Moskova’nın, Mısır’da bulunan ve özellikle Kaddafi Libya’sının yıkılması sonrasında Kahire ve Kuzey Afrika’daki Suudi-Amerikan etkisini azaltacak olan Mursi (Müslüman Kardeşler) sonrası hükümetle özel bir ilişki kurma arayışında olması şaşırtıcı değildir. Sisi’nin işaretleri teşvik edicidir ve oluşum halindeki bir çok-kutuplu dünyanın en açık örneklerinden birini temsil etmektedir. Mısır, Doha ile Riyad arasındaki gerilimin en yüksek olduğu dönemde Suudi finansmanını kabul etti ve bu, özellikle de Katar, Türkiye ve ABD tarafından desteklenen Mursi’yi deviren darbe sonrasında Kahire için açık bir zayıflık anıydı. Ancak yakın zamanda Mısır, özellikle silah anlaşmaları konusunda Moskova’yla işbirliği yapmaktan memnuniyet duydu  (Fransa’dan iki Mistral gemisinin satın alınması, Moskova’dan daha fazla silah satın alınacağına işaret ediyor; aynısı, Suudi Arabistan’dan yapılan büyük çaplı petrol ithalatına bir alternatif olarak nükleer enerjinin geliştirilmesi için de geçerli. Bu, Kahire ve Şam arasında diyalog başlaması sonrasında Riyad tarafından askıya alındı). Mısır, her ne kadar Suudi Arabistan ve ABD’nin ekonomik katkısını tamamen gözden çıkarmasa da, bölgede Rusya-Çin-İran üçgenini karşısına almayan bir stratejik konumlanma arayışında (Mısır’ın Avrasya Ekonomik Birliği’ne katılmasına ilişkin görüşmeler bir süredir askıda). Öte yandan İran ve Türkiye’nin etkisi, özellikle de Sina’da büyük bir kaygı nedeni olan Müslüman Kardeşler’le olan ilişkilerinin devam etmesi nedeniyle reddediliyor.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da istikrar, İran’ın aracılık rolünün genişlemesine, Çin Halk Cumhuriyeti’nin önemli mali katkılarına (Libya’daki duruma ve Suriye’deki yeniden inşaya bakın) ve Rusya Federasyonu’yla askeri işbirliğine dayanır. Gezegenin bu bölgelerine odaklanmanın önemi olduğundan farklı görülemez: bu, Avrasya ana karasının farklı kısımlarında dünya düzeyinin temelden yeniden yapılandırılması yönündeki ilk adımları temsil etmektedir.

Kafkaslar, Orta Asya ve Af-Pak: Bir vaka çalışması olarak Suriye

Çoğu zaman Vehhabi aşırıcılığın ortaya koyduğu tehlikeye bakılırken, Avrasya kıtasındaki üç kilit bölge dikkate alınır: Orta Asya’daki eski Sovyet Cumhuriyetleri, Afganistan-Pakistan arasındaki karışık sınır ve Kafkaslar bölgesi. Bu bölgelerde Çin, Rusya ve İran bir kez daha kilit bir rol oynuyor ve ekonomik kalkınma projeleri için felaket sonuçlar üretebilecek gerilim ve çatışmalarda arabuluculuk yönünde pek çok girişime tanık olundu. Pakistan-Lahor’daki son terörist saldırılar, Afganistan ve Pakistan arasındaki, Çin ve Rusya tarafından da güçlü bir şekilde teşvik edilen işbirliğinin gerçek yüzünü gösterdi.  Sınırda Afganistan ve Pakistan askerlerinin kısa süreliğine birbirine ateş açmasının ardından Kabil ve İslamabad arasında, gerilimleri azaltma ve Moskova ile Pekin’in yoğun şekilde desteklediği barış görüşmelerini ilerletme yönünde bir anlaşmaya varıldı. Pakistan ve Afganistan arasındaki gerilimlerin artmasını durdurma ihtiyacı, Rusya ve Çin’in, dünyanın en istikrarsız bölgelerinden biri olan ve aynı zamanda Çin-İran-Rusya ittifakının öncülük ettiği gelecekteki projelerin transit geçiş hatlarını barındıran bu bölgedeki temel odak noktalarından biridir. Bu özel bölgenin istikrarsızlığı büyük ölçüde, Hindistan, Suudi Arabistan, ABD ve Türkiye’nin Avrasya üçlüsünü dengelemek içi oynamak istedikleri role bağlıdır. Moskova’nın bu aktörlerin her biriyle karmaşık bir anlaşmaya varmanın yollarını araması kesinlikle tesadüfi değildir. Riyad ve Ankara’nın negatif etkisi Suriye’den Libya’ya, Pakistan, Afganistan ve Kafkaslar’a kadar her yerde hissedilmektedir. Belirleyici faktör her zaman ABD değildir, ancak Washington doğal olarak, Avrasya kıtasının entegrasyonuna yönelen her türlü yıkıcı çabayı teşvik etmektedir.

Suriye, Türkiye-Rusya arasında kâğıt üstünde varılan ilk anlaşma noktası gibi görünüyor ve eğer çatışma için olumlu bir sonuç üretebilirse, Af-Pak [Afganistan-Pakistan] ve Orta Asya gibi bölgelerde stratejik bir işbirliğinin üzerine inşa edileceği bir temel teşkil edebilir. Bu anlamda, Rusya’nın ana oyuncusu olduğu boru hatlarını temsil ettiği enerji koridoru teşvikleri, tıpkı Türk Akımı örneğinde olduğu gibi, küçümsenmemelidir. Bir diğer aşırı istikrarsızlık bölgesi olan Kafkaslar’da da Rusya ve İran’ın oynadığı rol, Dağlık Karabağ’da dört gün süren savaş boyunca belirleyici olmuştur.

Enerji faktörü kuşkusuz, uzun zamandan beri Rusya’nın dünya lideri olduğu sivil nükleer enerjiye odaklanmak suretiyle enerji çeşitlenmesi sağlamaya çalışan Suudi Arabistan için büyük bir teşvik. Moskova kartları muhtelif şekillerde oynayarak aynı anda en yakın partnerlerine (İran, Çin, Suriye, Kazakistan, Tacikistan ve Kırgızistan) askeri ve ekonomik işbirliği sunuyor; silah sistemlerinde işbirliğini teşvik ederek iki taraflı ittifakları (Hindistan, Pakistan ve Mısır) güçlendiriyor ve daha geniş jeopolitik düzenlemeleri bir araya getirebilecek bir gedik açmak için görünürde uzak olan ülkelerle (BAE, Katar, Suudi Arabistan) enerji işbirliğine gidiyor.

Önde gelen üç Avrasya ülkesinin genel stratejisi temel olarak, ülkelerin en çalkantılı bölgelerle olan sınırlarını güçlendirmek. Putin’in kısa süre önce Kazakistan, Tacikistan ve Kırgızistan’a yaptığı gezi, Rusya Federasyonu’nun yumuşak karnını güçlendirmeyi, terörizm tehdidini ve etkisini ortadan kaldırarak Avrasya Birliği’nde ekonomik işbirliğini genişletmeyi amaçlıyor. Bu, kolay bir iş değilse de, kuşkusuz bu sürece dahil olan ülkeler için karşılıklı kazanç olasılığıyla, bir şeylerin dikte edilmesi yerine karşılıklı olarak üzerinde anlaşılabilir iki taraflı anlaşmalar olasılığıyla teşvik ediliyor. Bir anlamda, Çin Halk Cumhuriyeti’nin dünyanın en istikrar yoksunu bölgelerinden biri olan Orta Asya’da yapmak istediği şey bu: Çin, bu bölgede anlaşmalara varmak ve yakın zamanda Türkmenistan’da olduğu gibi enerji kaynakları havuzunu genişletmek istiyor. Avrasya ana karasında tehditlerin azaltılmasına bir diğer örnek de, Şincan eyaleti. Çin burada, ağırlıklı olarak partneri Türkmenistan aracılığıyla Türkiye’den gelen istikrarsızlaştırma çabalarının önüne geçmek için, sosyo-politik gerilimlerin hafifletilmesini gerektiren bir bölgeye odaklandı.

Hindistan’ın bu bağlamdaki rolünün anlaşılması biraz daha zor. Bu, kendi içinde hem Pakistan ve Çin karşıtı hisleri, hem ABD’ye tabiiyeti hem de Rusya Federasyonu’yla iyi tarihsel dostluğu barındırıyor. Yeni Delhi’nin dünyanın bu kısmına oynadığı rol epey çözülemez türden gibi görünüyor ve Hindistan’ın kendi stratejik çıkarlarını ilerletme yönündeki (esrarengiz) çabalara tanık olunuyor. Moskova ve Tahran’ın tarihsel önemi, Hindistan’ın pozisyonunun dengelenmesinde temel önemdedir. Hindistan tarihsel olarak SSCB’nin önemli bir müttefikiydi ve askeri olarak, Rusya Federasyonu’yla önemli askeri projeleri ilerletmeye devam ediyor. Son yıllarda İran İslam Cumhuriyeti Hindistan’ın enerji arzının çeşitlenmesine büyük katkılar yaptı. Tahran’ın Pekin’in ayrıcalıklı bir ortağı olması, çok-kutuplu bir dünyanın neye benzediğini gösteriyor ve aynı zamanda Hindistan’ın sistem yapısında derinlerde kök salmış Çin karşıtı hislerin dengelenmesine yardımcı oluyor. Bu örnekte Rusya ve İran açık bir şekilde Çin ve Hindistan arasında aracı rolü oynamaktadır. Hindistan ve Çin’in her ikisinin de İran’ın önemli doğalgaz müşterileri olması ve hem Çin hem de Hindistan’ın Rusya’yla askeri temelde işbirliği yapması, Moskova ve Tahran’ın nasıl da Washington’u gölgede bıraktığını ve Hindistan’daki Çin karşıtı hisleri hafiflettiğini anlamaya yardımcı olmaktadır.

Hindistan’daki Washington taraftarlarının gerilimleri, giderek artan oranda söndürülüyor – özellikle de bunun Hindistan’ın hiçbir ortaklık fırsatının önüne geçmeden istikrarlı bir iş çevresi yaratma ihtiyacı nedeniyle. En ciddi zorluk, Hindistan’ın bölgedeki Amerikan pozisyonuyla kesişen jeopolitik çıkarlarıyla ters düşen Afganistan-Pakistan barış süreci. Bu durumu hafifletmek için güçlü bir ortak işbirliği gerekiyor. Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), bütün tarafların dâhil olacağı kapsamlı anlaşmaların tartışılıp gerçekleştirilmesini sağlayacak bir çerçeve oluşturmaya çalışacaktır. Bu noktada da, Avrasya güçleri arasındaki bölgesel bir tartışma, ABD ve Avrupa’nın eski düzeninin içine almamaktadır.

Çin ve Rusya’nın Orta Asya’da oynadığı rol, potansiyel enerji kaynakları nedeniyle küçümsenemez. Buna Avrupa Birliği ve Asya gibi iki dev ekonomik alanda gelecekte gerçekleşecek, Orta Asya üzerinden geçecek ve Avrasya Birliği’ni Avrupa ve Asya’yı birbirine bağlayan bir altın köprüye dönüştürecek işbirliğini de eklemek gerekir. Şu anda Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü, ŞİÖ gibi, terörizme karşı savaşa öncelik veren bir kuruluştur, ancak giderek artan ölçüde, öncelikle bölge istikrarı için gerekli temeli kurmak yoluyla ekonomik işbirliğine giden bir yol sunan bir örgüt olarak görülmektedir. Dünyanı bu bölgesinde ekonomik refah yoğun bir şekilde sosyal, siyasi ve askeri istikrara dayanmaktadır.

Sonuç olarak, Rusya, Çin ve İran’ın karşı karşıya olduğu büyük zorluk budur: sıcak bölgelerdeki (Ortadoğu, Fars Körfezi ve Kuzey Afrika) gerilimi azaltmak, bu doğrultuda terörizm sorununu ortadan kaldırmak ve kendi nüfuz alanlarının içinde yer alan komşu bölgelerde (Kafkaslar, Afganistan-Pakistan ve Orta Asya) gerilimin tırmanmasını engellemek, bu şekilde yıkıcı istikrarsızlaşmadan kaçınmak.

Bu bölgelerin, tarihsel önem taşıyacak derin ve geniş kapsamlı bir ekonomik işbirliğine olanak verecek istikrarı görmesi yalnızca uluslararası bir çerçevenin hayata geçirilmesiyle mümkün olabilir. Bu anlamda Hindistan ve Pakistan’ın ŞİÖ’ye girmesi, Çin ve Rusya’nın öncülük ettiği ve on kadar ülkeyi kapsayan karmaşık bir anlaşmanın ilk adımı olmuştur. Aynı durum gelecekte İran’ın ŞİÖ’ye girmesinde de gözlemlenebilir; bunu özel amacı ise ŞİÖ’nün etki alanının Fars Körfezi ve Ortadoğu gibi istikrarsız bölgelere doğru genişlemesi olacaktır. Bu anlamda, Mısır’ın tam üye olarak ŞİÖ’ye girmesine ilişkin tartışmalar, ŞİÖ’nün pozitif etkisinin Kuzey Afrika gibi uzak bölgelere kadar yayılmasına işaret etmektedir.

Rusya, Çin ve İran, ABD’yi tek kutuplu önemini genişletme mücadelesinde etkisiz hale getirecek gelişmelerin temellerini atıyor. Avrasya kıtasının nüfusu bu bölgelerin demografik ve ekonomik büyümesiyle birleştirildiğinde, yalnızca yirmi yıl gibi bir süre içinde Portekiz’den Çin’e uzanan, Rusya’nın kutup bölgelerinden Hindistan denizine veya Fars Körfezi’ne kadar farklı genişlik ve uzunluklardaki onlarca ülkeyi kapsayan bir alanın, küresel ekonominin etrafında döneceği bir merkez haline geleceğini anlamak zor olmayacaktır. Kara ve deniz ticaretinin birleşmesi, Avrasya kıtasını yalnızca üretim açısından değil, aynı zamanda dünyanın orta sınıf bölgelerinin zenginlik artışı nedeniyle ticaret ve tüketim açılarından da dünyanın çekirdeği haline getirecektir.

Tarihsel olarak on yıllara yayılan bir planlamayı içine alan stratejik bir vizyonla Tahran, Moskova ve Pekin, dâhil olan bütün ülkelere fayda sağlayacak ekonomik kalkınmayı etkin bir şekilde geliştirmek için temel hedefin istikrar olduğunu tam olarak anladılar. Asya’da ASEAN, her ne kadar Çin kendi stratejik çıkarlarını Güney Çin Denizi’nde yapay adalar inşa ederek ve silahlandırarak korumaya devam etse de, Çin’e karşı daha az savaşçı bir tutum almaya başladı. Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, çok-kutuplu işbirliğinin potansiyel kazançlarını anlıyor gibi görünüyor ve ülkesinin son aylarda izlediği yol, özellikle Washington’un Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) projesini terk etmesi sonrasında bütün öteki Asya ülkeleri için de izlenecek bir yol teşkil ediyor. Rusya’yı, Çin’i ve İran’ı tecrit etmeye odaklanan, Ukrayna örneğinde Rusya Federasyonu’na karşı uygulanan yaptırımlarda olduğu gibi ekonomik intiharı içerse bile Washington’un küresel hegemonyasını her ne pahasına olursa olsun ilerletmeye kararlı Amerikan stratejisine zincirle bağlanmış halde kalmaya devam ederken eski Avrupa kıtasının nasıl bir rol oynayabileceğini ise zaman gösterecek.

Uzun zamandır Avrupa vatandaşlarının çıkarlarının aleyhine olacak şekilde Amerikan çıkarlarının önünde diz çöken başarısız politikaların doğrudan bir sonucu olarak Avrupa’da gelecekte bir yönelim değişikliğinin yaşanması ihtimali göz ardı edilmemelidir. Popülist ve milliyetçi olarak görülen pek çok partinin Doğu’ya dönme ve uzun zamandır Batılı elitlerin aptallığı nedeniyle yadsınan işbirliğinin peşinden koşma niyetinde olması şaşırtıcı değildir.

Çin, Rusya ve İran, küresel işbirliği projesini ivmelendirme yönünde her türlü niyete sahip gibi görünüyor ve özellikle gitgide küreselleşen ve birbiriyle bağlantı hale gelen bir dünyada Avrasya dışından yeni oyunculara kapıları kapama niyeti göstermiyor. Bu projelerin ölçeğinin istisnasız bütün ülkeleri hedeflediğini anlamak için, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Güney Amerika’daki kalkınma projeleriyle olan bağlarına bir bakmak yeterlidir. Bu, yeni çok-kutuplu dünya düzeninin üzerine kurulu olduğu temeldir ve er ya da geç Amerikalı ve Avrupalı elitler bunu anlayacaktır. Batılı elitlerin ikilemi, geleceğin uluslararası düzenindeki azalan rollerinde yatmaktadır: artık ABD ve Avrupa yegâne önderler değil, uluslararası yapının birer parçası olan aktörler olacaktır. Tek kutuplu uluslararası düzenin zamanı doluyor ve eski dünya düzeni krizde. Avrupalılar ve Amerikalılar “eş önderler” olma rolünü kabul edebilecekler mi yoksa kaçınılmaz tarihsel değişimi reddedip kendi kendilerini unutulmaya yüz tutma sürecine mi mahkûm edecekler?

Strategic-culture.org

Çeviri: Selim Sezer




Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir